9 Eylül 2011 Cuma

Azınlıklar, Devletler ve Şiddet

Modern dünyada azınlıklara sahip olmayan hiçbir devlet yoktur. Farklı bir şekilde ifade etmek gerekirse, isterse ırk, din, dil, etnisite açısından isterse de bu özelliklerin belirli bileşimlerini içerecek şekilde tanımlanıyor olsun, her devlette toplumsal olarak yüksek statülü olarak tanımlanan gruplar vardır. Ve her zaman, bu özellikleri paylaşmayan diğerleri de vardır.

Azınlıkların sosyo-kültürel, siyasi ve iktisadi haklara, neredeyse her zaman, daha az erişimleri vardır. Bu temel nedenle ezilmektedirler ve kendilerinin ezildiklerini hissetmektedirler. Genellikle şu ya da bu şekilde, devletin vatandaşı olmak nedeniyle hakları olduğuna inandıkları eşit statüyü elde etmeye çalışırlar. Azınlık olmak sayısal bir mesele değildir. Bazı azınlıklar, yurttaşların çoğunluğunu oluştururlar.

Dünya basınının herhangi bir okuyucusu şu meşhur örnekleri bilir: Türkiye’de Kürtler, İspanya’da Basklılar, And devletlerinin yerli halkları, Amerika Birleşik Devletleri’nde Afro-amerikalılar, Hindistan’da paryalar, Çin’de Tibetliler, Sudan’da Güney Sudanlılar, Fas’ta Sahralılar. Ve liste böylece devam eder.

Çoğunlukla, özellikle de son kırk yılda, daha iyi işlere ulaşım, kendi dillerini kullanmak ya da kendi dinlerinin pratiklerini yaşamak, özerk kurumlara sahip olmak ya da yasama meclislerinde adaletli bir şekilde temsil edilmek gibi daha fazla hak arayışlarında hayal kırıklığına uğradılar ve şiddete yöneldiler. Eğer böyle bir azınlık coğrafi olarak görece belirgin bir bölgede yoğunlaşmışsa da bazen ayrılma talebinde bulundular.

Hükümetler azınlıkların kolektif grup haklarını tanıma fikrine çoğunlukla direnir. Devletlerin çoğu ruhen Jakoben’dir. Devlet her bir bireyle doğrudan anlaşmanın ahlaki bir hak olduğunu ileri sürer ve aracı gruplar ya da kurumları kabul etmez. Sorun, şiddete dayalı ayaklanma yoluyla amaçlarına ulaşmaya çalışan siyasi olarak örgütlenmiş azınlıklarla karşılaşınca devletin ne yapacağıdır.

İlk refleks genellikle ayaklanan grubu bastırmak için devlet gücünü kullanmaktır. İlk başta bu genellikle işe yarar. Devletlerin hizmetinde genellikle büyük bir güç vardır ve “düzeni” sağlamak için bu gücü kullanmak hususunda çok nadir isteksiz davranırlar. Ama kimi durumlarda isyan eden grup devam etmesini sağlayacak şekilde yeterince birleşik olabilir. Bu durumda ise, çok uzun süre devam edebilecek bir iç savaş durumuna girebiliriz.

Nihai olarak, seçim devlete aittir. Devlet sorunu siyaseten çözmeyi tercih edebilir ya da etmeyebilir. Çatışmayı siyasi olarak çözmek esasen bir uzlaşma anlamına gelir: Talep edilen hakları, çoğunlukla bölgesel özerklik de dahil olmak üzere, yeterli oranda karşılamak ve karşılığında da azınlık grubun ayrılık fikrinden vazgeçmesi.

Böyle bir “uzlaşmaya” ulaşmak, varmak birçok unsurun bir araya gelmesini gerektirir: Kısmi bir askeri geri çekiliş, söz konusu azınlığın bir ölçüde jeopolitik dış desteğe sahip olması ve her iki taraf bakımından da kısmi bir yorgunluk. Kuzey İrlanda’da olmuş olan şey bu. Türkiye ve İspanya’da da bu olabilir. Sudan’da hükümet kartlarıyla abartılı oynadı ve Güney Sudan ayrılmayı başardı.

Siyasi durum her yerde önemli oranda farklı olmasına rağmen, dünya sisteminin kültürel coğrafyası dahilinde her yerde azınlık grupların daha fazla kolektif haklar yönündeki talepleri güçlenmektedir. Bir ideoloji olarak Jakobenizm miadını doldurmuştur. Devletler, bu konularla ilgili olarak, siyasi “uzlaşma” için olası çerçeveleri düşünecek kadar makul olmalıdırlar.


Immanuel WALLERSTEIN

* Çeviren: Özgür Sevgi Göral

Hiç yorum yok: