24 Temmuz 2011 Pazar

DEMOKRATİK ÖZERKLİK PROJESİ

TÜRKİYE’NİN DEMOKRATİKLEŞMESİ VE KÜRT SORUNUNDA ÇÖZÜME DAİR SİYASİ TUTUM BELGESİ

TÜRKİYE’
NİN SİYASİ-İDARİ YAPISINDA REFORM
VE KÜRT SORUNUNDA ÇÖZÜM MODELİ TASLAĞI


1920’lerde Anadolu Halklarının birlikte yürüttüğü mücadele sonucunda kazanılan bağımsızlığın ardından ilan edilen Cumhuriyet, aradan geçen 87 yıla rağmen demokratik bir niteliğe kavuşamamıştır. Merkeziyetçi ulus devlet sistemi kültürel farklılıkları yok sayan sonuçlara yol açtığı gibi Türkiye’de yaşayan tüm toplumsal kesimlerin özgürlük, e
şitlik talepleri ile sosyal ve ekonomik sorunlarını çözümsüz bırakan büyük dengesizlikleri ortaya çıkarmıştır.

Temelde Türkiye’de yaşayan -başta Kürtler olmak üzere- bütün farklılıkları yok sayan, bunun da ötesinde asimile ederek kültürleri ortadan kaldırmayı resmi bir ideoloji olarak benimseyen yönetim anlayışı, hiçbir toplumsal sorunun çözümüne olanak sunmamaktadır. Tekçi bir devlet yönetimi anlayışıyla toplumu da tek tipleştirmeyi hedefleyen mevcut uygulamalar, toplumsal ihtiyaçlara cevap olmak yerine, sorunların ve krizlerin de başlıca nedeni olmuştur. Katı merkeziyetçi ulus-devlet olarak örgütlenen devletin siyasi ve idari mekanizmaları, Demokratik Cumhuriyet’ten daha ziyade oligarşik bir yapılanmaya denk düşmektedir. Anayasa’nın başlangıç kısmında Cumhuriyet’in temel nitelikleri olarak zikredilen sosyal, demokratik, laik bir hukuk devleti olma ifadesi hiçbir dönemde hayata geçirilememiştir. Söylemde etnik bir temele dayanmadığı iddia edilen Türk milliyetçiliği anlayışı bir tarafa, aslında askeri, idari ve yargısal devlet örgütlenmesinin tamamında Türk etnisitesini esas alan bir anlayışın hakim kılındığı tartışmasızdır.

Westfalya Antlaşması’ndan sonra başlayan ulus devlet süreci amaç olarak tek tip vatandaş yaratmayı ve buna dayalı bir kültürel yapıyı hedeflemiştir. Bu sistem, egemen kültür dışındaki diğer kültürleri yok ederek, inanılmaz bir kültür katliamına yol açmıştır. Ayrıca bu süre zarfında iki dünya savaşı, binlerce bölgesel ve yerel savaşlar yaşanmış, en nihayetinde ulus devlet zihniyeti Hitler faşizmine yol açmıştır. İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa devletleri ulus devletçi anlayışın ürünü olan bu anlayışı aşmak için çok kimlikli ve çok kültürlü bir yapıyı esas alarak yasalarını buna göre düzenlemeye başlamışlardır.

Etnik temele dayalı ulus devlet anlayışının en güçlü modeli olarak gösterilen Fransa’da bile mevcut ulus devlet sistemiyle yürümenin artık imkânsızlaştığının görülmesi üzerine ülkedeki farklı dil ve kültürlerin özgürce kendini ifade etmesi önündeki engeller kaldırılmış ve bu kültürler yasal güvenceyle koruma altına alınmıştır. Halen bu köklü değişiklikler yapılmaya devam edilmektedir. Fransa’da, 1982’de başlayan ademi-i merkeziyetçilik süreci 17 Mart 2003’te yapılan değişikliklerle Anayasanın 1.maddesi "Cumhuriyet yerinden yönetim ilkesine göre örgütlenir" şeklinde değiştirilerek "üniter devlet" ifadesi çıkarılmış, böylece yerindenlik ilkesi ve Cumhuriyetin âdemi-merkeziyetçi niteliği, anayasa hükmü haline getirilmiştir. Ayrıca, mali denkleştirme ile desteklenmiş bir mali özerklik garanti altına alınmıştır. “Dixion Dil Yasası” ile birlikte Korsika, Bask, Broton, Alsas gibi dillerde eğitim, yayın vb. haklar tanınmıştır.

Türkiye’de Türkçe dışındaki farklı dillerin kullanımı önünde birçok yasal engel bulunurken, İtalya’da Sardca, Almanca, Fransızca, Slovence dillerine, Avusturya’da Slovence, Hırvatça, Çekçe, Macarca, Sorabca dillerine, ABD’de İspanyolcaya, Finlandiya’da İsveççeye, Yunanistan’da Türkçeye çeşitli düzeylerde özerklikler tanınmıştır.

Yerel demokrasinin kavramsal çerçevesinin hızlı geliştiği Avrupa'da, yapılan çalışmaların ve geçmişte kabul edilen anlaşmaların sağladığı kazanımların çok ötesine gidilmesi gerektiği savunulmaktadır. Avrupa Birliği’ne aday olan Türkiye yerel özerklik şartını ilk imzalayan ve parlamentosunda onaylayan konsey ülkelerinden biri olmasına rağmen, yerel özerklik şartının örgütlenme özgürlüğü maddesine çekince koyan tek ülkedir.

Avrupa Birliği ülkeleri yerel yönetimlerin güçlendirilmesine ilişkin en son 15 Ekim 2007 tarihinde İspanya'nın Valensiya şehrinde yerel ve bölgesel yönetimlerden sorumlu bakanları bir araya getirerek bir deklarasyon yayınlamışlardır. Yedi bölümden oluşan Deklarasyon, demokratik katılım ve kamu etiği, bölgesel özerklik, iyi yönetişim alanında ilerleme, yerelde yenilik ve iyi yönetişim stratejisi belgesi, Avrupa yerel demokrasi haftası etkinliği, "geleceğe bakış" gibi konuları ve kurumlara verilen mesajları içermektedir. Valensiya Deklarasyonu'nun Özerklik Şartı ile ilgili bölümde, temsili ve katılımcı demokrasi birbirinin alternatifi olmayıp, aksine birbirini tamamlayan modeller olarak tanımlanmaktadır. Deklarasyon, bölgesel yönetim birimlerini Avrupa'da demokrasiyi zenginleştiren önemli bir unsur olarak görmektedir. "Bölgesel Yönetim Özerkliği" bölümünde Avrupa çapında bölgesel yönetimlerin yetki ve mali kaynaklar bakımından güçlendirilmesi gerektiğini savunan Deklarasyon, özellikle Avrupa Birliği bünyesinde bölgelerin artan önemine işaret etmekte ve Avrupa Birliği politikalarının şekillenmesinde katkılarını olumlu değerlendirmektedir.


Sorunların artık yerelde yani sorunun yaşandığı yerde ve sorunu yaşayanlarca tartışılıp çözüldüğü çağdaş demokrasilerle kıyaslandığında, Türkiye, ağır, hantal, bürokratik ve yerele uzak katı merkeziyetçi idari yapılanmasıyla tıkanmış durumdadır. Doğusuyla, batısıyla, kuzey ve güneyiyle değişik kültürel, sosyal ve ekonomik sorunlarla karşı karşıya olan Ankara, bu sorunları çözmeye muktedir bir iradeye sahip olmadığı gibi bunu gerçekleştirecek gücü de gösterememiştir.

Türkiye’de ‘hâkimiyetin kayıtsız, şartsız millete ait’ olduğu, milletin iradesinin her şeyin üstünde olduğu söylemlerine rağmen, halkın demokratik bir şekilde devlet yönetimine katılımını sağlayacak mekanizmalar oluşturulmamakta, sivil siyaset üzerindeki askeri vesayet gerçeği olağan bir durum olarak telakki edilmektedir.

Kongremiz, bu temelde Türkiye’deki siyasi-idari yapılanmanın köklü bir reformla ele alınarak değiştirilmesini kaçınılmaz görmektedir. Yaşanan süreçler, dünya genelinde yaşanan deneyimler ve hali hazırda Ortadoğu’da ve ülkemizde yaşanmakta olan fiili durumlar da göz önünde bulundurularak, devletleşmenin hele hele ulus temelinde bir devletleşmenin halklara demokrasi ve özgürlük yerine baskı getirdiği açıktır.

Bu tespit doğrultusunda, her ulus için ayrı bir devlet talep etme gibi felsefi ve konjönktürel gerçeklikten uzak ve halkların birbirini boğazlamasına kadar gidebilecek bir süreci tetikleyecek siyaset anlayışı yerine, halkların demokratik birliğini esas alan, demokrasiyi genel bir meclise hapsetmeyen, halkın tartışma ve karar mekanizmalarına katılımını kolaylaştıran, toplumun temel bütün sorunlarını en iyi şekilde ve yerinde çözüme kavuşturacağı bir siyasi ve idari yapılanma modeli, kendini büyük bir ihtiyaç olarak dayatmaktadır.

Kongremiz, Ülke bütünlüğü içinde halkın yerelde söz ve karar sahibi olmasını sağlayacak ve tüm farklılıkların kendini özgürce ifade edebileceği düzeyde özerklik kazanması temeline dayanan modelin çağdaş anlatımını “demokratik özerklik” biçiminde tanımlamaktadır. Demokratik öz yönetim anlamına gelen demokratik özerklik, Demokratik Cumhuriyet’in özüne uygun niteliklerinin pekiştirilmesidir.
Demokratik Özerklik

·Türkiye siyasi ve idari yapısında demokratikleşmeyi sağlamak amacıyla köklü bir reformu öngörür.
·Sadece devlet sistemini değiştirerek sorunların çözülemeyeceğinden hareketle, toplumun öz yeterliliğini esas alır.
·Sorunların çözümünde geliştirilecek yöntemler için, yereli güçlendirme, halkı söz ve karar sahibi kılma felsefesiyle hareket eder.
·Halkın karar süreçlerine dâhil olması için demokratik katılımcılığı savunur ve tüm yerel birimlerde meclis sistemini esas alır.
·Salt “Etnik” ve “Toprak” temelli özerklik anlayışı yerine kültürel farklılıkların özgürce ifade edildiği bölgesel ve yerel bir yapılanmayı savunur.
·“Bayrak” ve “Resmi Dil” tüm “Türkiye Ulusu” için geçerli olmakla birlikte her bölge ve özerk birimin kendi renkleri ve sembolleriyle demokratik öz yönetimini oluşturmasını öngörür.
·Demokratik özerk yönetim, “bölge meclisi” olarak örgütlenir ve meclislerde görev alan kişiler de “bölge meclis temsilcisi” olarak tanımlanır. Meclis hem meclis başkanını hem de görevli olduğu alandaki işleri yürütecek yürütme kurulu üyelerini ayrı ayrı seçer. Başkan ve yürütme kurulu üyelerinin, meclisin aldığı kararların icrasından sorumlu olmaları öngörülür.
·Bölgelerin her biri o bölgenin özel adı veya bölge meclisinin yetki sınırları içinde bulunan en büyük ilin adıyla anılacaktır.
·Demokratik özerklik modelinde il valileri, hem merkezi hükümetin hem de bölge yürütme kurulunun aldığı kararları uygulamakla görevlidir. Bakanlıkların taşra teşkilatları da aynı prosedüre tabi olacaklardır. İl Genel Meclisleri, Belediye ve Muhtarlıklar gibi diğer idari yapılar varlığını korumaya devam edeceklerdir.

Türkiye’nin siyasi ve idari yapısında gerekli değişikliklerin gerçekleştirilmesi öngörülürken; öncelikle Türkiye’nin demografik yapısının açığa çıkarılması ve bunun için gerekli çalışmaların yapılması zorunludur.

Kongremiz tarafından İstanbul’dan Antalya’ya, Adana’dan Samsun’a, Edirne’den Kars’a kadar kentlerin tümünde yaşanan ortak sorunlardan, farklı ve özgün yerel sorunlara kadar her türlü toplumsal sorunun modern ve demokratik bir devlet yapılanması içerisinde çözümünü kolaylaştıracak en gerçekçi model olarak “Demokratik Özerklik” benimsenmiştir. Demokratik Özerklik’in hayata geçirilebilmesi için yeni Anayasa çalışmalarıyla birlikte siyasi ve idari yapılanmada köklü bir reforma gidilmesi gerekmektedir.

Bu idari modelde, birbiriyle yoğun bir şekilde sosyo-kültürel ve ekonomik ilişki içinde bulunan komşu illeri kapsayan, yapı olarak seçimle iş başına gelen il genel meclislerine benzeyen âdem-i merkeziyetçi bölgesel meclis olacaktır. Bu bölgesel meclisler, eğitim, sağlık, kültür, sosyal hizmetler, tarım, denizcilik, sanayi, imar, çevre, turizm, telekomünikasyon, sosyal güvenlik, kadın, gençlik, spor ve diğer hizmet alanlarından sorumlu olacaktır. Dışişleri, maliye ve savunma hizmetleri de merkezi hükümet tarafından yürütülecektir. Emniyet ve adalet hizmetleri merkezi hükümet ve bölge meclisleri tarafından ortak yürütülecektir.

Bölge meclisleri gelişmişlik düzeylerine ve nüfusa göre her yıl merkezi hükümetin aktardığı bütçenin yanında, kendi yerel gelirlerden de pay alarak hizmetlerin yürütülmesini sağlayacaktır. Az gelişmiş ve yoksul bölgelere pozitif ayrımcılık uygulanacaktır.

Türkiye’de sayıları 20-25 olabilecek şekilde kurulacak bölge meclisleri, TBMM ve bölgeler arasında işleri kolaylaştıran, halkın yönetime daha fazla katılımını sağlayan, çağdaş, demokratik bir siyasi ve idari yapılanmadır. Bu siyasi ve idari yapının işleyişi ve hukuku önümüzdeki dönemde sürdürülecek olan yoğun akademik ve siyasi tartışmalar sonucunda şekillenecektir.

Toplumun kendi öz ve sivil örgütlenmeleri ile birlikte ele alınması gereken “Demokratik Özerklik” uygulaması, özünde “az devlet” “çok toplum”, başka bir ifadeyle “az yasak” “çok özgürlük” anlayışının açık bir modelidir. Bunun içindir ki, toplumun tüm sorunlarının çözümünün devletten beklenmediği, sivil ve bağımsız kurumlar aracılığı ile toplumun kendi sorunlarına çözümler geliştirebildiği daha pratik, daha demokratik ve daha katılımcı bir sistemdir. Ekonomiden çevre sorunlarına, sağlıktan eğitime, kültür ve sanattan kadın özgürlüğüne kadar toplumsal yaşamın her alanında öz yeterliliği esas alan özerk birimler planlanmaktadır. Bunun anlamı toplumun, kendi demokratik özerklik sistemini, kendi iradesi ile inşa etmesidir. Kongremiz, bir yandan devlet yapılanmasında reformu öngörürken öte yandan beklemeksizin toplumun kendi örgütlenme sistemini kurmasını kararlaştırmıştır.

Kongremiz bu modelle Demokratik Cumhuriyet’in inşasında önemli bir aşama kat edileceğine inanmaktadır. Böylece Cumhuriyet’in ilk kuruluş aşamasından bugüne kadar gerçekleşmeyen demokratikleşmeyi hayata geçirecektir. Bu aynı zamanda Atatürk’ün 1923 yılında gazeteci Ahmet Emin Yalman’a ifade ettiği bir nevi yerel muhtariyet’in, bugünkü koşullarda hayata geçirilmesi de olacaktır.

Kongremiz, özellikle Anayasa’daki mevcut “ULUS” kavramının etnik vurgularla değil, demokratik uluslaşmanın bir ifadesi olarak “DEMOKRATİK TÜRKİYE ULUSU” ortak aidiyetiyle yeniden tanımlanmasını zorunlu görür.

Herkesi Türk olarak tanımlayan bir vatandaşlık tanımı yerine kültürel kimlikleri kabul eden ve bu kültürel kimliklere dayalı Türkiye Ulusu’nun tümünü kapsayan “TÜRKİYELİLİK” üst kimliği çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını esas alır. Türkiye Ulusu’nu oluşturan farklı kimlik ve kültürler, kendi farklılıklarını anayasal güvence içerisinde koruyup geliştirdikleri bu sistemle daha özgür bir ortama kavuşacaklardır. Aslında 1920’lerde kabul edilmiş olan bu esaslar, 1921 Anayasası’nda da yer alırken, 1924 Anayasası ile ortadan kaldırılmıştır.

Türkiye’nin Osmanlı-Türk anayasacılığının en demokratik, belki de tek demokratik örneği, 1921 Anayasası’dır. Hazırlanış ve kabul özellikleri bakımından 1921 Anayasası, hak ve özgürlüklerin yer almadığı, sadece devletin temel yapısının belirlendiği bir anayasadır. Adem-i merkeziyetçi bir yaklaşımı esas alan 1921 Anayasası, vilayet ve nahiyeleri, "tüzel kişiliği" olan "özerk" birimler olarak kabul eder. İç ve dış siyaset, şer'i, adli, askeri işler ve uluslar arası ekonomik ilişkiler dışında kalan, vakıf, medrese, eğitim, sağlık, iktisat, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım işlerine Vilayet Şuraları'nı yetkili kılmıştır. "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Yönetim biçimi halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayalıdır " diyen 1. maddesiyle zımnen kabul edilen "cumhuriyet", 29 Ekim 1923 tarihli değişiklikle resmen kabul edilmiştir ve Büyük Millet Meclisi'ne, "Kürdistan" ve "Lazistan" mebusları, etnik kimlikleriyle katılmışlardır.

Ancak Türkiye’nin demokratik bir öze sahip olan bu yaklaşımı 1924 Anayasası ile birlikte ortadan kaldırılmıştır. Türkiye’de Kürtler başta olmak üzere farklı kimlik ve kültürleri yok sayan “Türklük” üzerinden tekçi bir zihniyetin ürünü olan ulus devlet anlayışı esas alınmış, bu anlayış günümüze kadar kendisini korumuştur. Ancak gelinen aşamada bu tekçi anlayış değişen dünya koşulları ve halkların demokrasi ve özgürlük talebi karşısında aşınmaya başlamıştır. Bu nedenle, Cumhuriyetin kuruluş felsefesine uygun bir şekilde yeni bir toplumsal sözleşme olarak ele alınması gereken, demokratik ve sivil yeni bir anayasa Türkiye’yi 21. yüzyıla taşıyacaktır.

Kongremiz, yeni Anayasa’da “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, bütün kültürlerin demokratik bir şekilde varlığını ve kendini ifade etmesini kabul eder” hükmünün yer almasını, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt Sorunu’nun barışçıl çözümünde ön açıcı bir yaklaşım olarak ele alır. Kürt dili başta olmak üzere diğer diller ve kültürler önündeki engellerin kaldırılmasını, tekçi etnik referanslara dayalı “vatandaşlık” ve “ulus” kavramlarının demokratik bir tarzda yeniden tanımlanmasını yeni, demokratik ve sivil bir anayasa için temel ölçüt olarak ele alır.

1924’ten bu yana devam eden dil ve kültür yasakları aslında Kürtlere yönelik özel uygulama olmakla birlikte Türkiye’deki farklı diğer kültürler de bundan nasibini almıştır. Bu nedenle, Türkiye Ulusu’nu oluşturan bütün farklı etnik ve inanç gruplarının bir arada yaşamasını zenginlik olduğunun kabulü ile birlikte, bu zenginliklerin korunup geliştirilmesi için devletin özel tedbirler alarak yeni düzenlemeler yapması gerekmektedir. Türkçe resmi dil olmakla beraber diğer dillerin bölgelerin çıkarılacak demografik yapısı da dikkate alınarak, kamusal alanda ve eğitim dili olarak kullanılabilmesi, uluslararası sözleşme hükümlerine de uygun şekilde anayasal güvence altına alınması gerekmektedir. Kendi kimliği ile siyaset yapma hakkı dahil, bütün kültürlerin kendini özgürce ifade ederek örgütlü sivil kurumlarını yaratması olanağı anayasal güvence altına alınmalıdır.

Anayasa’da yer alması gereken diğer bir konu da toplumsal cinsiyet eşitliğidir. Eşitsizlikler kaynağını kadın-erkek eşitsizliğinden almaktadır. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği sağlanmadan hiçbir eşitlik ve özgürlük talebi gerçek anlamda ifadesini bulmayacaktır. Bu nedenle, toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının hayata geçirilebilmesi, kadının toplumsal, sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik hayata aktif katılımının ve hayatın tüm alanlarında kadın erkek eşitliğinin sağlanabilmesi için pozitif ayrımcılık ilkesi açık ve net bir ifade ile anayasada yer almalıdır.
 
BARIŞ VE DEMOKRASİ PARTİSİ
 

Hiç yorum yok: