21 Aralık 2018 Cuma

Karayılan: Siyaset ve Savaş Öz Güçle Yapılır, Kazanılır


Sterk TV’de yayınlanan Özel Programa konuk olan PKK Yürütme Komitesi Üyesi Murat Karayılan Şengal ve Maxmur’a yapılan saldırılardan, Türk devletinin Rojava’ya dönük tehditlerine, ulusal birlikten Kürt halkının direnişine ve açlık grevi eylemlerine dair önemli açıklamalarda bulundu.


Sterk TV’de katıldığı programda gündemdeki birçok konuda soruları yanıtlayan karayılan, Türk devletinin Kuzey Suriye’ye dönük saldırı tehditlerine ilişkin ise, “Aslında bu saldırıların gelişeceğini çok önceden tahmin ediyorduk” diyerek, iyi örgütlenilip halkın da mücadeleye dahil edilmesiyle, Türk devletinin kırıma uğratılabileceğini, belirtti.

“Sömürgeci soykırımcı Türk devleti eskiden sadece Bakur Kürdistan'ında saldırıyor ve Başurê Kürdistan'ı da bombalıyordu. Ama bakın Suriye’ye girdi, Cerablus, Bab, Ezaz, Efrîn’e kadar geldi ve şimdi de esas olarak Rojava’nın tümünü hedeflemek istiyor. Bu sadece Rojava’nın hedeflenmesi de değildir, tüm Kürdistan'ın hedeflenmesidir. Bu konseptin tek bir amacı vardır: Kürtler statü sahibi olmamalıdır! Çünkü şöyle bir tespite ulaşmışlar; ‘Kürtler herhangi bir yerde statü sahibi oldukça Türkiye sınırları içerisindeki Kürtleri soykırımdan geçirip tam olarak eritemeyiz.’ Bu nedenle Başurê Kürdistan’daki federasyon oluştuğu zaman bu sürece müdahil olmadıklarını, sessiz kaldıklarını, bunun da ciddi bir hata olduğunu söylüyorlar. Şimdi Rojava’nın da benzer şekilde bir statüye kavuşmaması için elden gelen her şeyi yapmak gerektiğini belirtiyorlar. Türkiye’nin yeni konseptinin içeriği budur.”

Şengal ve Maxmur şehitleri devrim şehitleridir

“Bu çerçevede Şengal ve Maxmur’a yapılan saldırılarda yurtsever 4 sivil Kürt kadını ve Şengal’de de oraya ekonomik amaçla çalışmak için giden Kobanêli sivil 3 insanımız şehit edildiler. Öncelikle hem Maxmur hem de Şengal şehitlerinin aileleri ve tüm Kürt halkı için, Şengal ve Maxmur halkı için başsağlığı diliyorum. Bu şehitlerimiz devrim şehitleridir. Bu şehitler şahsında tüm şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyoruz. Onların anısını yaşatmanın ve kanlarını yerde bırakmamanın sözünü bir kez daha yineliyoruz.”

Kalleş bir düşmanla karşı karşıyayız

“Korkakça, alçakça yapılan bu saldırılar karşılıksız kalmayacak, gereken cevap verilecektir. Hiçbir insanımızın kanı yerde kalmayacak, intikamları alınacaktır. Düşmanımız o kadar kalleş ki, savaş tamtamlarıyla Maxmur ve Şengal’deki sivil halkımıza saldırdı. Bunu da bir gurur payesi olarak görüp başarılı olduklarını, 20 tane uçağı bir kereden havaya kaldırdıklarını, birçok Türk yetkilisinin de bu saldırıyı birebir izleyip yönettiğini söylüyorlar. Peki ne oldu? Sonuçta günahsız 7 insanımız şehit düştü. Sivil insanlarımıza ve özellikle de kadınlara saldırıp hiç utanmadan başarılı olduklarını söylüyorlar. Erdoğan bir de “tepelerindeyiz” demektedir. Kürt halkının öldürülmesini kendisi için bir başarı sayıyor. Kürt ister sivil olsun, ister kadın olsun, isterse çocuk olsun fark etmiyor, hepsini öldürüyor. Biz böyle bir düşmanla yüz yüzeyiz. Sivil, günahsız Kürt halkını öldürdüğüyle övünüyor. Gördüğümüz kadarıyla düşman bu tarz kalleşçe saldırılarını sürdürecektir. Buna karşı halkımızın direnişi ve savaşımımız sürecektir.”

Birileri saldırılara kapı aralıyor

“Maxmur ve Şengal’e yapılan saldırıları soykırımcı Türk devleti tek başına yapmamıştır. Eğer destek verilmese, onaylanmasa bu kadar içeride olan alanlara 20 uçakla saldırmaları zordur. Zaten birkaç dakika içinde gerçekleşen saldırılardır. Birilerinin bu saldırıya kapı araladığı, göz yumduğu anlaşılıyor. Bunu biliyoruz ve halkımızın da bilmesi için ifade ediyoruz. İşgalci, sömürgeci devletlerin Kürt halkına reva gördüğü bu kalleşçe saldırılar Kürdistan tarihinde çokça görülmüştür, günümüzde yaşanan da aynısıdır. Şimdi faşist Ankara rejimi diyor ki, ‘PKK’yi vurduk.’ Ama saldırıların yapıldığı Şengal’de HPG yoktur. Şengal’in öz savunma gücü olan, oradaki Êzidî halkımızın evlatlarından oluşan YBŞ örgütü vardır. Buna rağmen Şengal’e saldırıyor. Maxmur Kampı sivil halkın yerleşim yeridir. Eğer Maxmur halkı kendini DAÎŞ vb. çete yapılardan korumak için çevresinde bir savunma oluşturmuşsa faşist Türk devleti niye buna saldırıyor?”

DAİŞ ve Ankara’nın yol haritası birdir

“Bu saldırılara baktığımızda çarpıcı ve dikkat çekici bir husus karşımıza çıkıyor. DAÎŞ ilkin Şengal'e saldırdı, oradan Maxmur’a saldırdı, Kerkük’e saldırdı ve ardından dönüp Kobanê’ye saldırdı. Şimdi dikkat edin aynı yerler bugün Erdoğan tarafından da hedeflenmektedir. 2014 sürecinde DAÎŞ bu yerlere saldırdığında da onu yöneten güç faşist Ankara rejimiydi. DAİŞ’in ve Ankara rejiminin planları, yol haritası birdir. Birisinin eliyle başarılamayan, diğeri tarafından gerçekleştirilmeye çalışılıyor.”

Yeni konsept Kürt soykırımı konseptidir

“Bu çerçevede Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye’ye dönük tehditleri önemlidir. Öncelikle şunu belirtmekte yarar var; bu yerlere saldırmak öyle kolay değildir. Hem siyasi, hem askeri açıdan Fırat’ın doğusuna saldırmanın faşist Ankara rejimi için birçok zorluğu bulunmaktadır. Bu tehditler Kürt halkına karşı savaş ilanıdır. Sadece Rojava halkına dönük değildir. Sömürgeci soykırımcı Türk devletinin genel konsepti budur. Üç yıldır zaman zaman dile getiriyoruz, dışımızdakilerle özellikle de Başurê Kürdistan yetkilileriyle kendimiz paylaşıyoruz. Türk devleti artık yeni bir konsepte ulaştı. AKP-MHP-Ergenekon ve adına Kızıl Elmacılar denen ulusalcılar kendi aralarında bir ittifaka giderek bu konsept dahilinde hareket ediyorlar. Bu konseptin içeriği Kürt halkına karşı sadece Türkiye sınırları içerisinde değil, sınır dışında da saldırmak, işgal etmek ve kontrol altına almaktır.”

Amaçları Kürtlerin statü sahibi olmasının engellemek

 “Biz hareket olarak Ortadoğu bölgesinde bir savaş olduğunu, bunun yeni bir dizaynla sonuçlanacağını ve Kürt halkı olarak bizim de bunda yer almamız gerektiğini söylüyoruz. İşte yeminli Kürt düşmanları olan faşist Ankara rejimi de diyor ki, ‘bölgede savaş var, savaş sonrası yeni bir dizayn gelişecek, biz de Türkiye olarak eli bağlı oturmayalım, saldıralım. Eğer bunu yapmazsak Kürtler statü sahibi olur, bir Kürdistan oluşur, bu da Türkiye’nin parçalanmasıdır. Bu nedenle tüm Kürtleri kontrol altına almalı, bu yeni dizayndan yararlanarak Misak-ı Milli sınırlarını ele geçirmeliyiz.’ Peki Misak-ı Milli sınırı nedir? Halep’ten Şengal’e, Musul ve Kerkük’e kadar uzanan bölgedir. Bu konsept ve amaç üzerinden hareket ediyorlar. Sömürgeci soykırımcı Türk devleti eskiden sadece Bakur Kürdistan'ında saldırıyor ve Başurê Kürdistan'ı da bombalıyordu. Ama bakın Suriye’ye girdi, Cerablus, Bab, Ezaz, Efrîn’e kadar geldi ve şimdi de esas olarak Rojava’nın tümünü hedeflemek istiyor. Bu sadece Rojava’nın hedeflenmesi de değildir, tüm Kürdistan'ın hedeflenmesidir. Bu konseptin tek bir amacı vardır: Kürtler statü sahibi olmamalıdır! Çünkü şöyle bir tespite ulaşmışlar; ‘Kürtler herhangi bir yerde statü sahibi oldukça Türkiye sınırları içerisindeki Kürtleri soykırımdan geçirip tam olarak eritemeyiz.’ Bu nedenle Başurê Kürdistan’daki federasyon oluştuğu zaman bu sürece müdahil olmadıklarını, sessiz kaldıklarını, bunun da ciddi bir hata olduğunu söylüyorlar. Şimdi Rojava’nın da benzer şekilde bir statüye kavuşmaması için elden gelen her şeyi yapmak gerektiğini belirtiyorlar. Türkiye’nin yeni konseptinin içeriği budur.”

Hedefte tüm Kürtler var

 “Bundan 3 yıl önce faşist Türk devletinin konseptinin böyle olduğunu herkese söyledik. Üzerinden geçen süreç bu öngörümüzü doğruladı. Ankara rejiminin şu anda Kürt halkına dönük yağdırdığı tehditler bu tespitimizi ispatlamıştır. Biz bu gerçekleri 3 yıl önce söylerken bazıları diyordu ki, ‘PKK’ye saldırıldığı için PKK, saldırının herkese dönük olduğunu söylüyor.’ Değil ki biz söylüyoruz, hayır, işin aslı, gerçeği budur. İşgalci Türk devleti hedefinin PKK olduğunu söylüyor ve böylelikle tüm Kürtlere saldırmak istiyor.”

Demokratik Ulus sistemini hedefliyorlar

“Soykırımcı Türk devletinin şu anda Rojava’ya dönük saldırı planlarının birinci amacı; Kürtlerin statü sahibi olmaması, bölgede bir güç olmamasıdır. Kürdün iradeleşmesini, statü kazanmasını istemiyor.”

İkinci amacı ise; Rojava’da geliştirilen sistemdir. Şu anda Rojava’da yepyeni bir demokratik sistem kuruluyor. Halkların kardeşliği, halkların birliği, demokratik ulus paradigması somutlaşarak gelişiyor. Bu yeni bir çizgidir. Klasik bir ulusçuluk değildir, demokratik ulustur. Kürtlerin, Arapların, Asuri, Süryan ve hatta Türkmenlerin bir araya gelip bir sistem oluşturması faşist Türk devletinin aklının alacağı bir şey değil. Bu yüzden çok şaşırmış ve kızmış durumda. ‘Bu Kürtler nasıl olurda ayağa kalkar, özgürlüğüne kavuşur ve üstüne üstlük bunu Araplarla birlikte yapar?’ diyorlar. Erdoğan diyor ki; ‘Minbic’in %90’ı Arap’tır, Kürtlerin orada ne işi var?’ Gelişen demokratik ulus sistemini hazmedemedikleri ve oldukça korktukları, kızdıkları anlaşılıyor. Aynı zamanda herkese de bunun APOCU bir çizgi olduğunu, sadece Türkiye için değil tüm kapitalist modernist güçler için tehlikeli olduğunu propaganda ediyorlar. Bu kapitalist güçler de bu çizgiden korkuyorlar. Bu nedenle Kürt halkına karşı yapılan Efrîn saldırısına ses çıkarmadılar, bir nevi onaylayıp teşvik ettiler; sonra bizim hakkımızda bilinen kararı aldılar. Uluslararası devletlerin de halkların bu demokratik, özgürlükçü demokratik ulus paradigmasından çekindikleri anlaşılıyor. Fakat bundan, yani halkların kardeşliğinden ve sisteminden en çok korkan faşist Türk devletidir. Bu nedenle şu anda Rojava’ya dönük gelişen saldırılar sadece Kürtlere dönük de değildir, Arap, Süryani ve Asur halkına da yöneliktir. Çünkü hedefledikleri şey halkların bu demokratik sistemidir. Şimdi bir yanı budur. Diğer bir yanı ise; Ortadoğu bölgesinde son 600 yılda hegemonyasını sürdüren Osmanlı devleti, şu andaki adıyla T.C. devleti ve İran vardı. Bu her iki güç kendilerini bölgenin sahibi görüyor, hegemonyalarını geliştirmeye çalışıyor ve birbirleriyle mücadele ediyorlardı. Bugün de böyledir, çünkü tarihten beri süregelmektedir. Asur, Süryani, Ermeni ve Kürt halklarının tümünü ezdiler, özgürlüklerine ulaşmalarına izin vermediler.”

Gelişen yeni Arap Birliği önemlidir

“Şu anda Ortadoğu’da yeni gelişmeler yaşanıyor. Eskiden Cemal Abdulnasır döneminde Arap halkının birliğini sağlamaya dönük bazı çabalar vardı, ama sonuca gitmedi. Bu dönemde ise Suudi Arabistan ve Mısır öncülüğünde Körfez devletlerinin de katıldığı bir birlikle Arap halkının birliğini tesis ederek, iradeleşmesini istiyorlar. Hatta ortak bir ordu da kurmak istiyorlar. Artık Osmanlı veya İran’ın gölgesinde yaşayarak değil de, bir inisiyatif, irade olmak istiyorlar. Bu yeni bir durumdur. Kürt siyaseti olarak bu yeni durumu görmeli, anlamalı ve değerlendirmeliyiz. Türk devleti Arap ve Kürt halkının Rojava’da geliştirdiği birliktelikten korkmaktadır. Özellikle Suudi Arabistan Rakka’nın yeniden inşası için maddi yardımlarda bulundu. Bunu bankalar yoluyla resmi bir şekilde yaptılar. Faşist Ankara rejimi bu temelde gelişebilecek olan daha büyük birlikteliklerden, halkların iradeleşmesinden müthiş korkmaktadır. Bu nedenle Rojava ve Kuzey Suriye’ye saldırmayı hedefine koyarak demokratik ulus sistemini ortadan kaldırmak istiyor.”

Erdoğan bir milyon insanın ölümünden sorumludur

“Bu saldırılarının üçüncü amacı ise; Türk devleti bu konsepti kararlaştırdığında kendilerine en yakın dost ve müttefik olarak belledikleri Selefilerdi. Zaten zihniyet olarak, fikren birbirlerine çok uzak değiller. Selefi örgütleri yani El kaide’yi kullanarak bölgeyi karıştırmayı, etkinlik kurmayı ve böylece hâkim olmayı hedeflediler. Mesela Suriye’yi böyle karıştırdılar, herkesi birbirine düşürdüler. Erdoğan hep Suriye’de 1 milyon halkın öldüğünü, Beşar Esad’ın bundan sorumlu olduğunu söylüyor. Halbuki asıl sorumlu ve katil Erdoğan’dır. Oradaki çeteleri besleyen, destek veren, yönlendiren ve Suriye’yi bu şekilde kaosa sürükleyerek altüst eden Türk devleti ile Katar’dı. Tüm bunları Selefiler üzerinden yaptılar. Selefilerin önde olan iki kanadı Daîş ile El Nusra’dır. Bunlarla ilişki içerisindedirler, müttefiktirler. Bu nedenle yukarıda dedik ki, daha önce Daîş’in saldırdığı Şengal, Maxmur ve Rojava’ya şimdi Türk devleti saldırıyor. Bu çetelerin İdlib’de yenilip biteceğini görünce çetebaşı olarak hemen devreye giren Erdoğan tavizler verdi, Rusya ile anlaşmalara gitti ki El nusra tasfiye olmasın.”

Erdoğan DAİŞ çetelerine isim değiştirdi, hepsini yanına aldı

“Peki Cerablus, Ezaz ve Bab’daki o kadar terörist nereye gitti? Hepsi bir anda yok olup gitti mi? Hayır, isimlerini değiştirerek hepsini yanına aldı. Şimdi QSD güçlerinin ve uluslararası koalisyonun Hecin’de geliştirdiği hamle Daîş’i bitirecektir. Türk devleti bunu engellemek, çetelere bir nefes borusu açıp nefes aldırmak için Rojava’ya dönük saldırıları ve tehditlerini gündemleştirdi. Dikkat edilirse, Rakka operasyonu gündeme girdikten sonra Türk devleti YPG-YPJ’yi terör örgütü listesine koydu ve düşmanca siyasetini geliştirdi. Kısacası; Türk devleti DAÎŞ’in, El-Nusra’nın tasfiye olmasını, bitmesini istemiyor. İhvan-ı Müslimin zaten AKP rejiminin dostudur, bu nedenle tasfiye olmasını istemiyorlar. Bu Selefi çizgiyi ve oluşturdukları çete örgütlenmelerini korumak istiyorlar. QSD, Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye’ye bu kadar saldırmalarının bir sebebi de budur. Bu gerçeği dile getiren Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye yetkilileri doğru söylüyorlar, bir hakikati dile getiriyorlar. Pratik gelişmeler bu gerçeği kanıtlar niteliktedir. Erdoğan canhıraş bir şekilde bu çeteleri koruma, kurtarma peşindedir. Erdoğan şu anda bir çete başı konumundadır. Onları bire bir yönetip yönlendirmekte, bazılarının yönünü Avrupa’ya vermektedir. Bu çeteler eliyle Avrupa’yı tehdit ediyor, tavizler koparmaya çalışıyor. Böylelikle yeni Osmanlı hayallerini gerçekleştirmek istiyor. Bunu gerçekleştirmek için dışarıda Selefi çizgiyle, İhvan-ı Müslümin ve çete yapılarıyla, içeride de tüm ırkçı, faşist odaklarla ittifaka gitti.”

Erdoğan’ın seçim stratejisi şovenizm üzerine kurulu

Dördüncü nedeni ise; yaklaşan seçimlerdir. Seçimlere böyle bir atmosfer içerisinde gitmek istiyor. 24 Haziran seçimlerine Efrîn savaşıyla gitti. 31 Mart seçimlerine de bir savaş süreciyle gitmeyi hedeflemektedir. Her türden savaş politikaları geliştirerek seçim mitinglerinde, sahnelerde boy gösterirken ‘işte bakın bu kadar Kürt öldürüyorum, siz de oylarınızı bana verin. Çünkü Kürtler devletimiz için büyük tehlikedir’ diyerek şovenizmi şahlandırarak daha fazla oy almak istemektedir. Erdoğan’ın seçim stratejisi budur. Bu nedenle Rojava’ya ve Kuzey Suriye’ye saldırıyı gündemine almıştır.

“Bu söylemlerin şantaj olan yanları vardır ama gerçek olan yanları da vardır. Tabi bunu gerçekleştirebilmeleri öyle kolay değildir. Hem askeri, pratik olarak, hem de siyasi olarak bu hedefini gerçekleştirebilmesi kolay değildir. Bu tür politikalarla önünü açmak istiyor. Kimi güç ve devletleri baskı altına almak, gündem oluşturmak, sanki hemen bugün yarın saldıracakmış gibi algı yaratmak istiyorlar. Ama gerçekler öyle değildir.”

Türk devleti kendini parsel parsel satmakta

“Sömürgeci soykırımcı Türk devleti bununla kendisine zemin açmaya çalışıyor. Konseptlerinin içeriği budur. Bu nedenle tüm bunların sadece seçimler için olduğunu sanmak, şantaj olduğunu düşünmek yanlıştır. Hayır, Türk devleti fırsat bulsa her an saldırmak istiyor. Kürt, Arap, demokrat çevreleri, Erdoğan’ın faşist Turani yaklaşımını ciddiye almalı, gerekli tedbirleri almalıdır. Elbet hemen kolaylıkla gerçekleşecek değildir. Ancak çok kolay olduğunu, rahatlıkla gerçekleştirebilecekleri havasını yaratmaya çalışıyor. Zemin yaratıp, dış güçlerin nabzını ölçerek ne kadar tepki geleceğini, karşı çıkılacağını öğrenmek istiyor. Türkiye kendisini çok onursuzca piyasaya sürmüş, Türkiye’nin jeostratejik konumunu kullanarak pazara çıkarmıştır. Kendisini parsel parsel satmaktadır. Bir tarafta Amerika, bir tarafta Rusya, bir taraftan da Avrupa’ya sunmaktadır. Tüm bunları yapmaktaki amacı da Kürtlere karşı pozisyon kazanmaktır, bu konseptini başarıya götürmek için kendisine imkân elde etmektir. Bu nedenle Rusya’ya birçok taviz verdi ve Rusya da önünü açtı. Rojava’ya el uzatıp müdahale etmesinin arkasında Rusya vardır. Bunlara karşılık İdlib’i Rusya’ya açacağını söyleyenler var, belki bu temelde anlaşmış da olabilirler. Eğer böyle bir anlaşma yoksa bile Rusya Türkiye’yi bu yönlü teşvik etmektedir, çünkü çıkarları için elverişlidir. Amerika’ya da dayatmalarda bulunup ‘ben senin müttefikinim, ya beni ya da Kürtleri tercih edeceksin’ diyor. Böylece sonuca gitmek istiyor.”

Faşist Ankara her istediğini yapamaz

“Kürt halkının karşısında böyle bir düşman gerçeği vardır. Kürt halkı karşısında başarı kazanmak için her şeyini satabilecek kadar onursuz, Türkiye halkının çıkarını düşünemeyecek kadar gözü kara, soykırım ve katliamlarda sınır tanımayacak kadar faşist bir zihniyetle, yani sömürgeci soykırımcı Ankara rejimi ile karşı karşıyayız. Çünkü ırkçı, faşist bir sistemdir. Türkiye Cumhuriyet’i Bakur Kürdistan'ın inkarı üzerinden kuruldu. O zaman Kürdistan’ın diğer parçaları İngiliz, Fransız ve İran’ın elindeydi. Erdoğan şu anda Türkiye devlet sistemini yeniden yapılandırarak tek adam sistemine çeviriyor. Bu sistemi sadece Bakur değil, Rojava ve Başûr’da dahil, fırsat bulursa Rojhılat’ı da ekleyerek tüm Kürtlerin inkarı üzerinden kurup yükseltmek istiyor. Bu nedenle Kürt soykırımını tamamlamayı kendileri için ciddi bir mesele olarak ele almaktalar. Ama kuşkusuz bu, her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmiyor. Çünkü biz de artık bir ulusuz, gücümüz var, imkanlarımız var ve bölgedeki konumumuz da güçlüdür. Zaten onlar da bundan korktukları için bu saldırıları yapmaktalar. Faşist Ankara rejiminin böyle bir konsepti var ama her istediğini yapacak pozisyonda değildir.”

Ulusal birlik derhal sağlanmalı

“Ulusal birlik için şimdiye değin çok şey söyledik, birçok kez önemini vurguladık. Ama binlerce kez olsa da tekrarlamalıyız. Şimdi Kürdistan’ı işgal eden, sömüren devletlere bakalım: Birbirlerine düşmandırlar, birbirlerinin kanını içmekteler ama mesele Kürt ve Kürdistan oldu mu bir araya gelip anlaşabilmekteler. Suriye ve Türk devleti 7 yıldır birbirlerine karşı savaş halindedirler ama şu anda birbirleriyle görüşmeler yapmakta, bazı konseptlerde anlaşmaktalar. Ama biz Kürtler aynı gemide olmamıza rağmen ortak bir programda, ortak bir platformda bir araya gelemiyoruz. Bu bizler için ciddi bir eksikliktir, hatta ayıptır. Tüm dünya 21. Yüzyılda sorunlarını tartışıp diyalogla çözerken, kendisini Kürtlerin ve Kürdistan’ın siyasetçileri olarak görenlerin ortak bir platformda buluşamaması önemli bir eksikliktir. Eğer düşmanlarımız bize bu kadar saldırıyor, bizleri hiçe sayıyorlarsa bu eksikliğimizden kaynaklıdır. Türkiye-İran, Türkiye-Irak birbirlerinden çok uzaktılar, aralarında ciddi çelişkiler vardı. Hatta Irak devleti Türklerin Başika’dan çıkmasını resmen istedi, bu nedenle araları açıldı. Peki onları birleştiren ne oldu? Başûrê Kürdistan’da referandum gerçekleştiğinde hemen Kürtlere karşı birlik oldular ve aralarındaki tüm çelişkileri bir anda kenara verdiler. Karşıtlarımız bize karşı birlik olurken, biz neden bir olamıyoruz? Bunun herhangi bir izahı yoktur, hiç kimse de izah edemez. Bu durumu artık sonlandırmalıyız, buna bir çare bulmalıyız.”

Ulusal birlik olsa Türk devleti saldıramazdı

“2013’te bir adım attık. Önce KDP ile tartıştık, sonra YNK ile tartıştık ve ondan sonra da diğer Kürt örgütleriyle tartıştık ve tarihi bir süreç gelişti. Eğer o ulusal birlik süreci başarıya ulaşsaydı şimdi bambaşka olurdu. Her bir Kürt örgütü kendi adına ya da Kürdistan'ın bir parçası adına değil de, 45 milyon Kürdün adına konuşan ortak bir kurumumuz olurdu, 45 milyon Kürdün adına konuşan bir başkanlığımız olurdu. Elimiz daha güçlü olurdu. Birliğimiz olsaydı Kerkük böyle olur muydu, Türk devleti Kürdistan'a böyle el uzatabilir miydi? Belki şimdiki parçalı siyasetin bazı örgütlere bir getirisi olabilir. Ama bizim her şeyden önce ulusal çıkarlarımız var. Her ne kadar gecikmiş olsak da ulusal birliği gerçekleştirmek için henüz geç değildir. Çünkü ulusal birlik Kürt halkı için acil bir ihtiyaçtır. Neden? Çünkü Ortadoğu bölgesi adeta kaynamaktadır, yeni bir durum doğmuştur. Bu durum halkımız için imkân ve fırsatlar doğurmuştur. Eğer bunları değerlendiremezsek her şey elimizden gider. İşte karşımızdaki düşmanlar bu fırsatlardan yararlanmak istiyor. İşgalci Türk devleti bu nedenden dolayı meydana inmiş durumdadır. Kılıcını çekmiş ve Kürt halkına karşı savaş ilan etmiştir. Türk devletinin yaptıkları tüm Kürtlere karşı yapılan bir savaş ilanıdır. Eğer biz bu tarihi fırsatları halkımızın çıkarları doğrultusunda değerlendiremezsek tarih bizi yargılayacaktır. Şunu da söylemeliyim: eğer değerlendiremezsek Kürdistan’da hiç kimse ayakta kalamaz. Bu da bilinmelidir. Bu imkanları kullanabilmemiz için gizli veya açık bir biçimde birlik olmamız gerekiyor.”

Erdoğan yaptıklarıyla tüm katliamcıları solladı

“Türk devletinin işgalci, sömürgeci özelliği ve Erdoğan’ın faşist karakteri bugün herkesçe görünür, bilinir durumdadır. Erdoğan Kürtlere karşı tarihte yapılan bütün düşmanlıkları aşarak İsmet İnönü’yü de geçti. Kürdistan’ın tüm katliamcılarını solladı. Ve bunu da bir övünç payesi olarak görüp her gün propaganda etmektedir. Kürt kadınlarını, sivillerini, işçilerini öldürmekte ve bununla övünmekte herhangi bir beis görmemektedir. Erdoğan böyle birisidir. En dinsiz, en vicdansız, tüm insani değerlerden uzaklaşmış olan Türkiye’nin faşist Ankara rejimi ve onun başı Erdoğan’dır. Dinden, imandan çokça bahsetmesi yalandır.

Türkiye’nin aynası Erfîn’dir

“Türkiye’nin aynası Efrîn’dir. Birisi Türkiye’yi tanımak istiyorsa Efrîn’e baksın, oradaki çeteler eliyle neler yapıldığını görsün. Efrîn’de etnik temizlik uyguluyorlar, bugün dünyada eşi benzeri görülmeyen her şeyi Erdoğan orada yapıyor. ENKS Türkiye ile ilişki içindedir, birçok ENKS yöneticisi şu anda Türkiye’dedir, İstanbul’da otellerde kalmaktadırlar. ENKS öyle sanıyordu ki, Türkiye Efrîn’i işgal ettiğinde onları ya iktidar yapacak ya da iktidar ortağı. Böyle umuyorlardı. Ama öyle olmadı. Çünkü Erdoğan Efrîn’e gittiğinde PYD’yi tasfiye etmek için gitmedi, tüm Kürtleri tasfiye etmek için gitti. İnsan ham hayalci olmamalı, gerçekçi olmalı, karşısındakini tanımalı. Eskiden PYD eşbaşkanı da Türkiye’ye gidip devletle görüşüyordu. Ama Türk devletinin amacı Efrîn’i tüm Kürtler’den almaktır. Bu apaçık ortaya çıktı. Türk devletinin Efrîn’deki uygulamalarından sonra gerçekler artık anlaşılmalı. Ama halen Türkiye’ye tutunma, yaranma çabasındadırlar. Ulusal birlik böyle olmaz. Artık oralardan gelinmeli, düşmanla birlikte olunmamalıdır. Çünkü Türkiye’nin elini güçlendirmekten, soykırımcı siyasetini meşrulaştırmaktan başka bir iş yapmıyorlar. Herkes siyaset ve diplomasi yapabilir ama düşman parasıyla kendini yaşatıp, düşmana sırtını dayayarak halkına karşı durmak siyaset yapmak değildir. Ağır sözler kullanmak istemiyoruz ama bu köleliktir. Beklentimiz bu durumdan çıkılmasıdır. Düşmanın yanından gelsinler, birlik olsunlar.”

Rojava tüm Kürt siyasetinde bir düzeltme yapmalı

“Birlik olamamanın bir boyutu ENKS’dir ama bir diğer boyutu da PYD ve diğer örgütlerdir. Onların yürüttüğü siyaseti de doğru bulmuyorum. Bugün Rojava’da öncülük yapan her kimse onların siyaseti de doğru değildir, yetersizdir.  Birliklerini şimdiye kadar oluşturmalıydılar. Sağlayamamışlarsa demek ki onlarda da yanlışlık, yetersizlik, kendinde ısrar vardır. Madem ki Rojava özgürleşti, o zaman ortak bir koalisyon oluşturulmalı ve o koalisyon yönetmeliydi. Bunun için de iki şey önemlidir. Birincisi; Kürtlerin kendi ulusal birlikleridir. İkincisi; Kürt, Arap, Asur ve Süryani halkların birliğidir. Bu her iki birlik sağlanarak demokratik ulus inşa edilmelidir. Eğer bu tam sağlanamıyorsa ilgililer sorumluluklarını görmelidir. Rojava örgütlerinin tümü bu süreçte sorumlulukla davranmalıdır. Çünkü Rojava’dan dolayı kaynaklanan çelişkiler Kürdistan’ın genel siyasetini de olumsuz etkiledi. Rojava tüm Kürdistan siyaseti için bir düzeltme yapmalıdır, düzeltme ne kadar erken yapılırsa o kadar etkiler, olumlu sonuç yaratır.”

Siyaset öz güçle yapılır

 “Saldırılar karşısında birileri hemen bir araya gelip siyaset yapalım, diplomasi yapalım ve saldırıları engelleyelim diyorlar. Kürt halkının kazanımları sadece siyaset ve diplomasi ile korunamaz. Kendini güç haline getireceksin, irade olacaksın. Öz gücüne dayanarak yürüteceğin siyaset ve diplomasinin anlam ve değeri ancak o zaman olur. Kendisini güç ve irade yapamayan toplumların yaşam hakkı yoktur. Çünkü bir başkası sana bu hakkı vermez, gözünün yaşına bakmaz. Önce kendini irade haline getirip güç olacaksın, toplumunu örgütleyeceksin, direneceksin ve onun üzerinden siyaset yapacaksın.”

PYD değil ENKS de olsa Türk devleti saldıracaktır

“Şimdi Rojava’da bu güç vardır, direnebilir. Bundan dolayı Rojava’da olabilecek herhangi bir yönelimden korkulmamalı. Göğsünü germeli ve karşılamalıdır. Açıkça söyleyeyim: Türk devletinin bir gün Rojava’ya saldıracağını çok önceden biliyorduk. Çünkü konsepti, zihniyeti, planı bellidir. Anlaşılmayacak bir şey yoktur. Bazıları diyor ki, PYD Rojava’da olduğu için Türk devleti saldırıyor. Hayır! Rojava’nın yönetimi ENKS’de olsaydı da Türk devleti saldırırdı. Başûr’da referandumu yapan PKK veya PYD olduğu için mi Türk devleti saldırdı? İşte gördük, referandum için Türk devleti tanklarını Silopi sınırına yığıp Irak devletine ‘ya sen müdahale et, ya da biz edeceğiz’ dedi. Bugün Rojava’ya dönük yaptığı tehdit ve saldırıların aynısını Başur'a karşı da yaptı. Burada mesele PKK, PYD veya başka bir örgüt değildir, asıl mesele Kürt halkının statüsüdür. Bunu herkes bilmelidir. Kürtlerden birileri gelip Türklerin saldırısının önüne engel olamaz. Çünkü sen de Kürtsün ve Türk devleti seni de düşman olarak görüyor, hangi partiden veya parçadan olduğun fark etmiyor. Eğer tüm Kürt halkı bir olursa, kenetlenirse dünya kamuoyu da arkamızda olur, destekler ve elimiz güçlenir. Birlik olmak için hiç kimse kendinde ısrar etmemeli, ortak çıkarlar temelinde birlik olunmalıdır. Birlik önce Rojava’da, sonra da tüm Kürdistan’da sağlanmalı.”

Türk devletinin gücünün ne olduğunu biliyoruz

“Türk devleti ve özellikle de Erdoğan yoğun bir psikolojik savaş yürütmektedir. Çok büyük bir devlet olduklarını, çok büyük bir tekniğe sahip olduklarını ve nereyi isterlerse orayı alabileceklerine dair propaganda yapıyorlar. Kendilerini abartıp büyük göstermeye çalışıyorlar. Ama hakikat öyle değildir. 40 yıldır T.C. devletine karşı savaşıyoruz, gücünün ne kadar olup olmadığını iyi biliyoruz. Nusaybin direnişinin nasıl olduğunu Rojava halkı kendi gözüyle gördü. Türk devleti 9 ay boyunca Nusaybin’e giremedi. Türk ordusu Nusaybin Sendromu yaşadı. Şırnak öyleydi. Cizre’de ancak direnişçilerin cephanesinin bittiğini anlayınca girebildiler. Sur’da komutan Çiyager öncülüğünde 60 arkadaş Türk ordusunu 105 gün boyunca durdurdu. Eğer karşısında iradeli durulursa Türk devleti hiç de güçlü değildir.”

Gelhat ve Arinlerin ruhu kesin kazandırır

“Efrîn’in ve Rojava genelinin durumu aynı değildir. Efrîn üç yandan kuşatma içindeydi, dar bir alandı. Türk devletinin avantajları çoktu. Fakat şimdi Rojava’da 500 kilometrelik bir sınır var. Türk devleti nereden girerse girsin çembere girecek olan odur. 40 yıllık askeri tecrübemize dayanarak belirteceğimiz; hazırlıkların iyi yapılması önerisidir. Rojava’nın yönetimi, komutanları açıklamalar yaptılar, hazırlıklı olduklarını söylediler. Böyle olduğuna inanıyoruz. Gerçekten de doğru bir taktik çerçeve ile yaklaşmaları halinde kazanırlar. Çünkü Arap ve Kürt halkı birliktedir, imkanları daha çoktur. Kamuoyu da onları destekleyecektir, YPG-YPJ’nin direnişi dünyada ses getirdi. Çünkü bu güç DAİŞ’in başkenti olan Rakka’yı düşürenlerdir. Bugün halen Hecin’de DaîAİŞ’e karşı en etkili mücadeleyi verenlerdir. Dünya kamuoyu ve tüm Kürtler kendilerini destekleyecektir. Biz sonuna kadar destekleriz. Kobani’nin direniş ruhu, ulusal birlik ruhu sağlanırsa, Gelhatların, Arin Mirkanların ruhu QSD, YPG, YPJ güçleri içerisinde hâkim olursa kesin kazanırlar.”

Savaş başlarsa tüm halk dahil olmalı

“Ama savaş dar ele alınmamalı. Siyasi ve diplomatik boyutu üzerinde durulmalı. Savaş başlasa bile diplomasi ve siyaset yoğun devrede olmalı. Bir diğer önemli olan husus ise yerel halk rol oynamalı. Efrîn’deki halkın tümü yurtseverdi ama savaş içinde örgütlendirilemedi, hepsi Efrîn’e toplandı. Esasen bu yanlıştı. Ama şimdi herkes kendi köyünde, kasabasında olmalıdır. Halk olduğu yerde kalmalı adeta canlı kalkan gibi olmalıdır. Savaşçıların başarması için elinden geleni yapmalıdır. Savaşçılar da bunun hakkını vermelidir.”

Türk ordusu kırıma uğratılabilir

“Askeri güçlerin yeniden yapılandırılmasından çokça bahsediyoruz. Bu yeniden yapılanma sadece bizim, HPG için geçerli değildir. Tüm askeri güçler için geçerli olan bir husustur. Büyük kitleler halinde değil, timler halinde araziye dağılarak en büyük devlet orduları karşısında fazla kayıp verilemeden savaşılabilinir. Mevcut durumda Arap ve Kürtlerin konumu daha güçlüdür. 70 binlik askeri güçten bahsediyorlar, asayiş vb güçler de eklendiğinde eğitilmiş, silahlı 100 bin kişi oluyor. Bu, az bir güç değildir. Belirttiğimiz gibi Arinlerin, Avestaların, Gelhatların şahsında Rojava’da büyük bir cesaretle savaşan kahramanların ruhu esas alındığında Türk ordusunu kırıma uğratabilirler.”

Çağın Direnişinden gereken dersler çıkarılmalı

“Biz Kürtler şunu iyi bilmeliyiz: Türk devleti Kürtlere karşı ne olursa olsun savaşacaktır. Biz bu savaşın Botan dağlarında olmasını isterdik, zaten onun mücadelesini veriyoruz. Ama düşman savaşı ovaya taşıdı. Ovanın imkân ve avantajlarından da yararlanmak gerekiyor. Efrîn’de yapılmayan şimdi yapılmalıdır. Efrîn’de düşmanın arkasına sarkarak savaşılmadı, şehir savaşı pek olmadı. Efrîn direnişi büyüktü, Çağın Direnişi’ydi ama tek ayak üzerinde kaldı. Halk istendiği gibi örgütlendirilemedi. Eğer Rojava güçleri Efrîn tecrübesinden gerekli dersleri çıkarır, ona göre mevzilenip hazırlıklarını yaparlarsa Türkiye elini nereden uzatırsa elini orada kırarlar. Bunun imkanı, mecali vardır.”

Savaş öz güçle kazanılır

“Kendini küçük görmenin anlamı yok, 100 bin silahlı kuvvet az bir güç değildir. 4-5 milyon insanın arkasında olması, onu desteklemesi sıradan bir şey değildir. ‘Kendi öz gücümüze güvenmeli, direnmeli ve mutlaka kazanmalıyız’ demeliler. Böyle kararlıca yaklaştıklarında kazanacaklardır. Tüm Kürt halkı, Türk, Arap, Fars demokrat halkı kendilerini destekleyecektir. Çünkü Türkiye’nin bu müdahalesi tüm bölge halkları için tehlikedir. Faşizme karşı halkların direnişini ve birliğini getirecektir. Efrîn’den farkı budur. Zaten şimdi Efrîn’de sürdürülen bir direniş vardır, o zaman orada da direniş yükselir ve Efrîn’den Derik’e uzanacak bir direnişe halkımız hazır olmalıdır. Eğer özgürlüğü istiyorsak elimizi taşın altına koymalı, tüm zorluklara göğüs germeli ve direnerek bu faşizm dalgasını kırmalıyız.”

Önder Apo’ya tecrit tüm halklar üzerinde tecrittir

“Ankara rejiminin İmralı’da yürüttüğü siyaset dile getirdiğimiz soykırım konsepti dahilindedir. Kürt soykırım konseptinde karar kılındığında İmralı’daki tecrit başladı. Konseptin önemli bir bölümü İmralı'daki tecrittir. Bakur’daki siyasi soykırımlar, Rojava’ya dönük saldırılar, Başûr’a olan saldırılar, İmralı’daki tecrit birbiriyle bağlantılı olarak geliştirilmekte ve birbirini tamamlamaktadır. Bu da göstermektedir ki, halk olarak bir bütünen direneceğiz. Bu nedenle çok önemli ve stratejik bir süreçte olduğumuzu belirttik. Artık zamanı geldi, kimin heybesinde ne varsa çıkarıp pratikleştirmeli. Böylesi bir süreçte açlık grevlerinin gelişmesi anlamlı ve önemlidir. ‘Önder APO üzerindeki tecrit tüm Kürt halkına tecrittir’ sözü bir hakikattir. Bu anlamda tecrite karşı durmak çok devrimci ve onurlu bir duruştur”.

Leyla Güven’in eylemi işaret fişeği oldu

“Leyla Güven siyasetçi bir Kürt kadını, DTK eşbaşkanı, Hakkari milletvekili olarak kendi kararıyla önemli bir rol oynadı. Bir işaret fişeği olup bu direnişi geliştirdi. Leyla Güven’den 4 gün önce Elazığ’ın Harput cezaevinde 6 kadın arkadaş süresiz-dönüşümsüz açlık grevi başlattı. Emine İnan, Remziye Karadağ ve diğer kadın arkadaşlar zaten greve başlamışlardı. Ama fazla gündeme girmedi. Kuşkusuz Leyla Güven parlementerdir, kararını mahkemede açıkladı ve öncü bir rol üstlendi.”

Eylemin şekli değişmeli

“Bu grev dalga dalga yayıldı. En son zindandaki 30 arkadaş süresiz-dönüşümsüz açlık grevi başlattı. Avrupa Strasburg’da tanınan, öncü konumda olan, farklı farklı kurumlardan değerli kişilerden oluşan bir grup eylem başlattı. Bu eylemler gittikçe ciddileşmeye başladı. Artık bıçak kemiğe dayanmış durumda. Leyla Güven ve diğer arkadaşların sağlık durumları kritik seviyededir. Bu nedenle desteklemek için dönüşümlü eylem olabilir ama dönüşümlü-süresiz eylem süreci aşıldı. Artık dönüşümsüz-süresiz eylemleri başlatma ve yayma aşamasına geldi. Halkımız bu eylemcilere sahip çıkmalı.”

Amed Zindan Direnişi bir kez daha kazanacaktır

“Amed zindanında Leyla Güven öncülüğünde başlatılan direniş bir kez daha toplumsallaşıp kitleselleşerek yayılacaktır. Başûr’da, Rojava’da, Bakur’da ve Avrupa’da destek eylemleri var. Türk devletinin bu vahşetini, zulmünü tüm dünyaya göstermeliyiz. Kürt halkının Önderi’ne karşı bugün işkence uygulanmaktadır. Türk devleti Kürt halkının kazanımları üzerinde göz göre göre terör estirmektedir, şiddet uygulamaktadır. Faşist Ankara rejiminin bugün yaptıkları en büyük terörizmdir. Kendisini Kürtlerin ölümü için planlamış, hazırlamış ve buna kilitlenmiş bir düşmanla yüz yüzeyiz. Bu faşizmi açlık grevleriyle, siyasi eylemlerle, toplumsal direnişlerle, silahlı mücadeleyle ve her türden yol-yöntemle durdurmalı, boşa çıkarmalıyız. Bunun imkanları vardır, halkımızın direnişi yükselecektir. Erdoğan’ın esip gürlemesi, tehditler savurması kimseye geri adım attırmaz, korkutamaz. Yenilecek olan onlardır.”

Haksızdırlar, zayıftırlar, bunun için korkuyorlar

“Şimdi niye bu kadar pervasızca saldırıyorlar? Çünkü korkuyorlar. Fransa’daki Sarı Yelekliler benzeri bir eylemin Türkiye’de gelişmesinden müthiş korkuyorlar. Daha böyle bir şey olmamışken dahi Erdoğan herkesin üzerine yürümekte, saldırmakta, polisi her yerde devreye sokarak önlemeye çalışmaktadır. Faşist diktatöryal bir sistemdir ve her türlü halk eylemliliğinden korkmaktadır. Çünkü faşizmin sonunu getirecek olanın halk eylemliliği, direnişi olduğunu çok iyi bilmektedirler. Haksızdırlar, zayıftırlar ve bu nedenle bu kadar saldırgandırlar.”

Tüm eylemcileri selamlıyoruz

“Eğer biz Kürt halkı olarak, demokratlar olarak Türkiye’de, Suriye’de ve her yerde demokrasi, özgürlük ve eşitlik için birlik olup mücadele edersek bu faşizm dalgasını kırıp özgürlük ve demokrasi davasını zafere ulaştırabiliriz. Bunun imkanları vardır. Bu temelde süreci kararlılıkla sürdürmeliyiz. Son olarak şunu belirtmek isterim: bugün her yerde yükseltilen açlık grevi eylemlerini, Leyla Güven şahsında bütün eylemcileri saygıyla selamlıyor, başarılar diliyorum. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın, faşist Ankara rejimi karşısında zafer halkımızın olacaktır.”

Kaynak: ANHA

http://www.hawarnews.com/tr/haber/karayilan-siyaset-ve-savas-oz-gucle-yapilir-kazanilir-h9309.html

4 Kasım 2018 Pazar

Bahoz Erdal: Halkımız Uzun Süreli Mücadeleye Hazırlanmalı


HPG Merkez Karargah Komutanlık üyesi Bahoz Erdal, Sterk TV’de yayınlanan özel programa katıldı. Programda, Türk devletinin özel savaş konseptiyle Kürdistan’da yürüttüğü kirli savaşı değerlendiren Erdal, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerinde yürütülen tecride ilişkin “En büyük direniş mevzisi İmralı’dır” dedi.

Kürt halkının ve Kürdistan gerillasının verdiği mücadeleye dikkat çeken Erdal, önümüzdeki sürecin mücadele ve direniş süreci olduğuna dikkat çekerek önemli uyarılarda bulundu.

Medya savunma alanları üzerindeki saldırıların Güney Kürdistan’ı işgal etme amaçlı olduğunu ifade eden Erdal, Güney halkının tutumunun ulusal olduğunu ama Güney siyasi güçlerin net bir tavır sergilemediğini eleştirisinde bulundu.

35 YILDIR GERİLLA TÜRK DEVLETİNE KARŞI SAVAŞIYOR

Konuşmasının sonunda Kürt gençlerine çağrı yapan Erdal’ın konuşmasında öne çıkanlar şöyle:
“Gerilla için Kürdistan’da savaşmak yeni bir şey değildir. 35 yıldır gerilla, Türk devletine karşı savaşıyor. Bu yüzden gerilla Türk ordusunu, emniyetini, istihbaratını ve savaşta kullandıkları tekniği de iyi tanımıştır. Bunların yanında gerilla, savaştığı araziyi iyi tanımakta ve büyük bir savaş tecrübesine sahip olmaktadır. Bundan dolayı Kürdistan özgürlük gerillası zaten 35 yıllık savaş tecrübesiyle Türk devletine karşı yenilmediğini hatta büyük zaferler elde ettiğini ortaya koymuştur.
Bu anlamda Kürdistan gerillası kendisini farklı bir şekilde ispatlamaya gerek duymuyor. Çünkü 35 yıllık savaş tecrübesi gözler önündedir. Son 2 yıldır Erdoğan Türkiye’de her şeyi savaşın hizmetine sokmuştur. Türk basını başta olmak üzere, şu anda hiç kimse farklı bir şey konuşamıyor. Basından tutalım, ekonomisinden, hatta sivil toplum kuruluşundan, spora, camiye kadar hepsini bir silah gibi halkımıza ve gerillaya karşı kullanıyor.

GERİLLA VE HALKIMIZIN MÜCADELESİ TÜM OYUNLARI BOZMUŞTUR

Gerilla ve Türk devleti arasında gelişen savaş, 2014 yılına kadar kontrollü bir savaştı. Fakat 2015 yılından sonra Türk devleti Erdoğan öncülüğünde topyekun bir savaş yürütmektedir. Ne Türk halkı, ne Kürt halkı, ne de özgürlükçü, muhalif basın gerçekleri kolay kolay öğrenemiyor. Bu bir hakikattir bunları sadece biz söylemiyoruz. Bugün yüzlerce gazeteci, aydın, demokrat insanlar Türkiye’den kaçmışlardır. Fakat şunu söyleyebiliriz. Gerçekten de şuanda Türk devletinin neyi varsa, ne kadar gücü varsa gerillaya karşı kullanıyor.

Erdoğan’ın şöyle bir hesabı vardı, son iki yılda Bakur’da gerillayı mevcut teknikle tasfiye edip, Başur’da Güneyli siyasi güçlerin desteğini de alıp saldırmak, Rojava’da ise devrimi tasfiye ederek, sahneye kazanmış bir Erdoğan çıkarmaktı. Bu şekilde, Suriye’de de Irak’ta da tüm Ortadoğu’da kendisine bir konum oluşturup daha fazlasını isteyecekti.

Fakat hem halkımızın seçimlerde, “Biz bizi tutuklayabilir, köy ve şehirlerimizi yıkabilirsiniz ama asla bizim irademizi teslim alamazsın” demesi ve diğer yönüyle Kürdistan özgürlük gerillasının, bu tekniğe karşı kahramanca bir savaş yürütmüş olması Türk devletinin bu kirli planlarını alt üst etmiştir. Bunun için Erdoğan Kürt halkına karşı bu kadar saldırganlaşmıştır.

ERDOĞAN HER GÜN GERİ ADIM ATIYOR

Bugün Türkiye’de eğer ekonomik bir kriz yaşanıyorsa, bunun nedeni Erdoğan’ın yürütmüş olduğu bu savaştır. Yani her gün onlarca uçak kalkıyor ve her bir uçak kalkışında yüz binlerce dolarlık bir masraf olmaktadır. Aynı şekilde, Türk devletinin yürütmüş olduğu savaştan dolayı, Kürdistan’da hayvancılık sıfıra inmiş durumdadır. Ticaret ve ziraat de aynı şekilde. Türkiye’nin ekonomisi, Kürdistan’daki üretimden dolayı ayakta kalıyordu. Ama şimdi bunlar da işlenemez durumdadır. Bundan dolayı Türkiye’de yaşanan ekonomik çökmenin temel nedeni, AKP’nin savaşta özellikle son üç yıldaki yenilgisidir.

Yine bugün Suriye konusuna ilişkin Erdoğan her gün geri adım atıyor ve Rusya’ya teslim oluyor ki en son İdlib konusunda da bu görüldü. Yine Irak’ta da eskisi gibi rolleri kalmamış. Bunların temel nedeni, savaştaki yenilgisinden kaynaklanmaktadır. Hiç kuşkusuz Kürdistan’da yürütülen savaş, sıradan ve kolay bir savaş değildir.

SON TEKNOLOJİ İLE GERİLLAYA KARŞI SAVAŞIYORLAR

Dünyada gelişen son teknolojiyle, Türk ordusu gerillaya karşı savaşmaktadır. Fakat Kürdistan özgürlük gerillası çelik bir iradeye sahip olmakla birlikte, her gün kendini yenileyen bir gerilla anlayışı ve yaratıcı tarz ve taktiklerle onların hesaplarını boşa çıkarmaktadır. Nasıl ki geçen 35 yıllık savaş sürecinde, Türk ordusu savaşta büyük darbeler almış evdeki ve çarşıdaki hesapları birbirine uymamışsa, bu sefer de hesapları tutmayacaktır.

YENİLGİYE UĞRADIKLARINI AÇIKÇA SÖYLEYEBİLİRİM

Kürdistan özgürlük gerillası bunu bir kez daha ortaya koymuştur. Belki yoldaşlarımız gerçekleştirdikleri birçok eylemi kameralara kayıt edemiyorlar, ki o da büyük bir eksikliktir. Fakat gerilla 35 yıllık savaş sürecinde, savaşma gücü ve azmini ispatlamıştır. Biz Türk ordusunun tümünü yok edeceğiz demiyoruz. Fakat Türk ordusunun gerillaya karşı tüm kirli planlarını, gerilla karşısında yenilgiye uğradığını açıkça söyleyebilirim.

EN ZORLU MEVZİDE ÖNDER APO SAVAŞMAKTAR

En büyük ve ağır saldırı Önder Apo üzerinde gerçekleşmektedir. Bu anlamda en zorlu ve en güçlü mevzide Önderliğimiz direnmektedir. Gerilla silahlıdır, Kürdistan dağlarında özgürdür ve düşmana karşı savaşıyor. Halkımız da bir araya gelip mücadele ediyor. Fakat Önder Apo kendi başına, İmralı adasında devlet terörüne karşı tarihsel bir mücadele ve direniş halindedir. Önder Apo’ya yönelik bu vahşice saldırının temel nedeni ise, Önder Apo’nun bu değerli duruşu ve mücadelesidir. Türk devletinin esas hedeflerinden biri, Önder Apo’nun ilişkisini halktan ve hareketten kopararak, hareketin kendisini yönetemeyeceğini, kendi aralarında bir parçacılığın oluşabileceğini bu şekilde savaşı yürütemeyecek konuma geleceğini düşünerek gerillaya ve halka saldırarak sonuç almak istemiştir.

Fakat özellikle geçen son 3 yıllık pratik süreçte görülüyor ki, halkımız ve hareketimiz yekvücut halinde Önder Apo’nun felsefesi ve çizgisi üzerinde kararlılıkla yürümekte, bundan dolayı da asla mücadelede zayıflıklar yaşanmamaktadır. Bu açıdan biz Kürdistan özgürlük gerillaları olarak, ancak ve ancak mücadelemizi daha da yükselterek, Önder Apo’nun elini güçlendirebilir.

HERKES OLDUĞU YERDE MÜCADELE ETMELİ

Halkımız için şunu söyleyebilirim; herkes olduğu yerde bir şekilde mücadele yürütmelidir. Ancak bu şekilde Önder Apo’nun çizgisine sahip çıkma gerçekleşebilir. Yani tüm bunların hepsi birbirine bağlıdır. Biz Önderlik üzerindeki tecridi kırmak istiyorsak, duygusal yaklaşıp, sadece umut etmekle olmaz. Bunlar örgütlenme ve eylemselliklerle gerçekleşebilir. Düşmana karşı kaybedecek bir şeyimiz kalmadı. Toprağını, ülkeni işgal etmiş, ekonomik olarak zaten seni aç bırakmış durumda, tarihin, dilin kültür ve kimliğin zaten ayaklar altına alınmıştır. O vakit sen neyden korkacaksın ki? Bundan dolayı yurtseverim diyen her insan, bulunduğu yerde mücadelesini yürütmelidir.

TÜRK DEVLETİ HAREKETİN YÖNETİMİNE YÖNELMEYE ÇALIŞMAKTADIR

Eskiden Türk devleti öyle sanıyordu ki, Önder Apo’yu bir şekilde rehin alabilirlerse ya da herhangi bir darbe vurabilirlerse, eski Kürt örgütleri gibi dağılacağımızı düşünüyorlardı. Ondan sonuç almadıkları için, şimdi de hareketin yönetimlerine yönelmeye çalışmaktadırlar. Bu konuda şunları söyleyebilirim: Birincisi, bu başına ödül konulan kırmızı, turuncu vs. listeleme konusu da bir özel savaştır ve Türk devleti, Amerikan’ın taklidini yapıyor. Kırmızı ve bilmem farklı renklerde ve düzeylerde listeler oluşturup bununla yönetimlerimizi ve Kürdistan devrimini kriminalize ve suçlu gibi göstermeye çalışmaktadırlar.

YÖNETİM HEDEFLENEREK HAREKETİ ZAYIFLATAMAZLAR

Zaten Türk devleti devrimci yurtsever ve onuruna sahip çıkan insanlara eşkıya, mahkum, çete gibi söylemleri söyleyerek, suçlu ve aranan kişiler olarak göstermeye çalışmaktadır. Bir diğeri ise, halk üzerinde psikolojik bir savaş yürütmek istemektedir. Sanki yönetim darbe yese, hareket zayıflayacak, dağılacak gibi bir algı oluşturmak istemektedirler. Halbuki PKK tarihinde yaşandığı gibi dünyada hiçbir örgüt üst yönetimlerini bu düzeyde şehit vermemişlerdir. Hiçbir Kürt örgütü ve isyanlarında böyle bir durum yaşanmamıştır. PKK komutanlarını şehit vermiştir, fakat PKK bir o kadar da onlara bağlılığın gereği olarak büyümüş ve daha da güçlenmiştir.

ŞAHADET MÜCADELENİN BİR HAKİKATIDIR

Bir diğer nokta ise, Türk devleti sadece PKK hareketinin yönetimlerini değil, yurtsever olup kendi onuruna sahip çıkan ve teslimiyeti kabul etmeyen her insanı hedef haline getiriyor. Binlerce insanımızı faili meçhul adı altında şehit düşürmediler mi? Bu şekilde halkta “Biz yönetimlerine ulaşabiliyoruz biz onları şehit düşürüyoruz, kimse kalmadı” gibi algılar oluşturarak halkımızın umutlarını kırmaya çalışıyorlar. Kendini böyle güçlü göstermeye çalışarak, halkta da kuşku ve güvensizlik yaratmaya çalışmaktadırlar.

Bunlar yeni geliştirdikleri yöntemler değildir. Devrimin başından bugüne kadar savaş içerisindeyiz. Yönetimlerimiz, komutanlarımız hiçbir şekilde arkada kalmamış ve hep ön mevzilere gitmişlerdir. Bugün Önderliğimizde en zor mevzide savaşmak durumundadır. Biz de Önder Apo’nun savaşçılarıyız, birçok şehit verdik ve mücadelenin bir bedeli olarak da vermeye devam edeceğiz. Şahadet Kürdistan devrimimin bir hakikati, gerçeği olmak durumundadır.

Türk devleti kaç yıl öncesinde Sakine Cansız arkadaşı Paris’te şehit düşürdü. Son olarak Mam Zeki Şengali arkadaşı ki kendisi Êzidî bir insan olup güçlü bir öncüydü. Onu hedeflediler. Bu şekilde halkın morali üzerinde etki yaratmak istiyorlar. Ama biz de şöyle diyoruz ki,”Devrimin yolu, şehitlerin yoludur.” Biz inanıyoruz ki her bir komutan ve öncü gerillamız şahadete ulaştığında, kendisiyle birlikte devrimi büyütüyor. Halkta da düşmana karşı kin ve öfkeyi arttırıp mücadele düzeyimizi daha da yükseltmektedir. Devletin bu saldırgan yöntemle sonuç alması mümkün değildir.

BAŞUR’DA BAZI GÜÇLER BİREYSEL ÇIKARLARI İÇİN TÜRK DEVLETİNE YARDIM EDİYOR

Türk devletinin hala soykırım savaşını devam ettirme gibi bir umudu ve ısrarı varsa bunun bir diğer nedeni Başur Kürdistan’ındaki siyasi güçlere bağladığı umutlarıdır. Başur Kürdistan’ında bazı siyasi parti güçleri şunları söylemektedirler, “Türkiye’de eskiden Kemalist kesim iktidardaydı, onlar Kürtleri sevmiyordu, Kürtlerin düşmanıydılar. Fakat şimdi Erdoğan iktidardır ve Kemalistlere göre, Kürtlerin varlığını kabul ediyor. Kürtlerin düşmanı değildir. Özelde Başur Kürdistan’ındaki Kürtlere yaklaşımı daha iyidir.” Bu şekilde Erdoğan’ın propagandasını yapıyorlar.

Bu düşünce ve yaklaşım biçimi ya Türk devletini ve Erdoğan’ı tanımamadan ileri gelmektedir ya da bazı güçler kendi bireysel çıkarları için Türk devletine yardım ediyorlar. Her şeyden önce Türk devletinin zihniyet oluşumu, Kürt düşmanlığı üzerine inşa edilmiştir. Bugün Erdoğan herkesten daha fazla Kürt düşmanlığını yapmaktadır.

Hatta şunu da söyleyeyim; yine Başur Kürdistan’ındaki bazı siyasi güçler, “Erdoğan Bakur Kürdistan’ındaki Kürtlerin de düşmanı değildir. Sadece PKK’nin düşmanıdır savaş sadece PKK ve Türk devleti arasında gelişmektedir. Erdoğan’ın Bakur Kürdistan’ındaki Kürtlere yaklaşımı da iyidir. Zaten Başur’daki Kürtlere karşı çok iyidir. Sorun PKK ve Türk devleti arasındadır” diyorlar. Bu anlayış ve yaklaşımlar ya anlamadıklarından ileri gelmekte, ya da bilinçli bir şekilde söyleniyor. Eğer bilinçliyse bu güçler düşmanla ortaklaşmadır. Erdoğan’ın Kürde yaklaşımı yüzlerce kez Tansu Çiller’den daha düşmancadır.

TÜRK DEVLETİNİN TEMELİ KÜRT DÜŞMANLIĞI ÜZERİNE İNŞA EDİLMİŞTİR

Kürt halkının değerlerine yaklaşımından tutalım, yine halkımız üzerinde yürütmüş olduğu terör ile Bakur, Başur ya da Rojava olsun fark etmeksizin Çiller, Ağar ve Doğan Güreş’ten de öteye bir Kürt düşmanlığı yürütmektedir. Bu hakikati herkes görmeli ve herkesten önce de, Başurlu halkımız ve bu siyasi güçler bu gerçekliği görmelidirler. Yakın süreçlerde yaşanan iki örnek var Güneyli halkımız yaşanan bu iki örneği asla unutmamalıdır. Birincisi 2014 yılında DAİŞ Şengal’e saldırdığında daha sonra da Hewler ve Başika hattına saldırdığı zaman, Başur yönetimi Erdoğan’dan yardım istemedi mi? Oysa Türk devletinin Başur Kürdistan’ında 20’ye yakın askeri üssü bulunmaktadır.

Tankları, savaş araçları, obüs ve ağır silahları bulunmaktadır. Peki Erdoğan onların yardımına geldi mi? Herhangi bir yardımda bulundu mu? Hayır, hatta Erdoğan istiyordu ki, DAİŞ Duhok ve Hewler’e de girsin. DAİŞ’in Kobanê’ye girdiğine Erdoğan ne kadar sevindiyse, DAİŞ’in Hewler’e girmesine de o kadar çok istiyordu. Bu açıdan Erdoğan’ın Başur hükümeti ile ilişkileri hangi eksen üzerineydi, tüm bunlar açığa çıktı. Bundan dolayı Başur halkımız tüm bu hakikati asla unutmamalıdır.

Diğer bir örnek ise, Başur Kürdistan’ında referandum gerçekleşti. Bu referandumun PKK ile ne gibi bir alakası vardı? Ama en çok o referanduma karşı düşmanlık yapan, yine Türk devleti ve Erdoğan’ın kendisiydi. Türk devleti o zaman Irak ve İran hükümetini bu referanduma karşı çıkmaları için zorladı. Bunlar çok açık ve yakın süreçte yaşanan iki olaydır ki Erdoğan, Türk devleti sadece PKK düşmanlığı değil, hatta sadece Bakur’daki Kürtlere karşı da düşman değil, tüm Kürtlerin düşmanıdır. Bu anlamda Erdoğan en büyük Kürt düşmanıdır.

BAŞUR HALKI ERDOĞAN’IN KİRLİ OYUNLARINI GÖRMELİ

Başur’daki bazı siyasi güçler, “Türk devletiyle ilişkimiz var, bize yardım ediyor” diyorlar. Peki neden sizinle bir ilişkileri var? Türk devleti bunu açıkça söylüyor, “PKK güçlü bir harekettir, zaten Bakur’daki, Rojava’daki, Rojhılat’taki yine ülke dışındaki Kürtlerin çoğu PKK’nin etkisi altındadır. Sadece Başur’daki Kürler kalmış, eğer onlar da PKK’nin etkisi altına girerse, artık Kürtler denetimimizden çıkarlar.” Böyle düşünüyor ve bunu açık bir şekilde de söylüyorlar.

Bunu her gün Türk medyası, yetkilileri avaz avaz söylüyorlar. “Başta KDP olmak üzere Başur’daki siyasi güçlere destek verelim ki, bu siyasi güçler yoluyla PKK’yi zayıflatalım” diyorlar. Bunu saklamıyorlar. Tüm bunları Başur’dak siyasi güçleri çok sevdikleri ya da dostluk temelinde siyasi, diplomatik bir ilişki kurmak için değil. Tüm amaçları Başur’daki siyasi güçlerin desteğiyle PKK’nin gelişimini engellemektir.

Yani Kürdün eliyle Kürdü zayıflatmak ellerinden gelirse, imha etmektir. Türk devletinin esas amacı budur. Bu anlamda Başur halkımız, Erdoğan ve Türk devletinin Başur Kürdistan üzerindeki kirli siyasi oyunlarını iyi görmeli ve bu siyasi güçlerde bunu doğru anlamalıdırlar. Türk devleti Başur’daki siyasi güçlerin güçlenmesini istemiyor. Başur Kürdistan’ının büyümesini ve gelişmesini istemiyor. Bu DAİŞ saldırıları ve referandum süreçlerinde açıkça ortaya çıktı.

MEDYA SAVUNMA ALANLARINA YAPILAN SALDIRI GÜNEY’İ İŞGAL AMAÇLIDIR

Türk devleti o siyasi güçlerin düşündüklerinin aksine, Başur Kürdistan’ının zayıf güçsüz ve iradesiz olmasını istemektedir. Fakat tüm bunların yanında, Başur’daki bu güçlerinde hep olmasını istiyor. Bunun nedeniyse, Başur’da bu güçleri PKK’ye karşı, kullanarak sonuç elde etmek istiyor. Türk devletinin Başur Kürdistan’ına yönelik siyaseti, politikası budur. Başur Kürdistan’ının bağımsız irade haline gelmesini istememektedir.

Güneyi sürekli kendisine muhtaç bırakarak, PKK’yi zayıflatmayı amaçlamaktadır. Yani ellerinden gelirse askeri olarak Kürdü Kürde kırdırtmak o da olmazsa diğer farklı yöntemlerle bunları yapmak istiyor. Güneyli halkımız şunu iyi bilmeli ki, bugün Medya Savunma alanlarına yönelik işgal girişimlerinin tek hedefi, gerilla değildir.

PKK’nin zayıflaması, Başur Kürdistan’ın ve oradaki tüm siyasi güçlerin zayıflaması demektir. PKK’nin zayıflaması Kürdistan ve tüm Ortadoğu için olduğu gibi Başurê Kürdistan için de büyük tehlike arz etmektedir. Bugün eğer PKK güçlüyse, Güney Kürdistan güvenli bir alandır. Halkımız bunu doğru okumalı ve görmelidir. Bunların dışındaki yaklaşımların hepsi yanlış ve tehlikelidir.

GÜNEYLİ SİYASETÇİLER İŞGALE KARŞI NET TAVIR KOYMALILAR

Kimse bizim kadar Türk devletinin ve AKP’nin gerçeğini bilemez. Türk devleti, Kürdün düşmanıdır. Bakur’da 25-30 milyon Kürt nüfusu yaşıyor olmasına rağmen buradaki Kürtlerin adını ve dilini kabul etmiyor. 21. yy’da şehirlerin bu kadar yıkıldığı nerede görülmüştür? Hiç bir yerde böyle bir şey yaşanmamıştır. Ama Sur’a baktığınız zaman yerle bir edilmiştir. Bakur Kürtlerine bu soykırımcı zihniyetle yaklaşan bir devlet, Başur Kürtleriyle dost olması mümkün mü? Yine oradaki Kürtleri sözde sevmesi ve yardım etmesi mümkün bir şey midir?

Bunun için Başur Kürdistan’ındaki siyasi güçler, Türk devleti ile ilişkini gözden geçirmeli. Bu ilişki ulusal birliğe karşı olmamalı yine Bakur, Rojava ve Rojhılat Kürdistan’ını hedefleyen ve PKK karşıtlığı temelinde gelişen bir ilişki olmamalıdır. Böyle bir ilişki normal ve sıradan bir ilişki değildir. Başur Kürdistan’ındaki halkımızın da buna karşı olan tavır ve tutumları gerçekten değerli ve anlamlıdır. Bu anlamda Başur halkımız, her zamankinden daha fazla Kürdistan devrimi ve ulusal birliğinin gerekliliğini, hakikatini anlamış durumdadır. Bunlardan ötürü halkımızın tüm bunlara karşı duruşu takdire layıktır.

Güneyli halkımızın tavırları ulusaldır. Biz bunları günlük olarak görüyoruz. Kerkük’ten, Süleymaniye’ye, Duhok’tan, Zaxo ve Amediye’ye kadar halkımızın bu tutumlarını görüyoruz. Eskiden Başur halkımız içerisinde PKK’ye karşı farklı algılar oluşturulmak istenmekteydi. Ama halkımız PKK’nin gerçekliğini yakından görüp tanıdılar. DAİŞ, Duhok ve Hewler’e saldırdığında halkımızın çağrısına koşan, birilerinin dost dedikleri Türk devleti değildi. Hiç kuşkusuz bu çağrıya kaygısız ve koşulsuz bir şekilde cevap veren PKK gerillalarıydı. Şengal’de, Maxmur’da hesapsız ve kaygısız orada yüzlerce şehit verdi. Burada halkımız şunu anladı ki, zor günlerin dostu PKK gerillasıdır, Türk devleti değil. Umudumuz odur ki ulusal birlik eksenli çağrı ve tutumlarını daha da güçlendirmeliler.

GÜNEY’DE AJANLIK YAYGINLAŞTIRILDI

Bugün Başurlu siyasi güçler, MİT’e farklı zemin sundukları için, MİT’in ajanlaştırma faaliyetleri Başur’da yaygın bir duruma gelmiştir. Güneyli insanlarımızı kirli planlarına ortak etmek istemektedirler. Para vb. maddiyat karşılığında, insanlarımızı gerillaya karşı ajanlaştırmaya çalışmaktadırlar. Oysa Başur halkımız o kadar Enfal ve zorluk yaşamıştır ama yurtseverlik ve insanlığından geri adım atmamıştır. Tek bir insanımız bile, Türk devletinin bu ajanlaştırma girişimlerine mecal vermemelidir.

GERİLLAYA BİLGİ VERİLMELİ

Hatta bu konuda gerillaya da bilgi vermelidir. Çünkü bu duyarlılık ve sorumluluk yurtseverliğin ve insan olmanın gereğidir. Güney’de MİT’in düşürdüğü, ajanlaştırdığı kimseler var. Onlar gerillanın kampları hakkında düşmana bilgi vererek, kendilerine nasıl Kürdüm diyebiliyorlar. Sen nasıl bir Kürt’sün ki, kendi halkına karşı düşmana ajanlık yapıyorsun. Bu yaklaşımların Kürtlük, yurtseverlik ve ulusal birlik ile ne alakası olabilir?

YARDIM ETMİYORSANIZ, DÜŞMANLIK DA YAPMAYIN

Başur Kürdistanı’nın siyasi ve güvenlik kurumlarında yer alan tek bir Kürt insanı bile, bunu kendine layık görmemelidir. Bu normal bir şey değil, bu düşmanlıktır. Bunun başka bir adı yoktur. Bu anlamda herkesi uyarmak istiyoruz. Siz eğer Bakur devrimine, PKK gerillasına yardım etmiyorsanız, düşmanlıkta yapmayın. Gerillaya yardım etmiyorsanız, o halde düşmana da ajanlık yapmayın. Eğer bu Başur’da yaşayan birileri düşmana bilgi vermiyorsa, MİT nereden bilecek ki gerillanın kampı nerede ve hangi dağdadır? Bu açıdan Başur halkımız, başta da aydın kesimlerimiz olmak üzere, yurtseverlik bilinci ile düşmanın bu saldırılarına karşı daha bilinçli ve duyarlı olunması gerekmektedir.

PKK EN ZOR SÜREÇTE BAŞUR HALKINA SAHİP ÇIKTI

Türk devletinin, Başur Kürdistan’ına yönelik bu işgal girişimleri çok tehlikelidir. Fakat birçok güç bu tehlikenin farkında değildir. Bazıları çıkarları için bilinçli ilişki kuruyor. Bazıları ise, mecbur olduklarını söylüyorlar. Bu mecbur olma durumunun, bundan 20 yıl önce belki bir mantığı vardı. Fakat bugün mecburiyet durumu falan yoktur. Yani Türk devleti nereye girerse oradan çıkmaz. Çünkü Türk devleti Osmanlının bir devamı olup, sömürüye dayanan bir zihniyet yapısına sahip olmaktadır.
Başur Kürdistan’ı üzerindeki tehlike PKK değildir. Tam tersine PKK en zor süreçlerde Başur Kürdistan’ına sahip çıkmıştır. Bu gerçeklik Şengal’de de Maxmur’da da açık bir şekilde görüldü. Sadece Başur Kürdistan’ına yönelik değil, Kürdistan’ın tüm parçaları üzerindeki en büyük tehlike Türk devletinin faşist karakterinin kendisidir. Eğer Türk devleti ve Erdoğan Kürtler üzerindeki bu düşmanlığı bitirilirse, diğer başka hiçbir devlet Kürtlere böyle yaklaşmamaktadır.

Bunun için Başur Kürdistan’ındaki siyasi güçler için de şunları söylüyoruz: Kürdistan’ın özgür geleceği ulusal birlik içerisindedir. Belki siyasi bazı görüş ayrılıkları olabilir, bunlar demokrasinin bir ihtiyacıdır. Fakat Kürt ulusal birliği için mücadele eden bir güç hakkında, düşmana bilgi vermek, buna karşı ajan faaliyeti yürütmek farklı bir anlama gelmektedir.

ENKS’LİLER İSTANBUL’DA MİT KAYNAKLI YAŞIYOR

Başur’daki her bir siyasi güç bu durumun muhasebesini yapmalı, kendisini bu konuda sorgulamalıdır. Yoksa bu yaklaşımların sonuçları, herkesten daha çok onlar için iyi olmaz. Beklentimiz o yöndedir ki, her geçen gün herkesin işgalci Türk devletinin gerçeğini tanımasıdır. Hitler Yahudiler için neler düşünmüşse, Erdoğan da Kürtler için aynı şeyi düşünmektedir. Çünkü Erdoğan’a göre Türk devletinin büyümesi ve tüm Ortadoğu’ya hükmetmesi önündeki en büyük engel olarak, Kürt halkını görmektedir.

Erdoğan’a göre Kürtler olmamalı ve ortadan kaldırılmalıdır. Yani Erdoğan’ın bu yaklaşımı sadece PKK ile alakası yoktur. Düşmanlığı sadece PKK’ye karşı olsaydı, bir yere kadar anlam verilirdi. Düşmanlığı sadece PKK karşı olsaydı, o halde diğer Kürtleri kabul ederdi. Ama öyle bir durum da yoktur. PKK sadece bir bahanedir. Bugün Rojava’lı olup ENKS’li diye kendilerini adlandıran bazı şahsiyetsiz Kürtler var ki, İstanbul’da MİT kaynaklı yaşıyorlar. O da yetmezmiş gibi, “Erdoğan, PYD ve PKK’den dolayı Kürtlere saldırmaktadır” diyorlar.

Bu ENKS’li şahsiyetler, eğer bugün MİT üzerinden ekmek yiyebiliyorlarsa, o da PKK’nin sayesindedir. Çünkü MİT onlara PKK karşıtlığında bir iki laf söyletmek için, ekmek veriyor. Bu şahsiyetsiz kişilerin, bu kadar şehitlere karşı birazcık saygıları olsun. Halbuki Erdoğan, Kürdün adına bile tahammül etmiyor. Kürt halkını bir bütünen soykırımdan geçirmek istiyor. Bu açıdan tüm Kürt güçleri, Türk devletinin ve Erdoğan münafığının bu Kürt düşmanlığını iyi bilmeleri ve tanımaları gerekmektedir.

ÖNDER APO DAHA İLK GÜN AKP’NİN ÇÖZÜMDEN YANA OLMADIĞINI GÖRDÜ

Önderlik, 2013-2015 yılına kadar, ateşkes sürecini devam ettirdi. Bazı Kürt siyasetçileri iyi bir niyet ile Amed’de mitingler düzenleyip, “Kürt sorunu çözülüyor, gelecek yıl Önder Apo Amed meydanına gelip mitingde konuşacak” gibi sözler söyleyerek, halkta yersiz umutlar oluşturdu. Halbuki böyle bir şey yoktu. Önder Apo da bu konuda çok ciddi uyarılar yapmıştı. Çünkü devlet Bakur Kürdistan’ında ciddi savaş hazırlıkları yapıyordu. Karakollar yaparak, savaş uçakları için havaalanları yaparak aslında çok ciddi savaş hazırlıkları yapıyordu.

Halk da sanki bugün yarın savaş bitiyor, sorun çözülüyor gibi bir umut yaratıldı. Bu büyük bir yanlıştı. AKP’nin niyeti belliydi. Fırsat oluşturup savaş hazırlıklarını yapıyordu. Önder Apo da, Türkiye halkı ve Kürt halkı başta olmak üzere, tüm dünyaya karşı, AKP’nin yalancı yüzünü ortaya çıkarmak istedi.

Önder Apo, ilk gün bile “bunların zihniyeti, çözüm zihniyeti değil” diyerek aslında gereken uyarıları yaptı. AKP, sanki sorunu çözmek istedi de, yapamadı gibi bir algı oluşturmak istedi. Her şeyden önce, Halkımız kendini ciddi bir mücadeleye hazırlamalıdır. Düşmanımız öyle bir vahşi düşman ki DAİŞ zihniyetlidir.

KÜRDİSTAN’DA İŞGAL OLDUĞU SÜRECE DİRENİŞ DE OLACAKTIR

Bakur’da Seyit Rızan’nın, Şeyh Sait’in mezarları nerededir bilinmiyor. Bugün gerillanın da mezarları nerededir bilinmiyor. Yani Türk faşizminin, bugün Kürtlere yaptığı şey aynıdır. Bu anlamda Kürtlere karşı, Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün ve Erdoğan’ın yaptıkları şeyler aynıdır. Bir Kürt’ün mezarını bile bırakmıyorlar ki, “bu yiğit bir insandı, kendi kimliği halkı ve ülkesi için savaştı” denilebilsin. Amaçları Kürdün hafızasını, belleğini yok etmektir.

Kürdün tarihini bir bütünen ortadan kaldırmak istemektedirler. Böyle bir zihniyete sahip bir düşmanla karşı karşıyayız. Verdiğimiz bu kadar şehit ve mücadeleden sonra, teslim mi olalım? Sağır ve çaresiz mi bırakalım kendimizi? Bu kesinlikle mümkün değildir. Bu anlamda halkımız kendini, uzun süreli ve zorlu bir mücadeleye hazırlamalıdır. Kürdistan’da işgal olduğu sürece, direniş de sürecektir. Türk devletinin işgal ve soykırım girişimi olduğu müddetçe, gerillanın da buna karşı yürüteceği mücadelesi olacaktır.

Yine Türk devletinin tüm kurumlarıyla yürüttüğü kültürel soykırım saldırıları olduğu müddetçe, halkımız da bir direniş pozisyonunda olacaktır. Bu mücadelenin acıları ve bedelleri olacaktır. Halkımız bugüne kadar bunları göğüslemiştir. Bundan sonra da bedel vermeye hazırız. Düşmanın, Kürde yönelik tüm umutlarını kırmalıyız. Türk devleti bugüne kadar nasıl ki, Kürt halkını bitiremedi ise, bu saatten sonra da asla bitiremeyecektir. Bu gerçekliği düşmana göstermeliyiz.

SÜREÇ MÜCADELE VE SAVAŞ SÜRECİDİR

Bunun için, kendimizi önümüzdeki süreç için büyük bir mücadeleye hazırlıyoruz. Gerilla bugüne kadar, nasıl ki direnip halkımızın amaç ve ideallerine sahip çıktıysa, bu saatten sonra da aynı şekilde bunu yapmaya devam edecektir. Ayrıca gerilla kendine yeterli bir durumdadır. Biz, yarın şu veya bu olacak diye bir şey söylemiyoruz. Bu devlet halkımızın haklarını ve özgürlüğünü kabul edene kadar, mücadele devam edecektir.

Bu nereye ve ne zamana kadar sürerse sürsün. Bu açıdan kendimizi kandırmıyoruz. Gerilla her zamankinden daha iddialı ve kararlıdır. Tüm bunlardan dolayı Erdoğan’ın ve Türk devletinin Kürt halkına karşı yürüttüğü siyaset bellidir. Son olarak koruculara bile tahammül etmiyorlar. Korucu bile, Kürtlüğüne küfür etsin istiyorlar.

Ancak ve ancak Kürtlüğüne küfür edip, Kürtlüğüne lanet eden bir Kürdün Türk devleti bazında kısa süreliğine de olsa bir değeri olabilir. Onun dışında herhangi bir Kürtlüğü kabul etmiyorlar. Bu açıdan süreç mücadele ve savaş sürecidir. Kürdistan’da direniş ve mücadele süreci yaşanacaktır. Gerilla öncülüğünde asla yenilmeyen bir eylemsellik gelişecektir.

AİLE ÇIKARLARI İÇİN DEVLETİN YANINDA YER ALAN HAİNLER VAR

Devletin bu kadar saldırılarına rağmen, hala akıllanmayan “Devlet büyüktür, ben de devlete yardım edeyim” deyip, kendi ailevi çıkarları için devletin yanında yer alan kesimler için şunları söylemek istiyorum. Türk devleti 40 yıldır tüm gücü ve dış güçlerin desteğiyle, hareketimiz öncülüğünde gelişen bu mücadeleye karşı başarılı olamadı. Siz birkaç hain kişi nasıl bize karşı başarılı olabilirsiniz? Daha öncesinden bu işleri yapanlardan kendinize dersler çıkarın. Yoksa ne tarih ne de halkımız ve gerilla sizi affetmeyecektir.

PKK mücadeleye ilk başladığı süreçte yaşlı ihtiyarlar “Devlet büyüktür, ordu, silah tank ve top sahibidir. Siz bir grup gençsiniz, devletle nasıl başa çıkabilirsiniz” diyorlardı. Gerçekten de PKK ilk ortaya çıktığında, bir grup gençten oluşmaktaydı ve hiçbir şeyi yoktu. Şimdi de devlet halkımıza yönelik “Ben devletim güçlüyüm, savaş tekniğim var, siz bana itaat etmek zorundasınız” diyerek halkımızı bu şekilde korkutup sindirmek istemektedir.

Halbuki halkımız tarihe baksın. PKK’nin ilk çıkış süreçlerinde de böyle söylüyorlardı. O zaman PKK bir grup arkadaştan oluşuyordu ve gerçekten de hiçbir şeyleri yoktu. Yine kobra helikopterlerini gerillaya karşı ilk kullandıkları zaman, gerilla sadece Botan’daydı. Şimdi de yine aynı şeyi söylüyorlar.

HALKIMIZIN İRADESİNİ TESLİM ALAMAZLAR

Bakın nereden nereye geldi PKK. Bugün gerilla sadece Bakur Kürdistan’ında değil, dört parça Kürdistan’da yer alıyor. Hatta gerilla sadece Kürdistan gerillası değil, tüm Ortadoğu’nun gerillası haline gelmiş durumdadır. PKK artık halkın kendisi olmuş durumdadır. Yani PKK artık siyasi, toplumsal, ekonomik ve askeri bir güç olup alternatif bir yaşam sistemidir. İlk süreçlerde de “devletiz tank ve top sahibiyiz” diyordu. Şimdide aynı şeyi söylüyorlar.

Bakın o zaman da bunları söyleyen bu devletti. Şimdi de aynı şeyi söylüyor. Biz inanıyoruz ki 40 yıllık savaşı bu düzeye getiren irade, tüm halklarımızın iradesi olacaktır. Bu açıdan tutuklamalar olabilir. Çünkü Türk devleti gibi bir düşmandan, başka ne umut edilir ki. Bu devlet, DAİŞ zihniyetlidir. Bundan dolayı halkımız her şeye hazır olmalıdır. Farklı bir beklentileri olmamalıdır. Tutuklayabilir, tankları da, topları da var insanımızı katledebilir de ama halkımızın iradesini teslim alamazlar.

KÜRT GENÇLERİ KÖLELİĞE KARŞI YÖNÜNÜ ÖZGÜRLÜĞE ÇEVİRMELİDİR

Onlar Kürtlerin köy ve şehirlerini yıkarak sadece tarihi karşısında suçlarını ağırlaştırıyorlar. Türk devleti, bu faşizan yöntemlerle bu halkı teslim alamaz. Tüm bunlardan ötürü, halkımız şuana kadar, ne kadar fedakarlık etmişse, bugün ondan daha fazla bir fedakarlık gerekmektedir. Bunun için sorumluluk almamız gerekmektedir. Çünkü biz onurumuz, dilimiz ve kültürümüzle yaşamak istiyoruz.

Son olarak, Kürt gençlerine yönelik fiziki olsun, kültürel olsun özel bir saldırı durumu olmaktadır. Kürt gençleri buna seyirci kalmamalıdırlar. Bugün gerillanın Türk faşizmine karşı yürüttüğü savaşa seyirci kalmamalıdır. Kaldı ki bugüne kadar Kürt gençleri mevcut saldırılar karşısında hiçbir zaman seyirci kalmamışlardır. Her zaman, gençler öncülüğünde bir mücadele yürütüldü. Kürt gençleri, gerillaya en büyük güç kaynağı olmuştur.

Bu saatten sonra da, Kürt gençlerini böyle bir sorumluluk ve görevi bulunmaktadır. Bugün, Kürdün mezarını bile kabul etmeyen bir faşizme karşı, tavır ve tutumun ne olacak? Gereken tavır ve tutumları Kürt gençleri sergilemelidirler. Kendini ulaştırma yolları çoktur. Gözlerini ve kulaklarını açarlarsa, kendilerini istedikleri yere ulaştırabilirler. Kürt gençlerinden beklentimiz budur.

HALKIMIZ ALTERNATİFSİZ DEĞİLDİR

Tarihte hiçbir zaman kolay savaşlar olmamıştır. Savaşların hepsi de çetindir. Maalesef savaşta ölüm vardır. Düşman bu savaşı bize zorunlu kılmaktadır. “Siz ya kölem olursunuz, ya da ölürsünüz” deyip, üçüncü bir yol tanımamaktadır. Biz de düşmana şunları söylüyoruz. Biz ne köleliği kabul ediyoruz. Ne de eskisi gibi zayıfız. Belki bizden bazılarını öldürebilirsin. Fakat buna karşılık, ödeyeceğin fatura bundan daha ağır olacaktır. Bu anlamda, bugün halkımızın gücü vardır. Kürt gençlerinin adresi bellidir.

Her Kürt insanı şunu iyi bilmelidir ki, Türk devleti onun düşmanıdır ve Kürdü bitirmek istiyor. Kürdün Türk devletine karşı hiçbir umudu yoktur. Kürt çocuklarının Türk devletine karşı herhangi bir geleceği de yoktur. Katliam, kültürel soykırım ve yok etme dışında. Türk devletinin Kürde verebileceği farklı bir şeyi de yoktur. Bunun için Kürt halkının geleceği alternatifsiz değildir. Kürt halkı Türk devletine mecbur değildir. Mevcut devlet Kürde ölümden ve kölelikten başka bir şans tanımamaktadır. Kürt halkı ruhunda ve zihninde Türk devletinin zihniyetinden kopmalı ve özgürce yaşamalıdır.

Kaynak:  http://www.medyahaber.info/2018/11/04/bahoz-erdal-halkimiz-uzun-sureli-mucadeleye-hazirlanmali/

2 Kasım 2018 Cuma

‘Bir Kuşak Bir Yol’ Projesinde Türkiye 'Kürt Fobisi' Çıkmazında

"Bir Kuşak Bir Yol" (One Belt One Road-OBOR)  projesi ile ABD karşısında güç kazanmaya çalışan Çin’in bu amaçla Ortadoğu'yu dizayn etme arayışında rol biçtiği Türkiye’yi "Kürt fobisi" saha dışına itiyor. 

Yunanistan ve İspanya krizleriyle sarsılan küresel ekonominin başında yer alan ABD, bu konumunu korumak için Kore, Çin, Rusya, İran ve AB ülkelerine dönük giriştiği ekonomik dizayn politikalarıyla kapitalist dünyanın açmazlarına "çare" arıyor. ABD kurduğu hegemonyayı daha da sağlamlaştırma hesapları yaparken, Çin, Kore ve Hindistan gibi günden güne büyüyen ekonomiler ise, mevcut pastadan pay alma arayışını yoğunlaştırdı. Ticaret yollarının geçiş güzergahı olarak kabul edilen Ortadoğu'da, 1900'lu yıllarda oluşturulan sınırlar bir süredir yeniden çizilmek isteniyor.


"Arap Baharı" adı verilen ve Tunus'la başlayıp, bugün hala Suriye ile devam eden Ortadoğu'yu dizayn etme savaşlarında Çin, 2013 yıllında eski "İpek Yolu" eksenli “Bir Kuşak Bir Yol” (One Belt One Road-OBOR) adlı yeni bir projeyi dünya kamuoyuna duyurdu. 65 ülkeyi kapsayan 3 milyardan fazla nüfusu ve 1 trilyon dolarlık yatırımı içeren proje, uzmanlara göre, küresel ekonomi ve siyasetin geleceğini önümüzdeki 50 yılda şekillendirecek bir içeriğe sahip. 


Bu proje kapsamında çizilen yeni ticaret yollarıyla büyümek ve ABD'nin güç ve etkisini kırmayı amaçlayan Çin, karadan ve denizden Avrupa’ya, İran üzerinden de Ortadoğu’ya açılmayı hesaplıyor. Bu amaçlarına ulaşmak için elindeki ekonomik gücü kullanan Çin, bir süredir Suriye sahasına indi. 

 

ÇİN'İN AMACI


Çin, “yüzyılın projesi” olarak adlandırdığı “Bir Kuşak Bir Yol” projesini 2013 yılında uluslararası kamuoyuna duyurdu. Dünya ticaretine kan pompalanacağı belirtilerek, her ne kadar projenin ekonomik ayağı ön plana çıkarılsa da, Çin’in asıl hedefi dünya pazarına kendi ticari anlayışını aşılayıp, yine siyasi ve kültürel hakimiyet kurmak. Avrupa merkezli başlayıp, ABD'nin yaptırım ve ek vergileri ile belli biçimlerde devam eden küresel ekonomik kriz, projeyi ilerletmesinde Çin'in önünü daha da açtı.  


ÇİZİLEN YENİ TİCARET YOLLARI 


Projenin temelinde 3 ana ticaret yolu bulunuyor. Bunlardan ikisi karadan, üçüncüsü ise denizden. Birinci yol, "Avrasya Köprüsü" olarak tanımlanıyor. Bu yol Kazakistan, Rusya, Belarus ve Polonya’dan geçerek Almanya’ya kadar devam ediyor. İkinci yol, Moğolistan ile Rusya arasındaki koridoru oluşturuyor. Üçüncü yol ise, "Orta Asya" olarak tanımlanıyor. Bu yol Çin’den başlayarak Afganistan, Pakistan, İran’dan geçerek Türkiye’ye kadar uzanıyor. Proje kapsamında yine Endonezya, Hindistan ve Singapur gibi Asya ülkelerini birleştiren bir yol daha var. 


Aynı kapsamda üç deniz yolu haritası çizilmiş. "Kuzey Buz Yolu" olarak adlandırılan deniz yolu, Kuzey Çin’den Rusya’ya uzanıyor. "Güney Asya Yolu" ile Japonya, Kore ve Asya ülkeleri birbirine bağlanıyor. Üçüncü Deniz Yolu ise, ikinci yol aşıldıktan sonra karadan Avrupa ülkeleri, yani Hollanda ve Almanya’ya uzanıyor. 


TÜRKİYE ROL KAPMA PEŞİNDE


ABD ile çelişkiler yaşayan Türkiye, ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden dizayn savaşında en çok zarar gören ülkelerden biri oldu. Özellikle Kürtlere dönük yaklaşımda yaşanan ısrar Türkiye’yi kimi noktalarda uluslararası güçlerle karşı karşıya da getirdi. Bu yüzden bir süredir ekonomik bir kriz yaşayan Türkiye, krizden kurtulmak için ise farklı alternatifler üretme arayışına girdi. Bu alternatiflerden biri Rusya ile kurduğu ilişki. Ancak bu ilişki Ortadoğu’daki gelişmelerle henüz sağlam bir temele oturtulmaktan uzak. 


Bu tabloda Kürtlerin rolü ise, her geçen zaman içerisinde daha da belirginleşiyor. Bu yüzden Çin’i bir başka alternatif olarak gören Türkiye, projede rol alma arayışı içinde. Ekonomisini Amerika ve Avrupa’nın etkisinden çıkarmak için Çin ve Rusya’ya yaklaşan Türkiye’nin, bu amaçla bir araya gelinen Çinli devlet yetkililerine transit geçilen bir ülke konumunun ötesinde daha fazla rol alma isteklerini ilettiği gündemde.


ABD’NİN BASKISI 


Türkiye’nin rotasını kırdığı bu hat, ABD ile önümüzdeki dönemde daha fazla çelişki yaşanıp, karşı karşıya gelmesi demek. Nitekim ABD, Çin’in bu projesini hegomonyasına dönük bir tehdit olarak görüyor. Projeyi daraltmak için Ortadoğu ülkelerine ambargo uygulayan ABD’nin Rahip Brunson'un tutuklanması ile Türkiye'ye dönük giriştiği ekonomik ambargo da bu adımlardan biri. Türkiye ve diğer ülkelere dönük benzeri baskıların önümüzdeki dönemde artma olasılığı yüksek. Yine Çin'in bu projesinde Türkiye ile birlikte yer alma arayışında olan Almanya ve ABD arasındaki çelişkilerin perde arkasındaki neden de bu nokta. 


KÜRTLER KİLİT NOKTADA 


ABD'nin ambargosu karşısında Türkiye’ye ilk destek verenlerden biri projenin sahibi Çin olmuş ve 35 milyar dolar kredi açmıştı. Projede almak istediği rol doğrultusunda Türkiye, Kürt coğrafyasında tam egemenlik sağlama niyetinde. 20’nci yüzyılda yönünü Avrupa'ya çeviren Türkiye için gelinen aşamada Ortadoğu’ya yayılmak bu nedenle daha fazla önem taşıyor. Zira Çin'in projesinin en önemli ayaklarından biri, İran ve Türkiye arasındaki sınır bölgesi. Özellikle Türkiye, İran ve Irak üçgenindeki bölge, Türkiye’nin bu projeye katılımı açısından önemli bir noktada. Bu nedenle Kürtlerin rolü daha da etkili bir hal alıyor. 

 

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, projeye daha fazla dahil olma konusunda Çin’i razı etmek için burayı kendi kontrolü altına almak istiyor. Bu hesapla önünde iki yol var. Birincisi, Kürtlerin saf dışı edilmesi, ikincisi ise işbirliği yapmak. Ancak son dönemde Xakurkê bölgesine yönelik askeri saldırılar, birinci tercihin benimsendiğinin işareti.


XAKURKE SALDIRISI 


Bu tercihle AKP iktidarı 10 Mart 2018 tarihinde Xakurkê alanına dönük ilk saldırıları başlattı. Xakurkê’ye saldırı devletin sınır ötesi operasyonunun 30’uncusu olarak tanımlandı. Operasyonun karakteri de geçmişte yapılan operasyonlardan oldukça farklı. Türkiye eskiden sınır ötesi operasyonlarını bir gerekçe ile başlatırdı ama hem Efrîn hem de Xakurkê’ye yönelik saldırıların tüm bölgeyi kapsayacağı açıklandı. Türkiye, Xakurkê'ye girmeyi Çin projesinde kalıcı olmak için önemli görüyor. Çünkü bu bölgedeki PKK'lilerin varlığı, Türkiye için bir engel durumunda. 

 

Çin projesinde Türkiye’ye geçişin en önemli noktalarından biri Tahran’dan Tebriz’e, oradan da Hakkari'nin Şemdinli-Yüksekova ilçeleri üzerinden ülkenin batısına uzanan yol. Bu bölgeler ise, yine yoğunlukta PKK'nin faaliyet alanları. Türkiye, Xakurkê ile başlayıp PKK'nin güç olduğu alanlarda hakimiyet sağlamak istiyor.  

 

ÇİN'İN ALTERNATİFLERİ HAZIR


Bölgeye yönelik uzun süredir devam eden bu operasyondan sonuç alınamaması halinde Türkiye’nin projeye girme konusunda Çin’i ikna etmesi oldukça zor. Çin’in ise şimdiden iki alternatif yol belirlediği konuşuluyor. Biri Irak’tan doğrudan Suriye’nin Akdeniz kıyılarına, oradan da Avrupa’ya uzanacak yol. Diğeri ise, İran, Azerbaycan, Gürcistan ve Rusya’nın kuzeyinden Avrupa’ya uzanacak yol. Bu her iki alternatifte de Türkiye’nin rolü ortadan kalkıyor. Hata birinci alternatifte öngörülen yol Tahran, Musul ve Halep olarak geçiyor. Bu bölgelerde Kürtlerin etkisi fazla. Bu da Türkiye için büyük bir tehlike olarak algılanıyor. 


Türkiye'nin başarısızlık ihtimalini değerlendiren Çin Cumhuriyeti, 24 Temmuz’da “Bir Kuşak Bir Yol” projesinin bazı sorunlardan kaynaklı ertelenebileceğini açıkladı. Çin'in diğer adımları atmasında ise, Ortadoğu'daki dengeler belirleyici olacak.


Sonuç olarak Türkiye’nin Xakurkê bölgesine yönelik operasyonunu ekonomik arayışların dışında tek taraflı olarak değerlendirmek yanlış. Mevcut gelişmelerle okunduğunda giriştiği yolda Türkiye'nin asıl açmazı, değişen dünyayı Kürtler konusunda hala statükocu zihniyetle okuması.


Mezopotamya Ajansi / Erdoğan Altan