9 Temmuz 2011 Cumartesi

Çözüm İçin Birinci Meclis Güncellenmeli


Gerçek meclisler o toplumdaki bütün seslerin kendi kimliğiyle, yansıması anlamına gelmektedir.





Ahmet ÇİMEN/Zagros/ANF -
 
Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerin gölgesinde 92 yaşına basıyor. 23 Nisan 1920’de açılan Meclis, çok geniş toplumsal kesimlere dayanıyordu. Kürtler, Lazlar, Çerkezler, sosyalistler, İslamcılar ve toplumun doğal önderleri Birinci Meclis’in oluşturulmasında önemli bir rol oynadılar. Kurtuluş Savaşı da bunlar sayesinde kazanıldı. Ancak 1924 Anayasası’yla birlikte bu gerçeklik tersyüz edildi. Bugün bu kesimlerin büyük bir bölümünün Meclis’te temsili bulunmamaktadır ve iradesi yansımamaktadır. Türkiye’deki birçok sorunun kaynağı da bu zihniyete dayanmaktadır. Kürt Özgürlük Hareketi, bu politikayı halkların zehirlenmesi olarak tanımlıyor. Halkların bu zehirden kurtulması için Meclis’in kuruluş ruhuna dikkat çekerek, Türkiye’deki sorunların çözümünün ve demokratikleşmenin yolunun Birinci Meclis’in güncellenmesinden geçtiğine işaret ediyor. 

Meclis’in dünü, bugünü ve yarınını Koma Civakên Kurdistan (KCK) Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu’yla konuştuk. Karasu, “1920’lerde birlik sağlanmasaydı Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan hiç kimse söz edemezdi. Gerçek bu ise o zaman bu tarihsel diyalektiği güncelleştirerek, Türkiye'yi yeniden yapılandırmak gerekir” diyor.

1920’de Büyük Millet Meclisi’nin (BMM) ilanıyla başlayan sürecin, “aslında işgale karşı olmanın da ötesinde toplumsal bir devrim olduğu, Meclis’in niteliği ve hedeflerinin bu gerçeği kanıtladığı” ifade ediliyor. Bu “devrim”de rol oynayan güçler kimlerdi? İlk Meclis’in niteliği ve hedefleri nelerdi?

Yeni Türkiye Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazları üzerinde kuruldu. I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın içinde yer aldığı ittifak devletleri yenildiğinden Osmanlı da yenilmiş sayıldı. Bu durum imparatorluk topraklarının büyük bölümünü kaybetmesiyle sonuçlandı. Bırakalım büyük toprak kaybını, Türk nüfusunun yaşadığı yerlerin de önemli oranda kaybedilmesiyle karşı karşıya kalındı. Bu da Türkiye toplumu içinde bir meşru savunma pozisyonunu ortaya çıkardı. Bu süreçte M. Kemal’in önderlik gerçeği vardır. M. Kemal’in Samsun’a çıkışı, Erzurum ve ardından Sivas kongrelerini gerçekleştirmesi, Osmanlı’nın dağılmasından sonra Türkiye’nin yaşadığı tehlikeye karşı bir direnişi örgütlemeyi ifade ediyordu. Böyle bir süreçte böyle bir önderliğe soyunmak gerçekten önemli bir kişiliği, önderlik gerçeğini ifade etmektedir. O koşullar dikkate alındığında bunu küçümsemek mümkün değildir. Bundan dolayı hâlâ Türkiye’de M. Kemal’in etkisi vardır. Çünkü böylesi kritik süreçlerde önderlik çok çok önemlidir. Bazen doğru, etkili önderliğin çıkmadığı koşullarda -koşullar iyi olsa da- büyük kaybedişler yaşanabilir. Ama etkili ve doğru bir önderlik, zor koşullara rağmen başarılı sonuçlar elde edebilir. Bu yönüyle yeni TC’nin kuruluşunda M. Kemal’in rolü tabii ki dikkatle ele alınması gereken bir konudur. 

Erzurum ve Sivas kongrelerinde Misak-ı Milli’nin tespit edilmesi ve bu Misak-ı Milli topraklarının korunması için bir mücadele kararlılığının ortaya çıkarılması önemli bir perspektif ve ufuk oluşturmuştur. Bu anlamda ulusal karakteri vardır. Ancak ulusal karakteri yanında toplumsal ve siyasal özelliklerinin de önemle irdelenmesi gerekir. O güne kadar Osmanlı İmparatorluğu padişahlıkla yönetilmiştir. Son zamanlarında padişahın yanında danışman meclislerinin bulunduğu meşruti bir yönetime geçilmiş olsa da hâlâ padişahların etkisi çok fazladır. Zaten bu meclisler de tamamen padişahın iradesinin hâkim olduğu ve onayladığı oluşumlar olmuştur. 

Bu yönüyle Erzurum, Sivas kongreleri ve 23 Nisan 1920’de Meclis’in toplanması tabii ki önemli bir toplumsal değişimi ifade etmektedir. Siyasetin içine toplumsal güçlerin de önemli bir güçle katılıp kendini etkili kılması söz konusudur. Bu açıdan Kürt Halk Önderi, sadece işgale karşı olmanın yanında bunun toplumsal bir değeri olduğunu da söylemektedir. Çünkü Kürtlerin, Çerkezlerin, Lazların ve yerelde toplumun sözcüsü olabilecek eşrafın, aşiret ileri gelenlerinin bulunması, gerçek anlamda demokratik karakterde olmasa bile, toplumun sesi olma açısından Osmanlı tarihinden bu yana yeni bir durumu ifade etmektedir. Bu yüzden 1920 Meclisi’ni siyaset sosyolojisi açısından değerlendirmek çok önemlidir. 1920 Meclisi çok geniş toplumsal kesimlere dayanmıştır. Kürtleri, Lazları, Çerkezleri, İslamcı kesimleri, hatta emekten yana olan insanları ve her yörenin şimdi “kanaat önderleri” denen, toplum içinde belli düzeyde etkisi olan kişilikleri içine alması bu Meclis’i güçlü kılmıştır. Bu Meclis’e dayanarak Kurtuluş Savaşı kazanılmış ve yeni Türkiye kurulmuştur. Bu, Türkiye siyasi tarihi ve toplumsal yaşamı için bir ilktir. Toplumun çeşitli kesimlerinin, farklı etnik toplulukların da dikkate alınmasıdır. 

Kuşkusuz geçmişte Kürdistan’da belli bir özerk yaşam vardı. Bu, kendi alanını yönetme açısından bir değer ifade etmekteydi. Ama Osmanlı’nın merkezi politikalarının yürütülmesinde herhangi bir anlama sahip değildi. 1920 Meclisi, hem Kürtlerin halen var olan özerkliklerini tanıyan hem de Kürtlerin temsilcilerini genel meclis içine alarak mevcut Türkiye politikasında da söz sahibi yapan bir durumu ifade etmektedir. Bunun önemli bir yeni siyasal yaklaşımı ve toplumun siyasal yaşamda yeni bir konum elde etmesini ifade ettiği açıktır. Bu Meclis’in zengin karakteri Türkiye’nin siyasal havasını ve toplumsal duruşunu da etkilemiştir. 

Bu Meclis’te tabii ki Türklerden sonra en etkili etnisite olarak Kürtler vardır. Çerkezler ve Lazlar da bu Meclis’te yer almıştır. Bu yönüyle yeni Türkiye’nin kuruluşu tek tip bir zihniyet ve tek etnik yapıyla kurulmamıştır. Tüm Türkiye’nin etnik yapısının ve o dönemin koşullarına göre yerel otoritelerinin, yerelde etkili olan insanların katılımıyla bu yeni Türkiye kurulmuştur. Bu, yeni bir siyasal yaklaşımı ve topluma yaklaşımda yeni bir dönemi ifade etmiştir. 

Kuşkusuz çok köklü bir toplumsal devrim değildir. Ama geçmiş dönemle kıyaslandığında toplumun ve etnik grupların siyaset içinde bu düzeyde yer alması çok önemlidir. Eğer devam ettirilseydi, bu başlangıç gerçek anlamda bir toplumsal devrim olarak tanımlanmaya da hak kazanırdı. Başlangıçta gerçekten bir toplumsal devrim karakterindedir. Ancak sonradan akamete uğraması, kesilmesi Türkiye’nin talihsizliğidir. Hatta Türkiye’de yaşanan tüm sorunların kaynağı, 1920’de otaya çıkan bu yaklaşımın 1924 Anayasası’yla sonlandırılmış olmasıdır. 

İlk Meclis bu objektif yapısıyla, bu niteliği ve bileşimiyle Türkiye'yi içinde yaşayan tüm toplulukların “ortak vatanı” olarak ele almıştır. Bugün Kürt Halk Önderi’nin teorik olarak ortaya koyduğu farklı etnik yapıların kimliğinin tanındığı, siyasi iradelerinin ve öz yönetimlerinin gerçekleştiği bir demokratik ulus olmanın da önemli bir adımı olmaktadır. Bu yönüyle yeni Türkiye’yi böylesi zengin bir bileşimle yaratmak 1920 Meclisi’nin hedefidir. 1920 Meclisi’ndeki insanların katılımları bu duygu temelindedir. Bundan dolayı bu ulusal direniş içinde yer almışlardır. Demokratik bir ulus olabileceklerini, ortak bir vatan yaratabileceklerini düşündükleri için bu Meclis’te yer almışlardır. Ama sonrası, bu Meclis’in içeriğini ve hedeflerini devam ettiren ve ona göre Türkiye'yi şekillendiren bir tarih olmamıştır. 1924 Anayasası bu gerçekliği ortadan kaldırmıştır.

İNKÂRCILIK 1924’ÜN ÜRÜNÜDÜR 
 
1919-1924 yılları arasındaki dönemi hareket olarak önemsediğiniz biliniyor. Neden ısrarla bu yıllara dikkat çekiyorsunuz?

Çünkü 1919-1924 yılları arasında Türkiye’nin etnik ve toplumsal yapısını dikkate alan bir siyasal yaklaşım söz konusudur. O dönemdeki yaklaşımlar kesintiye uğramasaydı, bugün Türkiye’deki ağır sorunların önemli bölümü var olmazdı. Aslında Türkiye’de Kürt sorunu ve diğer azınlıkların sorunu nasıl çözülecektir, nasıl çözülmelidir sorusuna cevap aranırken, 1919-1924 yılları arasına gönderme yapmak doğrudur. Çünkü yeni Türkiye’nin kuruluşuna yol açan o yaklaşım, Türkiye’nin tüm toplumsal sorunlarını önemli oranda çözecek ve böylece Türkiye’yi iç sorunlardan kurtararak güç yapacak bir karaktere sahiptir. Dikkat edilirse o zaman bir Kürt inkârcılığı, diğer etnik toplulukların yok edilmesi anlayışı yoktur. Tek bir etnik kimliğe dayanan bir ulus-devlet kurma anlayışı da söz konusu değildir. 

Osmanlı İmparatorluğu bir ulus-devlet değildi. Tarihsel olarak tüm imparatorluklar, siyasetin ve sosyolojinin gereği, ulus-devletler olamazlardı. Ulus-devletler olsalardı, zaten imparatorluk ortaya çıkmazdı. Bu yönüyle 1919-1924 yılları arasında ulus-devletçi zihniyetin ve daha sonraki şovenist anlayışının bulunmaması, başta Kürtler olmak üzere diğer toplulukların kimliğinin yok sayılmaması normal bir durumdur. İttihatçı bazı kadrolar dışında bu tür bir inkarcılık doğal olarak kimsenin aklına gelmemiştir. İnkârcılık 1924 sonrasının ürünüdür. 1924 öncesi bugünkü düzeyde bir inkârcılıktan söz edilemez. Bu yönüyle sanki Kürt inkârcılığı yüz, iki yüz, beş yüzyıl öncesinde varmış gibi bir değerlendirme yapmak doğru değildir. İmparatorluk içinde Türkler daha fazla yer almış, daha fazla yararlanmış olabilirler. Ama ulus-devletçi bir zihniyetle bir halkı, dili ve kültürüyle yok etmek gibi planlı bir politika yoktur. Planlı bir özel savaş söz konusu değildir. Bu yönüyle 1919-1924 yılları arasındaki toplumsal zihniyet de bizim açımızdan önemlidir. Bugün Türkiye’de şovenizm ve Kürtlere karşı düşmanlık geliştirilmiştir. İşte “herkes Türk’tür” anlayışı Türk toplumuna da verilmiştir. Ancak 1920’lerde Türk toplumunun aklında “Kürtleri yok edelim” biçiminde bir yaklaşım söz konusu değildir. Şovenizm 1924’ten sonra Türkiye toplumu içine sokulmuş bir zehirdir. Bu açıdan hem o dönemki toplumsal iklimi ve siyasal yaklaşımı, hem de 1920 Meclisi’yle ortaya konulan pratiği önemsiyoruz. O süreçteki yaklaşımlar ortaya konulursa sorunların çözülebileceğini düşünüyoruz. 

Kuşkusuz demokrasi zihniyeti, demokratik bilinç 1920’lerde bugünkü düzeyde gelişmemişti. Bu düzeyde teorik, felsefi bir duruma kavuşmamıştı. Ama toplumun doğasında var olan komünal demokratik değerlerle 1919-1924 yılları arasındaki yaklaşımlar sürdürülseydi, Türkiye açısından toplumcu bir demokratik gelişmenin ortaya çıkması da mümkündü. Bu yönüyle o dönemi tartışmak, değerlendirmek, bugünler açısından yaşanan tecrübeleri dikkate alarak ve evrensel değerleri de gözeterek güncelleştirmek temelinde var olan sorunları çözmek mümkündür. Zaten Önder APO’nun demokratik ulus çözümü dediği demokratik özerlik çözümü, bir yönüyle de 1919-1924 yılları arasındaki durumun güncellenmesini ifade etmektedir.

LOZAN’DA KÜRTLERE KARŞILIK MUSUL VE KERKÜK 
 
Yeni Türkiye, Britanya İmparatorluğu ve müttefiklerine karşı Kürtlerle ortak bir direnişle kuruldu. Neden İngilizlerle karşılıklı tavizler sonucu Lozan sonrası Kürtler sistem dışına atıldı?

I. Dünya Savaşı sonrası İngiltere’nin Ortadoğu’ya güçlü bir biçimde girdiğini görüyoruz. Osmanlı İmparatorluğu da daha önce Ortadoğu’nun en etkili gücüydü. Bu açıdan Ortadoğu’ya giren İngiltere’nin yeni Türkiye’nin gücünü sınırlandırmak istemesi, onu sorunlarla uğraştırıp etkisi altına almak istemesi doğaldır. İngiltere Ortadoğu’ya girdikten sonra kendi etkisini artırmıştır. Doğrudan etkisinin olduğu alanların daha da genişlemesini sağlamak için büyük bir çaba yürütmüştür. 

Bilindiği gibi Türkiye’nin kuruluşunda önemli bir konum ifade eden Sivas Kongresi ve aldığı Misak-ı Milli kararı vardır. 1920 yılı 23 Nisan’ında kurulan Büyük Millet Meclisi tarafından da bu karar benimsenmiştir. Misak-ı Milli, daha sonra Irak adını alan devletin sınırları içindeki Musul ve Kerkük vilayetini kapsıyordu. Misak-ı Milli bir yönüyle de Osmanlı İmparatorluğu içinde Türkler ile Kürtlerin yoğun yaşadığı coğrafyayı esas almıştı. Misak-ı Mili sınırları için mücadele etmek, bunu hedeflemek demek, İngiltere’nin hâkim olduğu Irak üzerinde de hak iddia etmek demektir. Bu tabii İngiltere’nin kabul edemeyeceği ve karşı çıkacağı bir durumdur. Bu sorun, Lozan antlaşmalarından sonra da sürmüştür. Lozan Antlaşması’nda Türkiye kendisini Türklerin ve Kürtlerin temsilcisi olarak ortaya koymuştur. Ancak İngiltere Misak-ı Milli sınırları içinde gösterilen Musul ve Kerkük vilayetlerini Türkiye'ye veremeyeceğini her fırsatta ortaya koymuştur. İngiltere Lozan Antlaşması sürecinde Türkiye’nin zayıflıklarını görmüştür. Bu açıdan Türkiye’ye “Türk etnisitesine dayanan ve Kürtler üzerinde egemenlik kuran bir ulus-devlet oluşturabilirsin; sana bu destek karşılığında Musul ve Kerkük’ten vazgeçmeni dayatıyorum” demiş, Türk devleti de sanki kendi çıkarınaymış gibi, İngiltere’nin bu ulus-devlet projesi ve Kürtler üzerinde hâkimiyet kurma konusundaki desteği kendisi açısından bir kazanç gibi görmüştür. Nitekim Lozan Antlaşması sonuçta Kürtlerin haklarının tanınmadığı bir çerçeve ile sonuçlanmıştır. Lozan Antlaşması bu yönüyle de Türkiye’nin 1920 ile 1923 yılları arasında Kürtlerle birlikte yürüttüğü ulusal mücadeleyi ve yeni Türkiye’nin kuruluş sürecini bir tarafa iterek bu antlaşma temelinde bir ulus-devlet inşasına yönelmiştir. Bu aynı zamanda yaratıcısının İngiltere olduğu kapitalist modernitenin Türkiye’ye kabul ettirilmesidir. Çünkü ulus-devlet anlayışını kabul etmek, batı modernitesinin siyaset felsefesini ve anlayışını kabul etmektir. Artık bütün olaylara ve olgulara kapitalist modernitenin yaklaşımlarıyla bakmaktır. 

Ulus-devlet zihniyetine girmek, sadece bir devlet kurmak değildir, yeni bir yaşam projesini kabul etmek ve pratikleştirmektir. Bunun da yaratıcısının Batı olduğu açıktır. Osmanlı da bir devlettir, ama bir ulus-devlet değildir. Belki giderek kendisini hâkim kılan ittihatçı kanat yeniden bir devlete kavuşmuş ve kendisi açısından devlet sorununu çözmüş gibi görünse de benimsediği ulus-devlet anlayışıyla tamamen kapitalist modernist sistemin kontrolü altına girmiştir. Bu da daha baştan İngiltere’nin Türkiye Cumhuriyeti üzerinde etkili olmasını beraberinde getirmiştir. 

İttihat Terakkiciler daha ilk çıkışında, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması sürecinde bir devlet kurmayı ve bu devleti esas olarak da Türk etnisitesine dayandırmayı düşünmüşlerdir. Bu yönüyle Batı’daki kapitalist modernitenin ulus-devlet anlayışını benimsemişlerdir. Ama Kurtuluş Savaşı’nın koşullarında bunu uygulama imkanları olmadığı için böyle bir ulus- devlet anlayışını dayatmamışlardır. Bu yönüyle de ittihatçı kanat, M. Kemal’in ortaya koyduğu siyasetle bir uzlaşma içinde olmuştur. M. Kemal de, İttihat Terakki etkisindeki bir subaydır. Hem Osmanlı’dan kalma farklı kimliklerin birlikte yaşama geleneğinin hâlâ taze olması, yani inkârcılığın hâlâ var olmaması, hem de Kurtuluş Savaşı koşulları, diğer etnik topluluklarla birlikte bir yeni devlet kurma, yeni devleti bu etnik topluluklarla birlikte oluşturma anlayışını öne çıkarmıştır. Bu politikada başarılı olmuştur. Bu yönüyle M. Kemal’in siyaset anlayışının başarısı kanıtlanmıştır. Bu açıdan da başarısı kanıtlanmış bu politika üzerinde yürümesi olması gerekendi. 

Ancak İngilizlerin Musul ve Kerkük karşılığında Kürtler üzerinde hakimiyet kurulması için İttihat Terakki’nin ağırlığı olduğu asker-sivil bürokrasiye destek vermesi, başta Kürtler olmak üzere diğer unsurların saf dışı edilmesiyle sonuçlanmıştır. Zaten Çerkezlerin temsilcisi olan ve Çerkez kimliğiyle var olmak isteyen Çerkez Ethem daha 1921’de saf dışı edilmiştir. Bu yönüyle 1920’de kurulan Meclis’in kuruluş felsefesinin yeni Türkiye’nin kuruluşuna öncülük eden kadro tarafından tamamen sindirilemediği görülmektedir. Modernist ulus-devletçi zihniyetle Osmanlı İmparatorluğu sürecinde belli düzeyde var olan halklarla birlikte yaşama kültürünün ve kuruluş sürecinde yeni Türkiye'yi bütün etnik topluluklarla birlikte yapma anlayışının bir süre sonra bırakılması, Türkiye'yi halklar mezarlığına döndüren ulus-devletçi anlayışın hakim kılınmasıyla sonuçlanmıştır. Bu yönüyle yeni Türkiye projesi Lozan Antlaşması’ndan sonra bütünüyle kapitalist modernitenin etkisindeki ulus-devletçi bir projeye dönüşmüştür. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt inkârcılığında derinleşmesi Şeyh Sait İsyanı’yla daha geliştirilmiş olabilir. Ancak görüldüğü gibi ulus-devlet zihniyeti ve inkârcılığın bir politika olarak benimsenmesi Şeyh Sait’ten önce başlamıştır. Hatta Şeyh Sait İsyanı, bu batı modernist ulus-devlet projesine karşı bir tepki olarak gelişmiştir. Mevcut Lozan Antlaşması ve kısa süre sonra kabul edilen 1924 Anayasası esas olarak da Kürtlerin hiçbir biçimde tanınmaması anlamına gelmektedir. Zaten 1920 Meclisi’ndeki Kürtler dıştalanmıştır. Bu yetmezmiş gibi ulus-devlet anlayışıyla Kürtleri yerel otorite olarak da kabul etmeme gibi bir durum ortaya çıkınca bu tabii ki rahatsızlıkları beraberinde getirmiştir. Bu rahatsızlıklar Türkiye devleti tarafından da, dış güçler tarafından da bilinmektedir. Türk devleti aslında bu rahatsızlıkları daha örgütlenmeden, geniş Kürt toplumsal kesimlerine yayılmadan erkenden bastırma planı yapmıştır. Bu yönüyle de Şeyh Sait İsyanı’na yol açan olayları bir yönüyle ulus-devlet zihniyetinde olan ve bunu Kürdistan'da derinleştirmek isteyen Türk devletinin bir provokasyonu ve bu provokasyon temelinde kendi ulus-devlet projesini derinleştirme girişimi olarak değerlendirmek gerekmektedir. Böyle bir ulus-devlet projesine karşı Kürtlerin tepkisi görüldüğünde Türkiye Cumhuriyeti İngiltere’ye daha fazla bağımlı hale gelmiştir.

KÜRT SORUNU TÜRKİYE’NİN YUMUŞAK KARNIDIR 
 
İngiliz politikalarının Türkiye’nin güncel sorunlarına etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İngilizlerin böl-yönet politikası bilinmektedir. İngilizler aynı zamanda çeşitli bölgelerde etkisini sürdürmek açısından yerel güçlerle ilişkilenmeyi ya da çeşitli bölgelerdeki varolan yerel çelişkilerden yararlanıp, kendi etkisini hakim kılmayı bir politik tarz haline getirmişlerdir. Bunu da dünyanın her tarafında ustalıkla yürütmektedirler. Bu yönüyle İngilizlerin halklar, toplumlar üzerindeki politikalarının çok inceldiğini, çok haince ve sinsice bir karaktere büründüğünü burada vurgulamakta fayda vardır. İngiltere bu açıdan Kürtler üzerinde yürütülen inkar ve imha siyasetini ve buna karşı Kürtlerin direnişini sürekli kendi politikaları açısından kullanmaya çalışmıştır. 

Kuşkusuz Kürtlerin bulundukları ülkelerdeki baskılara karşı direnişleri kadar haklı bir mücadele olamaz. Nitekim on yıllardır inkar ve imha siyaseti yürüten ülkelere karşı Kürt halkı özgürlük ve demokrasi mücadelesi yürütmektedir. Hatta bu mücadelenin 20. yüzyıl sürecinde çeşitli biçimlerde sürdüğü bilinmektedir. Türk devleti de bu çok haklı mücadele karşısında her zaman zorlanmıştır. Bugün dünyada Kürtler üzerinde en haksız politika uygulayan Türk devletidir. Kürtler de buna karşı en haklı mücadele yürütmektedir. Türk devleti böyle haksız bir mücadeleyi dış destek alarak sürdürmektedir. Dış destek almadan bu kadar haksız bir mücadeleyi yıllarca sürdürmesi mümkün değildir. Türk devletinin bu zayıf karnından başta İngiltere olmak üzere uluslararası güçler yararlanmaktadırlar. Böylelikle de Türkiye politikası üzerindeki etkilerini sürdürmektedirler. 1993-94 yıllarında Kürt halkına karşı yürütülen kirli savaşta da Türkiye en büyük desteği İngiltere’den almıştır. İngiltere Türkiye’ye “Kürt Özgürlük Hareketi'ni istediğin gibi ezebilirsin, istediğin gibi kirli savaş uygulayabilirsin” demiştir. Bunun karşılığında da Türkiye’nin iç ve dış politikalarda İngiltere’yi gözetmesi istenmiştir. İngiltere böylelikle Türkiye’nin bütün politikalarında etkili hale gelmiştir. 

Bugün Türkiye en fazla da ABD’ye bağlıdır. Ancak ABD politikalarını şekillendirme ve yönlendirmede İngiltere etkisi ve tecrübesi bilinmektedir. Bu açıdan Türkiye de ABD desteğini almak için İngiliz politikalarına, İngiltere’ye bağlı olmayı, İngiliz çıkarlarını gözetmeyi önemli görmektedir. Başta Kürt sorunu olmak üzere çeşitli sorunlarda İngiltere’nin desteğini alma ihtiyacı duymaktadır. Dolayısıyla bu durum İngiltere’nin de Türkiye’yi kendisine bağlamak için Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi’nden yararlandığını ortaya koymaktadır. Önderliğimiz Avrupalıların Kürt politikasını “tavşana kaç, tazıya tut” politikası olarak nitelemiştir. 

İngilizler bölgedeki sorunların çözümsüzlüğü üzerinden politika ürettiklerinden, Kürt sorununun çözümsüz kalmasını kendi çıkarına görmektedirler. Çünkü Kürt sorunu başta olmak üzere diğer sorunlar çözüldüğü taktirde bölge ülkeleri daha kişilikli, daha bağımsız politikalar izleyeceklerdir. Bu da İngiltere’nin bölgedeki etkinliğini ortadan kaldıracaktır. Bu yönüyle sorunların çözümünü değil de mevcut sorunların devamı üzerinden politika yaparak, bu sorunları şöyle ya da böyle çeşitli biçimlerde etkileyerek kendi politikasını sürdürmeyi esas almaktadır. Bunu yalnız Kürt sorunu konusunda değil, diğer ekonomik ve siyasal konularda da izlemektedir.
Ancak en kötüsü de Türk devleti yüzelli yıldır dış çelişkilerden yararlanarak kendi varlığını sürdürdüğü biçimde çok yanılgılı bir siyaset tarzı benimsemiştir. Bu tarz, zayıflığının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu dış çelişkiler üzerine dayandırılan siyaset tarzı Türkiye’nin sürekli belli yerlere bağlı olmasını beraberinde getiren bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Türkiye bunu kendi çıkarı için bir politika olarak düşünse de, aslında sürekli sorunlardan kurtulmayan bir ülke olması, bu politikanın nasıl sonuçlar ortaya çıkardığının en somut kanıtı olmaktadır.

SOSYALİSTLER VE SİYASAL İSLAMCILAR DA DIŞTALANDI
 
Türkiye’de demokrasinin kuramsal ve kurumsal açıdan gelişemeyişini, geçmişte taşra eşrafının şimdi ise, devlet ve hükümet gücüyle yetişen yeni yetme burjuvazinin devlet bürokrasisiyle oynadığı bir oyuna dönüşmesini neye bağlıyorsunuz?

Türklerin tarihsel gerçeklikleri, Osmanlı’nın yapısı ve cumhuriyet sonrasındaki gelişmeler; Türkiye toplumunun siyasi karakterini de, demokrasi anlayışını da etkilemiştir. Çok bilinen bir tespit ve değerlendirme vardır. Türk toplumunun üst tabakanın devletleşmesiyle kendini var ettiği, güç yaptığı, her alanda bu üst tabakanın iktidarcı, devletçi, otoriter anlayışı ve savaşçı karakteriyle yaşam alanları bulduğu değerlendirmesi yapılmaktadır. Kuşkusuz bunda bir gerçeklik payı da bulunmaktadır. Ancak Türk toplumu ve Türkmenlerin üst tabakası dışında kendi toplumsal yaşamlarında komünal demokratik değerleri taşımadığı söylenemez. Diğer tüm topluluklar gibi devlet dışı kalmış Türkmen toplulukları da aslında toplumsallığı ve bu toplumsallığı var eden demokratik değerleri taşımaktadır. Bu yönüyle Türk egemen sınıfların ve bunların iktidar ve devlet anlayışlarının Türkleri sürüklediği, yaşam alanları açtığı biçimindeki değerlendirmeyi tek başına esas almak, tabii ki Türk toplumsal gerçeğini tümüyle açıklamaya yetmez. Ancak gerçekliğin bir yönünü ifade etmektedir. 

Üst tabakanın siyasetteki ağırlığı ve esas olarak siyasetin tamamıyla üst tabakanın ilgi alanında olması Türk toplumunun kendi yaşamı dışında devlet politikalarına ve siyasete ilgisizliğini ortaya çıkarmıştır. Bu yönüyle “devlet politikasını, devlet işleyişini üst tabakalar bilir, devlet en iyisini yapar, devlet ne yaparsa doğrudur” biçiminde bir anlayış ortaya çıkmıştır. Bu bir yönüyle de aslında Türk devlet yapısıyla toplum arasındaki kopukluğu ifade etmektedir. Bu durum bir yönüyle de Türk siyaset yapısının, devlet yapısının, asker-sivil bürokrasisinin Türk toplumunun ihtiyaçlarına, duygularına karşı tepkisizliğini, duyarsızlığını ifade etmektedir. Bu tabii daha sonra demokratik değerler ve demokrasi tanımı ortaya çıktığında bir çelişki durumunu ortaya çıkarmıştır. Toplumun büyük çoğunluğu, adına demokratik denen siyasal rejime fazla ilgi göstermemiştir. Türkiye'de adına demokrasi denilen seçimli siyaset sistemine geçiş 1945 II. Dünya Savaşı sonrası dengeleri içinde Türkiye'nin Batı’ya bağımlı olduğu ortamda gerçekleşmiştir. Biçimsel olarak seçime dayanan ve parlamento içinden hükümetin çıktığı bir üst toplum demokrasisini ya da devlet ve iktidar krizine ve bunun dayattığı savaşlara örtü olan bir demokrasi anlayışını Türkiye de benimsemiştir. Bu yönüyle Türkiye’de benimsenen demokrasi ve demokrasiye geçiş denen süreç, aslında devletin bir tercihi biçiminde ortaya çıkmıştır.

Ama bu durumu ortaya koyarken “Türkiye toplumunda özgürlük ve demokrasi için mücadele eden güçler olmamıştır, bu yönüyle demokratik birikim oluşmamıştır” biçiminde değerlendirme yapmak da yanlış olur, haksızlık olur. Çünkü Osmanlı tarihinde de devletin toplumun sesine kulak vermesi için ya da devletin baskılarına direnen halk gerçekliği vardır, isyanlar vardır. Cumhuriyet döneminde de devletin baskıcı politikalarına karşı Kürtler hep bir isyan halinde tepki duymuşlardır. Baskıları kabul etmemişlerdir. Sosyalistler ve solcular da ağır bedeller ödeyerek bu baskılara karşı direnmişlerdir. Toplumun da sesinin, örgütlü gücünün var olmasını isteyen bir özgürlük ve demokrasi için çok yönlü bir mücadele yürütülmüştür. Yine 1924’lerden sonra baskı altına alınan siyasal İslamcıların da bu baskı düzenine karşı büyük bir direnişi olmasa da tepki içinde olduklarını söylemek gerekir. 

Çok partili ve seçimli demokrasi 1946 yılında devlet tarafından benimsendiği için, asker-sivil bürokrasisi bu biçimsel demokrasiyi doğal olarak seçilecek, seçimle gelecek çevrelerle işbirliği içinde yürütmüşlerdir. O dönemde şehirlerde eşraf vardır ya da devletle işbirliği içinde olan aşiretler vardır. Dolayısıyla onların Meclis’e geldiği bir sistem ortaya çıkmıştır. Zaten bu Meclis ve Meclis’in içinde çıkacak hükümetin sınırlarını asker-sivil bürokrasisi çizmiştir. Meclis’in ve hükümetin hangi alanlarla uğraşacağını, hangi siyaseti izleyeceğini esas olarak asker-sivil bürokrasi belirlemiştir. Kuşkusuz zaman içinde toplumun üst tabakası olan eşraf kesim siyaset alanında daha fazla etkili olmak istemiştir. Etki alanını genişletme çabası içinde olmuştur. Bu daha sonra ortaya çıkan burjuvazi açısından da geçerlidir. Asker-sivil bürokrasiyle yönetimi daha fazla paylaşmak, askeri-sivil bürokrasisinin etkisini biraz daha dengelemek biçimde bir yaklaşımları olmuştur. Ama bu üstteki çekişme yanında tabii ki bu biçimsel üst toplum demokrasisini kabul etmeyen, Türkiye’nin sosyalistleri, demokratları ve Kürt halkı daha demokratik bir Türkiye için mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Bunun demokratik ve özgürlükçü bir kültürü ve birikimi ortaya çıkardığını söyleyebiliriz. Bu demokrasi mücadelesinin devletle ittifak içinde olan üst toplum güçlerini zorladığını ya da daha doğrusu bunların artık toplumu eski devlet ve yönetim anlayışıyla ya da 1950’lerden bugüne yürüttükleri biçimsel demokrasi anlayışıyla yürütemez hale geldiğini söyleyebiliriz. Mevcut eşraf, burjuvazi, asker ve sivil bürokrasi ittifakının toplum üzerinde hâkim olmasını sağlayan biçimsel demokrasinin meşruiyetinin zayıfladığını ya da bu yönetim anlayışının artık kabul edilmediğini görmek gerekir. Ancak buna rağmen demokrasinin toplumsal demokrasi haline gelememesi, toplumun güç olmasını sağlayan bir demokrasinin Türkiye'ye yerleşmemesinin nedeni hem asker-sivil bürokrasinin, hem de eşraf ve burjuvalaşan çeşitli kesimlerin bu yönetim gücünü halka devretmemesindeki ısrarıdır. 

Beş bin yıldan bu yana toplumu hep egemenler yönetmiştir. Egemenlikçi zihniyet böylece bütün egemen sınıflarda bir karakter haline gelmiştir. Toplumu dikkate almama, toplumun sesine kulak vermeme bir gelenek olduğundan, toplumdaki tepkilere, mücadeleye rağmen hâlâ baskıcı, iktidarcı sınıflara dayanan biçimsel demokrasiyi sürdürmek istemektedirler. Kuşkusuz bir demokrasi ve özgürlükler mücadelesi vardır. Ama Türkiye toplumu yönetim sorunlarına hep üst toplum işi olarak baktığından, Türkiye’deki toplumsal kesimlerin kendilerini örgütleyip güç yapması, yönetim sorununu bir devlet ve üst tabaka işi olarak değil de esas olarak toplumun işi olarak kendi görevi görmesi konusunda zayıflıklar bulunmaktadır. Tarihsel olarak genlerinde bulunan devlete uzak olma konumu, aslında sadece devlete değil de, siyasete, devletin toplumdan daha önceleri çaldığı toplum yönetimi faaliyetlerine ilgisizliği de beraberinde getirmiştir. Bugün hâlâ Türkiye toplumunda tabandan bir demokrasi hareketinin güçlü olmaması, üst toplumun baskıcı, antidemokratik karakterine karşı güçlü bir ses ortaya çıkaramaması bir yönüyle yönetim sorununu devlete ait olarak görülmesidir. 

Bunları söylerken solcuların, Türkiye'deki emekçilerin demokrasi mücadelesini ve ortaya çıkardığı birikimi de küçümsememek gerekir. Bu birikim Türkiye'yi köklü demokratik dönüşümlere götürecek güçte ve niteliktedir. Bu önemli demokratik birikim hâlâ ciddi bir sonuç almamışsa bu biraz da egemen sınıfların karakteriyle bağlantılıdır. Ama bu birikim önemli birikim olduğundan Türkiye’deki egemen sınıflara karşı bir patlama biçiminde ortaya çıkmasını da beklemek gerekiyor. Hatta bu süreç yakınlaşmıştır. Kuşkusuz Kürt Özgürlük Hareketi'nin de yürüttüğü mücadelenin bu düzeyin ortaya çıkmasında büyük payı vardır.

BASKI VE İNKÂR REJİMİ YENİLGİYE UĞRATILMIŞTIR
 
“Kürtler ve Kürdistan adına ne varsa resmi ideoloji içerisinde eritilmesine” karşı, 27 yılı silahlı olmak üzere yaklaşık 40 yıldır bir mücadele yürütüyorsunuz, bu mücadele Türkiye’de demokrasi sorunlarının açığa çıkmasında ve çözüme kavuşturulmasında nasıl bir rol oynuyor? 

Türk devletinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin özellikle 1926’da Şark Islahat Planı’ndan bu yana izlediği politikalar bilinmektedir. Kürtleri, fiziki katliamlar da dâhil çok planlı bir kültürel soykırımla yok etmeyi hedeflemişlerdir. Bu nedenle “Kürtler yararlanmasınlar” diye anayasalarını, yasalarını, tüzüklerini ve talimnamelerini tümüyle antidemokratik yapmışlardır. Bu açıdan demokrasi sorunu, en fazla Kürtler üzerindeki inkâr ve imha politikasıyla ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz sol ve sosyalistler üzerinde de büyük baskı uygulanmıştır. Siyasal İslamcıların da siyasal, sosyal, ekonomik ve toplumsal yaşamdan yararlanmaları engellenmiştir. Ama esas olarak demokrasi sorununun Kürtler üzerindeki baskı nedeniyle ortaya çıktığı bütün uygulamalardan bilinmektedir. Eskiden Türkiye'deki emniyet binalarında “her türlü suça karşı affedici olunabilinir, ama ülkenin bölünmesine asla!” biçiminde bir döviz bulunurdu. Bir yönüyle Türkiye’de “biz komünist de şeriatçı da olabiliriz, ama Türkiye’nin bölünmesine asla müsaade edemeyiz” biçiminde bir zihniyetle hareket edilmiştir. Bu açıdan Kürtlüğe, Kürtlükten söz eden hiçbir şeye tahammül etmemişlerdir. Hele Kürtlerin varlığı ve özgürlüğü için mücadele edenlere karşı çok acımasızca yaklaşılmıştır. “Diyarbakır Cezaevi’nde baskılar neden çok fazla oldu” denilirse, bunu yaratan gerçeğin bu zihniyet olduğu açıktır. Nitekim Diyarbakır Cezaevi direnişinin kırılma ölçütünü “Türküm” demeye bağlamışlardır. Herkese “Türküm” dedirtmek ya da Kürtlüğünden vazgeçmesi için de o kadar ağır işkenceler uygulanmıştır. 

Bu açıdan PKK’nin öncülük ettiği Kürt Özgürlük Hareketi, Türkiye’deki anti-demokratik zihniyetin kırılmasında ve demokratik zihniyetin önünün açılmasında belirleyici role sahiptir. Çünkü Türkiye’de demokrasinin gelişmesi, baskıcı rejimin ortadan kalkması ve demokratik zihniyetin bir kültür haline gelmesi için esas olarak Kürt inkarının ortadan kaldırılması gerekmektedir. Ne zaman Kürt inkârı ortadan kalkar ve Kürtlerin siyasi iradesi-öz yönetimi kabul edilirse, o zaman Türkiye demokratikleşme yoluna girmiş olur. Böylece siyasal sistemi, rejimi ve sosyal yaşamı şekillendiren anayasa ve yasaların daha demokratik karakterde ortaya çıkması kolaylaşacaktır. Çünkü artık yasa ve anayasaların ille de baskıcı olmasını gerektiren Kürt kaygısı var olmayacaktır.

Kuşkusuz egemenler, sömürücü sınıflar, iktidarı elde tutmak ve toplumdaki sömürüyü sürdürmek için gerçek bir demokrasiyi kolay kolay sindiremeyeceklerdir. Ama Kürt inkârı, Kürtleri yok etme gibi çok katı yaklaşım ortadan kalktığında, demokrasi önündeki en büyük engel kalkmış olacaktır. Bu durumda geçmişten bugüne hem Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesi, hem Türkiye demokrasi güçlerinin yürüttüğü mücadeleler, hem de baskı altındaki İslamcı kesimlerin rahatsızlıkları dikkate alındığında, Türkiye’deki demokratik kültürün ve demokratik yapılanmanın önü açılmış olacaktır. İşte bu nedenle kırk yıllık mücadelenin Türk devletinin inkâr ve imha politikasını boşa çıkarması, onu işlevsiz kılması çok büyük bir demokratik eylemdir, çok büyük bir demokratik mücadeledir. 

Kürt Özgürlük Hareketi mücadeleyle baskıcı rejimlerin, katliamların, faili meçhul cinayetlerin, köy yakıp yıkmaların bir sonuç vermediğini, aksine demokratik olmayan bu baskıcı yöntemlerin Kürt halkının Türkiye’yle yaşama koşullarını ortadan kaldırdığını herkese göstermiştir. Bu politikalar sürdüğü müddetçe Türk ile Kürt halkının birlikte yaşamasının mümkün olmadığı ortaya konularak, demokrasi güçlerinde ve çok çeşitli çevrelerde, bir bütün olarak tüm toplumda Kürtler ile Türklerin Türkiye sınırları içinde birlikte yaşaması açısından daha demokratik bir siyasal rejime ihtiyaç olduğu bilinci ortaya çıkarılmıştır. Türkiye’deki Kürt sorununun, Kürtlerin direnişinin demokrasi eksikliğinden kaynaklandığı giderek yaygın bir kanaat haline gelmiştir. Demokratikleşme olmadan, anayasalar ve yasalar Kürtlerin varlığını, siyasi iradesini ve öz yönetimlerini kabul edip cumhuriyetten bu yana ortaya çıkan bu demokrasi sorunu, bu sürekli gerilim ve çatışma hali ortadan kalkmadan Türkiye’nin rahatlığa kavuşmayacağı görülmüştür. Eğer bu mücadele olmasaydı, eğer bu baskıcı, bu diktatörce rejimin Kürtlere ve bir bütün olarak Türkiye toplumuna acılar çektirdiğini, Kürt toplumu üzerindeki baskının sadece Kürtleri değil, bütün Türkiye’yi antidemokratik rejime, baskıcı rejime mahkum ettiğini bu mücadele deşifre ve teşhir etmeseydi kuşkusuz bugün baskıcı otoriter rejimler, darbeciler bu kadar tartışılmaz ve teşhir olmazdı. Hatta 12 Eylül Darbesi’ni yapan Kenan Evren’in sanki Türkiye’nin bütün sorunlarını çözmüş, Türkiye’yi asıl kurtaran, Türkiye toplumunu asıl huzura kavuşturan O’ymuş gibi kahraman edasıyla dolaşmasına bu mücadele son vermiştir. Eğer bu mücadele olmasaydı, baskıcı-otoriter rejimler, Kenan Evren gibiler -bırakalım toplumda dıştalanmayı- toplumda rağbet gören insanlar konumunu sürdürmeye devam edeceklerdi. 

Bu açıdan Kürt Özgürlük Hareketi'nin yürüttüğü mücadele gerçekten demokrasi açısından kutsallık değerindedir. 12 Eylül rejiminin teşhirini yapan en başta da Diyarbakır zindanındaki direniştir. 12 Eylül rejiminin başarılı olmadığını ortaya koyan da 15 Ağustos gerilla direnişidir. 12 Eylül, aslında 15 Ağustos’ta başlatılan Kürt Özgürlük Hareketi'nin direnişiyle yenilgi yaşamıştır. Hatta bugün birçok çevre PKK’nin ortaya çıkışını, bu kadar savaşın sürmesini, Kürtlerin bu kadar siyasallaşmasını ve örgütlenmesini 12 Eylül ve Kenan Evren’e bağlamaktadırlar. Bir nevi Kenan Evren’i “Biz Kürtleri ne güzel idare ediyorduk, kandırıyorduk, ama senin politikaların ve baskıların onların direnişlerine ve örgütlenmesine yol açtı, siyasal mücadelesine yol açtı ve şimdi taleplerde bulunan bir halk ortaya çıktı. Özgürlük ve demokrasi istiyor. Kürtlerin bu düzeyde bilinçlenmesini ve taleplerde bulunmasını, özgürlük ve demokrasi istemesini sizin yöntemleriniz yarattı” diye suçlamaktadırlar.

12 Eylül’den bugüne Kürtlere karşı yürütülen kirli savaş içinde, bu savaşı yürütenlerin nasıl ekonomik rant elde ettikleri, Türkiye toplumu üzerinde sosyal ve siyasal egemenlik kurdukları açığa çıkmıştır. Bunların aslında Türkiye toplumunu, Türkiye halklarını düşünmedikleri, bu savaş içinde en fazla da kendi ekonomik-siyasal çıkarlarını düşündükleri netleşmiştir. Bu savaşı yürütme temelinde sadece Kürt halkı üzerinde değil, Türkiye halkları üzerinde de baskıcı, sömürücü, talancı, rantçı iktidar ve otoritelerini sürdürdükleri anlaşılmıştır. Baskıcı rejimin gerçek yüzünü teşhir eden, Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi’dir. Bugün Ergenekon denen davaların ortaya çıkmasının nedeni de budur. Bunlar eskiden “PKK’yi yendik, Kürtleri ezdik” diye kahraman edasıyla ortalıkta dolaşan, “Apo ve PKK rantı” elde eden kesimlerdi. Ama PKK ve Apo karşısında başarısız oldukları, sonuç almadıkları ortaya çıkınca, “Sizin yöntemleriniz sonuç alamadı, başarısız kaldınız, artık farklı yöntemler ve bizim politikalarımız Türkiye için gereklidir” denilerek baskıcı sistemin önceki sahipleri tukaka edilmeye başlanmıştır. Toplum içindeki itibarları, etkileri yok edilmiştir. Bu da özgürlük ve demokrasi güçlerinin önünü açmıştır. 

Kuşkusuz bunların yerine şimdi AKP yeni bir iktidar bloğu olarak kendisini geçirmeye, Kürtler ve toplumsal güçle üzerinde yeni bir anti-demokratik iktidar sistemi kurmaya çalışmaktadır. Ancak AKP iktidarının kendisini güç yapması, eski sistemin teşhir olduğu ve demokrasi bilinci ile kültürünün geliştiği bir ortamda kuşkusuz kolay olmayacaktır. Nitekim AKP kendi iktidar ve otoritesini kurma konusunda zorlanmaktadır. Sonuç itibariyle Türkiye halkı Kürt sorunu çözülmeden kendisinin de demokrasi ve özgürlüğe kavuşamayacağını; yine Kürt sorunu çözülmeden ekonomik ve sosyal refaha girmeyeceğini görmüştür. Ekonomik ve sosyal refahın da Kürt sorununun demokratik çözümünden geçtiğini gören ve Türkiye'nin demokratikleşmesini isteyen yeni bir toplumsal zemin ortaya çıkmıştır. Mevcut durumda Türkiye toplumunda demokrasi isteyen güçlü bir eğilim vardır. Eğer bu eğilim ve halkların yürüttüğü mücadele gerçek anlamda bir demokrasiye ulaşmıyorsa, bunun nedeni, eski iktidar bloklarının AKP şahsında ortaya çıkan yeni iktidar bloklarıyla uzlaşarak, halkların demokratik taleplerine karşı direnmesidir. Ama Kürt Özgürlük Hareketi'nin yürüttüğü mücadele hem demokratikleşme sorunlarının açığa çıkmasında, hem de demokrasinin kurulmasında çok güçlü bir zemin ortaya çıkarmıştır. Aslında gelinen aşamada Türkiye demokrasiden kaçınılamayacak bir noktaya getirilmiştir.

BİRİNCİ MECLİS GÜNCELLENMELİ 
 
Kemalizm’in güncellenmesinden ne kastediyorsunuz?

Kemalizm’in güncellenmesi derken 1920-1924 arasındaki 1. Meclis’ten ve bu Meclis’i oluşturan yaklaşımdan söz edilmektedir. Çünkü 1. Meclis Kürtleri, Lazları, Çerkezleri ve birçok kesimi kapsadığı gibi, bu yıllarda M. Kemal çeşitli konuşmalarında Kürtler için muhtariyetten söz etmiştir. Kürtlerin bulunduğu bölgelerin kendi kendilerini yönetmesinden söz etmiştir. Bu aslında günümüz ölçülerinde güncelleştiğinde, siyasal olarak Demokratik Özerkliğe tekabül etmektedir. Bu açıdan o dönemin güncelleşmesi önemlidir. Öte yandan 1920’de Türkiye’nin kuruluşunda rol alan M. Kemal’de ve kuruluş felsefesinde Kürt inkârcılığı yoktur. Kurtuluş Savaşı esnasında, ilk Meclis’te, Türkiye’nin kuruluşu sırasında ve Lozan’daki tartışmalarda da Kürt inkârcılığı görülmemektedir. Kürtlerin varlığı kabul edilmektedir. M. Kemal bir Kurtuluş Savaşı önderidir. O dönemde önderliğini ispat eden ve yeni Türkiye'yi kuran kişilik olarak tanımlanmaktadır. Bu yönüyle bu dönemdeki zihniyetin, pratiğin güncelleşmesi aynı zamanda Kürt sorununun çözümü anlamına gelmektedir. Özellikle kendisine Kemalist diyen subaylar var; aydın, yazar ve bürokratlar var. Kemalizm’in güncelleşmesi derken esasta da bu çevrelere seslenilmekte ve o dönemdeki yaklaşım ve pratiğe göre davranmaları istenmektedir.

Türkiye’nin kuruluş sürecinde M. Kemal’de Kürt inkârcılığı yoktur. Kürtlere ihtiyaç duyan ve Kürtlerle kurtuluşun sağlanacağını düşünen birinin Kürtleri inkâr etmesi en başta da siyasi amaçlarına ters davranmak olurdu. Bu nedenle Meclis Kürtlerin, Türklerin, Lazların ve Çerkezlerin ortak meclisi olmuştur. Kurtuluş Savaşı Türkiye'yi bir arada yaşanan ortak vatan yapmak için yürütülmüştür. Herkesin kendi kimliğiyle yaşadığı ve ortak vatanda demokratik ulus anlayışının prototipi o dönemde gerçekleşmiştir. Bugün de sorunların kaynağının ortak vatanda demokratik ulusla çözüleceği söylenmektedir. Bu yönüyle kendine “Kemalist’im” diyen herkesin, ordunun, subayların, aydınların, yazarların ve bürokratların bu gerçeği görerek, Türkiye’nin kurtuluş ve kuruluş felsefesine bağlı olduklarını göstermeleri gerekir. O dönemin önderi olan M. Kemal önderliğine bir anlam veriyorlarsa, o dönemin güncelleşmesini ve bu temelde o dönemde kurulan yeni Türkiye’nin, cumhuriyetin bu defa demokratikleşmesini istemeleri gerekmektedir. 1920-1924 arasındaki anlayış sahiplenilirse, bunun günümüzde güncelleşmesi demokratik cumhuriyet, demokratik Türkiye anlamına gelmektedir. Kemalizm’in güncellenmesinden söz edilirken, kastedilen budur. Bunun da reddedilmeyecek bir yaklaşım, bir çağrı olduğu açıktır.

Eğer Kürtler ile Türklerin Türkiye sınırları içinde birliği sağlanacaksa, bu konuda olumsuz yılların, 1926 yılları sonrası yılların değil, 1920 ile 24 arasındaki yılların esas alınması gerekmektedir. Birlikte yaşayacaksak, tarihteki olumlu örneklerin esas alınması gerekmektedir. Bu hem Türkler açısından, hem de Kürtler açısından geçerlidir. Kürtler sadece olumsuz örneklere dayansalar; Türkiye ile hiçbir zaman bir arada yaşamamaları, bir arada yaşamayı reddetmeleri ve “Tamamen ayrı yaşayacağız, kopacağız” demeleri gerekir. Ama Kürtler soruna böyle yaklaşmamaktadırlar. Her iki halkın da çıkarlarına olan ve tarihsel olarak da ispatlanan 1071, 1514 ve 1920’lerdeki ilişkilerin güncellenmesini istemektedir. Eğer Türkiye’de gerçekten ortak vatanda demokratik ulus olarak iki halkın birlik içinde yaşaması isteniyorsa, o zaman bu pozitif örneklere uygun bir yaklaşım gösterilmesi gerekmektedir. Bunun için 1920’lerde ulusal kurtuluş savaşına öncülük yapan M. Kemal’in siyasal sorunlara yaklaşımının, bugünkü Türk-Kürt ilişkileri haline getirilmesi gerekmektedir. Bunu en fazla da kendine “Kemalist” diyenlerin, M. Kemal’e bağlı olduğunu söyleyenlerin böyle bir çaba içine girmesi gerekmektedir. Önder Apo ve Kürt Özgürlük Hareketi en fazla da kendisine “Kemalistim” diyen, Kemalizmde olumlu değerler olduğuna atıfta bulunan kimselerden Kemalizmin güncellenmesi için çaba verilmesini beklemektedir.

DEMOKRATİK ANAYASA YAPILMADAN KÜRT SORUNU ÇÖZÜLEMEZ
 
Bugün Türkiye’nin tarihsel ve kritik bir dönemeçte olduğu, AKP’nin bu süreci kendi hegemonyasını inşa etme yönünde ele aldığına dair tartışmalar yoğunlaşıyor. Bu geçiş sürecinin tarihsel önemi nereden kaynaklanıyor? PKK olarak bu süreci nasıl değerlendiriyor ve neresinde yer alıyorsunuz?

Bugün Türkiye’nin tarihsel ve kritik bir süreçten geçmesinin nedeni; Türkiye’de 1924 Anayasası’yla başlayan ve daha sonra diğer anayasalarla sürdürülen siyasal sistemin çökmesi ve yeni bir anayasa ile siyasal sisteme ihtiyaç duyulmasıdır. Üzerlerinde siyasi egemenlik ve kültürel soykırımı uygulayan bu anayasalara ve siyasal rejimlere karşı Kürtler itirazlarını yüksek sesle ortaya koymuşlardır. En son kırk yıldır büyük bir mücadele yürütmüşlerdir. Bunun sonucu artık eski anayasalarla ve siyasal sistemle Kürtler üzerinde denetim kurulamayacağı ya da mevcut anayasanın ve siyasal sistemin Kürtler için meşruiyetinin kalmadığı ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz sadece Kürtler için değil, 1924 Anayasası’yla sistem dışına itilmek istenilen ve demokratik hakları gasp edilen başta da sosyalistler olmak üzere tüm sosyal demokratlar ve İslamcı kesimler bu sisteme karşı itirazlarını ortaya koymuşlardır. Kürt halkı ve sosyalistler ağır bedeller ödeyerek, bu sisteme karşı mücadele ederek, bu anayasal rejimin Türkiye için artık kriz yaratmaktan başka bir anlama gelmediğini göstermişlerdir. Zaten 12 Eylül 2010’da yapılan anayasa değişiklikleri referandumu sırasında bütün partiler 12 Eylül Anayasası’nın değişmesi gerektiğini söylemişlerdir. Sosyalistler, “yetmez ama evetçiler”, AKP ve CHP de yeni bir anayasa gerektiğini söylemişlerdir. Kürt Siyasi Hareketi ise, 12 Eylül Anayasası’nın eski haliyle de, değişiklik haliyle de kabul edilemeyeceğini ilan etmiştir.   
                                             
AKP’nin yaptığı değişikliklerle 12 Eylül rejimi yamalansa da aslında 12 Eylül Referandumu’yla açığa çıkan sonuçlar ve özellikle de Kürt halkının tutumu mevcut anayasanın meşruiyetinin kalmadığının kanıtı olmuştur. Bu durum kuşkusuz Türkiye açısından yeni bir anayasa ve buna dayalı yeni bir siyasal sistemin yaratılmasını zorunlu kılmıştır. Aslında Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin yeni bir anayasa ve buna dayalı demokratik bir sistem isteği uzun bir zamandır gündemdedir. Hatta AKP, 2002’de halkların özgürlük ve demokrasi özlemlerini sömürerek iktidara gelmiştir. Ancak eski sistemin çöktüğü ve meşruiyetinin kalmadığı, yeni bir anayasanın ve siyasi rejimin zorunlu bir hale geldiği bir süreçte AKP ortaya çıkan bu tarihi fırsatı Türkiye’nin demokratikleşmesi için değerlendirmekten çok kendi çıkarı için değerlendiren bir yaklaşım benimsemiştir. Kürt Özgürlük Hareketi karşısında sıkışan asker-sivil bürokrasi AKP’yi sistem içinde kabul edince Türkiye’de demokrasi sorununun çözüldüğünü hatta ileri demokrasi olduğunu iddia eder hale gelmiştir. 

Hâlbuki Türkiye'de demokrasi sorunu 1924’lerde Kürtlerin, sosyalistlerin ve siyasal İslamcıların dışlanmasından yaratılan bir sorundur. Bu demokrasi sorunu 1924’ten bugüne kadar da devam etmektedir. Ama AKP’ kendisi eski iktidar bloklarıyla uzlaşma içinde sistem içerisine alındıkça sanki Kürt sorunu çözülmüş; emekçilerin, sosyalist güçlerin örgütlenme özgürlüğü ve sistem içerisinde varlığı kabul edilmiş ve diğer ötekilerin sorunları çözülmüş gibi 1924 Anayasası’yla ortaya çıkan demokrasi sorununun halledildiğini iddia etmektedir. Bu da aslında kendine Müslüman, kendine demokrat olmanın somut ifadesidir. Daha doğrusu AKP 1924 Anayasası’yla başlayan demokrasi sorununu farklı biçimde devam ettirmektedir. Çünkü hâlâ Kürtler ve tüm sol demokratlar bu sistem içinde dışlanmış kimlikler olmaya devam etmektedir. Dolayısıyla demokrasi sorunu ancak Kürt sorunu çözüldüğü, emekçilerin örgütlenme özgürlüğünün sağlandığı, paylaşım sorununun adil hale getirildiği ve sol demokratların Türkiye siyaseti ve sosyal yaşamında varlığının kabul edildiği taktirde çözülmüş olur. Türkiye o zaman ileri demokrasiye kavuşabilir. 

Kuşkusuz Osmanlılar da demokrat değildi ama kimlikler inkar edilmediği için 1920’de Türkiye’nin kuruluşunda  bütün farklı kimliklerin de içinde barındığı bir meclis ve bu temelde de yeni bir Türkiye’nin oluşmasının zemini ortaya çıkmıştı. Ama 1920’deki bu eğilim kesintiye uğrayınca 1924’te ulus-devletçi zihniyetiyle tam bir faşist diktatörlüğe dönüşmüştür. Bugüne kadar da bu zihniyet devam etmektedir. AKP sistem içine alındıktan sonra ileri demokrasiden söz edip Kürt sorununun kalmadığını iddia etmeye başlamıştır. Demokratikleşme sorunu kalmadığını, sadece bazı rötuşlar gerektiğini söylemek bir çarpıtmadır. Zaten AKP Kürt sorununu çözmede demokratik anlayışla hareket etmemiştir. Demokratik zihniyeti olmadığı için devlete hakim olan asker-sivil bürokrasiyle uzlaşmıştır. Daha doğrusu onlara “Kürtleri en iyi ben ezerim, en iyi ben kontrol ederim” diyerek uzlaşma temelinde iktidar olmuştur. En son açıklamasında BDP ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni kast ederek, “Kürtleri istismar edenleri en iyi biz tasfiye ederiz” diyerek bu gerçekliğini itiraf etmiştir.  Hâlâ da Kürtlerin Özgürlük Mücadelesi’ni tasfiye etme üzerinden iktidar olma politikasından vazgeçmemiştir.

AKP, demokrasi güçleri ve ötekileştirilen diğer toplumsal kesimlerle birlikte Türkiye'yi demokratikleştirme temelinde Kürt sorununu çözme yerine hâlâ Kürtleri tasfiye etme temelinde Türkiye devletinin başat gücü haline gelmeyi düşünmektedir. Her ne kadar şimdi “yeni anayasa yapacağız” biçiminde yola çıksa da aslında düşündüğü Kürt sorununun demokratik temelde çözecek bir anayasa değildir. Aksine 12 Eylül Anayasası’nın çok sivri uçlarını törpüleyerek, meşruiyetini yitirmiş Kürtler üzerinde yürüttüğü siyasal egemenlik ve kültürel soykırım politikasına meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadır. Kürtler üzerinde siyasi egemenliğini ve kültürel soykırımı sürdüren yeni bir anayasa ve buna dayalı yeni bir siyasal rejim arzulamaktadır. Bu geçiş sürecinin AKP tarafından çıkarları doğrultusunda ve tehlikeli bir biçimde kullanması tabii ki sürecin tarihsel önemini daha da artırmıştır. Bu durum karşısında Kürt Özgürlük Hareketi bütün sol güçleri ve Kürt gruplarını bir araya getirerek eski rejimin meşruiyetini kaybettiği, yeni bir anayasa ve siyasal rejimin ihtiyaç haline geldiği bir dönemde AKP’nin sorumsuz yaklaşımı karşısında demokratik ve sorumlu bir yaklaşım koyarak, sürece müdahale etmek istemektedir. Bu çerçevede demokratik bir anayasanın yapılması ve buna dayalı demokratik bir Türkiye’nin oluşması için çaba gösterilmektedir. Şuanda Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu sürece yaklaşımı ve müdahalesi, ortaya çıkan bu tarihsel fırsatı yanlış ve sorumsuz değerlendiren ve sadece Kürtleri değil, Türkiye halkını da yeni tehlikelerle karşı karşıya getirecek ve sorunların devamını sağlayacak bir yaklaşımı demokrasi güçleriyle birlikte aşıp demokratik ulus temelinde yeni bir Türkiye'nin yaratılmasını hedeflemektedir. Bu yönüyle sadece Kürt sorununun çözümünü düşünen bir yaklaşım içinde değildir. Kuşkusuz Kürt sorunu çözülmeden Türkiye demokratikleşemez. Türkiye’nin temel sorunu Kürt sorunudur. Ancak Kürt sorunu çözülürse diğer sorunlar da ardı sıra çözülecektir. Bu nedenle Kürt sorununun çözümü öncelikli görevdir. Bunu sadece Kürt olduğumuzdan değil, Türkiye’nin temel öncelik sorunu olduğu için bu soruna öncelik verilmektedir. 

Sadece Kürt halkı ve Kürt Özgürlük Hareketi değil, Türkiye’deki siyasetçilerin çoğu bile Türkiye’nin temel sorununun Kürt sorunu olduğunu söylemektedir. O zaman öncelikler ve bütün siyasal çözümlerin merkezine de bu sorunun koyulması doğru olandır.  Bu açıdan demokrasi güçleriyle birlikte Kürt sorununun Demokratik Özerklik temelinde ve demokrasi içerisinde çözümünü hedefleyen bir siyasal yaklaşım ortaya konulmuştur. Bu tutumumuz 1920’lerde yeni Türkiye’nin kuruluşundaki doğru yaklaşımı güncelleştirmek ve 1924’de İttihat Terakki zihniyetinin tamamen kendi siyasal anlayışını dayatması sonucu ortaya çıkan demokrasi sorununu Türkiye'nin demokrasi güçleriyle birlikte çözme politikası olarak görülmelidir.

DEMOKRATİK ULUS BLOĞU OLUŞTURULMALI
 
Kürdistan Özgürlük Hareketi'nin Türkiye devrimci demokratik güçleriyle geliştirmeye çalıştığı demokratik ulus bloğunun sadece seçimlere yönelik bir ittifak değil, stratejik bir yaklaşım olduğunu vurguluyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Türkiye'nin temel sorununun demokratikleşme olduğu göz önüne getirildiğinde Kürtlerle sol güçlerin ve diğer ötekileştirilen toplulukların bir demokratik ulus bloğu içinde yer alması Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından stratejik bir durumdur. Çünkü demokratikleşme sorunu esas olarak da 1924 yılından bu yana Kürtlerin ve sol demokratların dışlanarak üzerlerinde faşist bir rejim kurulması sorunu olarak karşımızda durmaktadır. Kuşkusuz bu bloğun içerisine AKP gibi kendine Müslüman ve kendine demokrat olmayan İslami duyarlılıkları olan kesimler de yer alabilir. Demokratik ulus bloğu bunları da içermektedir. Zaten bu eğilimde adaylar da bulunmaktadır. Demokratik ulus bloğu bu çerçevede esas olarak da yukarda da sıkça vurguladığımız gibi 1924’te ortaya çıkan demokrasi sorununu çözmeye taliptir. Bu temelde demokratik Türkiye yaratılmadan iki halkın birliğini ve diğer öteki halkların Türkiye içinde sorunsuz yaşamasını yaratmak mümkün değildir. Türkiye sürekli olarak sorunlarla, çalkantılarla yaşayan bir ülke konumundan çıkmak durumundadır. Bu nedenle başta Kürtler olmak üzere demokratik ulus bloğunda yer alan her kesimin sorumlu davranması gerekmektedir.                                                                                             

Demokratik ulus bloğunun oluşturulması; Türkiye halklarına, Kürtlere ve herkesime karşı sorumlu yaklaşılmasının gereğidir. Çünkü tek tek tutumlarla Türkiye’nin demokrasi ve özgürlük sorununu çözmek mümkün değildir. Çünkü demokratik ulus içerisinde yer alan güçler birleşmediği taktirde demokrasi karşıtı güçler rahatlıklı siyasal egemenliklerini ve faşist baskılarını sürdürmektedirler. Dolayısıyla Türkiye toplumu çoğunluğunu temsil eden güçler böyle bir demokratik ulus bloğu etrafında bir araya gelirlerse bu blok zamanla yeni katılımlarla bütün Türkiye’nin iradesi haline gelir. Böylece demokrat olmayan güçlerin gerici iradesi kırılır ve Türkiye demokratik bir anayasa temelinde gerçekten demokrasiye ulaşır. Bu açıdan biz demokratik ulus bloğuna stratejik bakıyoruz. Yani demokratik ulus olmanın gereği olarak görüyoruz. Bir arada yaşamanın gereği farklılıklarla bir arada olacaksak o zaman bu demokratik ulus anlayışını içselleştiren bütün kimliklerin kendi kimlikleriyle ve değerleriyle, öz yönetimleriyle içinde yer aldığı bir demokratik ulus anlayışı ve bunun siyasal sistemini oluşturmak gerekmektedir. Bu yönüyle demokratik ulus bloğu yeni bir toplum ve yeni bir siyasal sistem anlayışının alt yapısı olmaktadır. Ulus- devletçi zihniyete karşı alternatif özgürlükçü demokratik siyasal bir model olmaktadır. Yani demokratik ulus modelini toplumsal ve siyasal olarak pratikleştirmektir. 

Şimdiye kadarki Türkiye devleti ulus- devletçidir. Ulus-devletçi olduğu için sorunları çözememektedir. İşte buna karşı stratejik olarak ulus devletçiliğe karşı demokratik ulusa dayanan ve bu temelde tüm sorunları çözecek bir siyasal sistem hedeflenmektedir. Devleti tekçi zihniyetten kurtarıp demokratik ulus zihniyetine duyarlı olan bir yaklaşım içerisine sokmaktır. Bu yönüyle sadece bir seçim olayı değil Türkiye’deki ulus zihniyetinin yeni bir zihniyetle ortaya konulmasını, vatan kavramının ortak vatan biçiminde yeniden ele alınmasını sağlayarak Türkiye’nin yeniden yapılanması ve yeniden şekillendirilmesi istenmektedir.  Özcesi bir zihniyet devrimini ve buna dayalı bir siyasal sistemi yani demokratik siyasal sistemi öngörmektedir. 

Öte yandan Türkiye’nin sorunları çok ağırlaşmıştır. Türkiye'nin sorunlarını yüzeysel ve palyatif tedbirlerle, kıyısından köşesinden bazı yamalamalarla çözmek mümkün değildir. Bu yönüyle değişimlerin köklü, radikal olması gerekmektedir. Bu da ancak toplumsal zemine ve toplumun güç olmasına dayanan bir demokratik hareketle sağlamak mümkündür. Buna radikal demokratların hareketi de diyebiliriz. Bu üst toplum demokrasi anlayışı değildir, tabana dayanan demokratik çözüm, demokratikleşme anlayışıdır. Tabana dayanan demokratikleşme toplumsal sorunları köklü ve demokratik temelde çözerek gerçek bir demokrasiyi ortaya çıkarır. İşte bu nedenle topluma dayanan demokrasi anlayışına, toplumcu demokratik anlayışa radikal demokrasi, bu anlayışı savunanlara da radikal demokratlar diyoruz.    
                                                                                        
Demokratik ulus bloğu ötekileştirilenlere ve toplumun tabanına dayandığı için sorunları köklü ve kalıcı çözme kapasitesine ve zeminine sahiptir. Böylesi bir demokratik ulus blok anlayışına dayanan demokratik ulus hareketini sorunlarının kalıcı çözümü açısından da stratejik olarak görmekteyiz. Bu yaklaşım demokrasi sorunlarının çözülmesini birilerinden beklememektedir. Demokratik ulusun kendi gücünü açığa çıkararak sorunların köklü çözümünü hem dayatması hem de gerçekleştirmesini ifade etmektedir. Bu yönüyle de biz demokratik ulus bloğunu sadece seçimlerde birkaç milletvekili almaya yönelik bir blok olarak değerlendirmiyoruz. Yeni Türkiye'nin zemini, mayası, gerçeği ve temeli olarak değerlendiriyoruz. 

Kuşkusuz seçimler de önemlidir. Çünkü demokratik ulus bloğunun ortaya çıkaracağı bir milletvekilinin siyasal değeri ve sonuçları AKP ve CHP’nin beş-on milletvekilinin siyasal değeri ve sonuçlarından daha fazla etkili olacaktır. Bunun görülmesi gerekmektedir. Demokratik ulus bloğu toplumun güç olmasını sağlayan bir harekettir ve milletvekilleri de böyle bir güce dayanmaktadırlar. Bu nitelikleri nedeniyle radikal demokrat bir karaktere dönüşümcü karaktere sahiptirler. Bu yönüyle de bu seçimler de stratejik amaçlara, hedeflere önemli bir katkı sağlayacaktır. Bunu söylerken AKP ve CHP’ye oy verenler değersizdir demek istemiyoruz. Ama zihniyet olarak, demokrasi anlayışı olarak, topluma dayalı demokrasi bilinci olarak sadece sandığa gidip bir oy atmayla bağlantılı bir zihniyet ve tutumdan farklı olduğunu söylüyoruz. Çünkü demokratik ulus bloğuna oy verenler sadece sandığa gidip bir oy verme eylemi içinde değildir. Örgütlülükleriyle, tutumlarıyla, davranışlarıyla sürekli siyasal sisteme müdahale eden ve siyasal sistemin demokratikleşmesini sağlayan bir karakterde oldukları için radikal bir demokratik sistemi düşünen bir toplumsal hareket olduğu için seçimde ortaya çıkacak güçlerinin katbekat üstünde bir siyasal enerjileri ve siyasal etkileri olacaktır. Nitekim bugün AKP, CHP ve MHP de parti olarak bu seçimlerde varlar. Ancak en fazla tartışılanı geçmişte BDP olurken şimdi ise bağımsız adaylar daha fazla değerlendirilmektedir. Kürt siyasal hareketinin çok fazla tartışılması karakterinden ve etki gücünden dolayıdır. Çünkü Kürt siyasi hareketi gerçekten bugün Türkiye deki en dinamik demokrasi gücüdür. Böyle bir gücü olduğu için bu kadar çok tartışma konusudur. Bu açıdan biz demokratik ulus bloğunu yaratmayı ve bunu adım adun güç yaparak yeni Türkiye'yi yaratan bir harekete dönüştürmeyi hedeflemekteyiz. 

Bunun PKK ve Kürtlerin tek başına, Alevilerin tek başına, emekçilerin tek başına başaracağı bir hedef olmadığını yeni Türkiye'yi şekillendirmenin ancak böyle bir demokratik ulus bloğuyla olacağını düşündüğümüzden ve bu düşüncede stratejik olduğundan demokratik ulus bloğunu bir seçim bloğu değil stratejik bir birliktelik olarak değerlendiriyoruz. Demokratik ulus bloğu içinde yer alan tüm güçlerinde bunun stratejik bir blok olduğunun bilinciyle hareket edeceklerini düşünüyoruz. Zaten bu yönlü bir bilincin ve eğilimin güçlü bir biçimde ortaya çıktığı ve yansıdığı görülmektedir.

BİRLİK OLMASAYDI TÜRKİYE KURULMAZDI 
 
92 yıl sonra Kürtler nasıl bir meclis ve nasıl bir cumhuriyet istiyor?

Kürtler 92 yıl sonra bugün Türkiye'nin genel meclisi ve siyasal rejimi açısından 1920 yılındaki kuruluş felsefesine uygun bir meclis olmasını ve o yıllarda kurulan cumhuriyetin yeni koşullarda güncelleştirilerek demokratikleşmesini istemektedirler. Kürtler yeni Türkiye’nin kuruluşunda hem de güçlü bir biçimde yer almışlardır. Osmanlı tarihinde olduğu gibi Türkiye tarihinde de en kritik süreçlerde Türk etnisitesi, Kürtlerle ilişki ve ittifak içerisinde varlığını korumuştur. Yeni Türkiye'nin kuruluşunu da böyle sağlayabilmişlerdir. 

Eğer 1920’lerde bu birlik sağlanmasaydı Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan hiç kimse söz edemezdi. Gerçek bu ise o zaman bu tarihsel diyalektiğe, Kürt ve Türk ilişkilerine dayanarak ya da onları bugün güncelleştirerek Türkiye'yi yeniden yapılandırmak gerekir. Bu açıdan meclis sadece bir Türk Meclisi olmamalı. Farklı kimliklerin varlığını anayasal ve yasal güvence altına alan, onların iradelerini bu temelde katan bir meclis olmalıdır. Demokratik ulusun meclisinde Kürtlerin, Çerkezlerin, Lazların, Alevilerin kendi kimliği ve rengiyle katıldığı bir zengin bileşim olmalıdır. Süryaniler, Êzidiler, Ermeniler ve Hıristiyan diğer azınlıklar da bu mecliste kendi kimlikleriyle yer almalıdırlar.  Öyle bir zihniyet ve örgütlenme özgürlüğü ortaya çıkmalı ki herkesin kendi temsilerini gönderebileceği bir meclis ortaya çıkmalıdır. Bütün toplulukların kendi kimlikleri ve kültürleriyle örgütlenmesini bölücülük ve etnik siyaset yapmak olarak değerlendirmek yanlıştır. Toplulukların kendi kimlikleri ve varlıklarıyla örgütlenmesi ve meclise yansıması birleşmenin çimentosudur.                                                                                            
Güçlü Türkiye ve birlikte Türkiye ancak böyle gerçekleşir. Diğeri zorla asimile ederek, kimliğini inkâr ederek bir meclis oluşturmaktır ki bunun artık günümüzde yürütülmesi mümkün değildir. Geçmişte bu yapılmıştır, ama zorla yapılmıştır. Kürtlere zorla Türklük dayatılmıştır. Meclis’te Leyla Zana bir iki kelime Kürtçe telaffuz ettiği için başına gelmedik şey bırakılmamıştır. Çünkü Meclis’teki yemin inkârcı bir yemindir. İnkârcı nitelikteki bir yemin içtikten sonra bir kelime Kürtlerden söz etme ihtiyacı duymuştur. Burada yanlış olan Leyla Zana’nın tutumu değildir, o Meclis’teki yemin ve Meclis’in karakteridir. Bu nedenle yeni bir anlayışla yeni bir meclisin oluşturulması gerektiğini söylüyoruz. Bu demokratik karakterde bir meclis olacaktır. Zaten meclislerin anlamı da budur. Meclisler tarih içinde esas olarak bu manada ortaya çıkmışlardır. Tekçi bir zihniyet dayatılsaydı meclis olmanın bir anlamı da kalmazdı. Meclislerin özelliği farklı kesimlerin, farklı düşüncelerin toplanması, tartışması ve o temelde bir ortak irade açığa çıkarmasıdır. Eğer tek renk ve irade olacaksa o zaman meclise bile gerek yoktur. Ya da tek iradenin dayatıldığı meclis kendi karakterine, işlevine aykırı bir meclistir. Meclis olmanın karakterine uygun değildir. Bu nedenle meclisi gerçek bir meclis haline getirmek gerekmektedir. 

Gerçek meclisler o toplumdaki bütün seslerin kendi kimliğiyle, yansıması anlamına gelmektedir. Yoksa siyaset kuvvetliye aittir, bu nedenle farklılıklar kabul edilemez demek, meclislere de gerek olmayan bir zihniyeti savunmaktır. Mecliste farklı kimlikler olabilir, ama bunlar kendi kimliğiyle kendini ifade edemez demek kabul edilecek bir şey değildir. Böyle bir şey olabilir mi? Kuşkusuz farklı kimliklerin ortaklığı olmalıdır. Buna demokratik ulus diyoruz. Demokratik ulus zihniyeti olmalıdır. Tüm sorunları dayanışma ve ortak duygularla çözmek ve ortak duygu yaratmak gerekir. Ama ortak duyguyu tekçi ulus zihniyetiyle değil, demokratik ulus anlayışıyla ve farklı kimliklerin varlığını kabul ederek ve bu kabul etme temelinde bir demokratik ulus olmayı bilince çıkararak ortak vatan anlayışıyla yeni meclis oluşturmak gerekir. Bu hem 1920 kuruluş felsefesine uygundur hem de demokratik karakter ve zihniyet bunu gerektirmektedir. 

Kuşkusuz günümüzde bir ülkede ya da ortak vatanda sadece tek bir meclis yeterli değildir ve ihtiyaçlara cevap olamaz. Çünkü toplumların iradesinin yansıtılması isteniliyorsa yerellerde ve bölgelerde de meclisler olmalıdır. bu meclisler içinden çıkan öz yönetimler olmalıdır. Biz buna Demokratik Özerklik dedik. Her yerelin, her bölgenin kendi sorunlarını, kendi rengini ve kimliğini yansıttığı yerel meclisler de gereklidir. Bu yerel meclisler bu merkezi meclisin, yani ortak meclisin işlerini de kolaylaştırır. Birçok sorun bu ortak meclise gelmeden yerelden çözülür. Böylelikle ortak meclisin küçük sorunlarla uğraşması ve sorunlar nedeniyle ortak duyguların zedelenmesinin önüne de böyle geçilir. Yerel meclisler genel meclisi güçlendirir. Daha itibarlı kılar, daha etkili kılar ve daha sonuç alıcı olur. Bu bakımdan bir meclisin her şeyin kararını ben alırım, bütün kararlar bende merkezileşir ve bütün işler benim aldığım kararlarla yürütülmelidir anlayışının bırakılarak yerelle ilgili kararların bu meclislere devredilmesi gerekir. Bu sadece bir hizmet devri olarak değil, yerellerin demokratik siyasi iradelerinin -bu Türkiye'de de Trakya ya da Ege de olabilir, bu Kürtler gibi farklı kimlikler de olabilir- yansıdığı temelde olmalıdır. Bunlardan korkmamak lazım. 

 Kürdistan'daki meclis de Kürt toplumunun demokratik iradesini yansıtır ve toplumun birçok işini öz yönetimi gerçekleştirir. Merkezin ele almaması gereken sorunları en iyi bir biçimde de çözer. Oranın ihtiyaçlarını en iyi biçimde o meclis değerlendirir ve öz yönetimleri pratikleştirir. Tek bir etnisiteli ülke olunsa dahi artık nüfusun bu kadar artığı siyasal, sosyal, ekonomik yaşamın bu kadar karmaşıklaştığı günümüzde her şeyin merkezde yürütülmesi işleri zorlaştırmaktadır. Gelişim dinamiğini engellemektedir. Bu açıdan hem genel meclisin bütün kimliklerin ve farklı sosyal kesimlerin yansıdığı bir meclis olması gerektiğini düşünüyoruz. Hem de yerel meclislerin olması gerektiğini düşünüyoruz. 

Kuşkusuz iki meclis de demokratik temelde ve halkın iradesini yansıtacak biçimde oluşmalıdır. Bunun için düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki bütün engellerin kaldırılması gerekir. Yüzde on barajı  ve bunun gibi ne kadar engel varsa kaldırılmalıdır. Bu temelde bir meclisin oluşumunun doğru olacağını düşünüyoruz. Bunun yanında tek bir meclisin değil de yerellerin kendi sorunlarını tartıştığı ve kendi kararlarını aldığı bir demokratik zihniyetten, demokratik irade anlayışının gelişmesi gerektiğini söylüyoruz. Bu bakımdan demokratik iradeyi ve demokratik siyasal iradeyi de sadece tek bir meclise indirgemek artık günümüzün demokrasi anlayışı değildir. 

Cumhuriyetin de bu çerçevede demokratik meclise dayanan ve demokratik iradenin belli düzeylerde yerellerde temsilini içeren bir cumhuriyet olması gerekiyor. Cumhuriyetin özüne uygun ve halkın özgür iradesini yansıtan bir niteliğe kavuşturulması gerekiyor. İşte buna Cumhuriyetin demokratikleşmesi ve demokratik cumhuriyet diyoruz. Yani otoriter ve tekçi, her şeyi ben bilirim anlayışıyla her şeyin bir merkezden yönetildiği bir cumhuriyet yerine toplum iradesini tanıyan ve demokratik topluma dayanan bir cumhuriyet olmasını istiyoruz. Bu cumhuriyette cumhurbaşkanı ve başbakan olsa da ama toplumun demokratik örgütlenmesi ve buna dayanan demokratik iradesinin ortaya çıktığı bir demokratik cumhuriyet sisteminin günümüzün ihtiyaçları ve demokratik kriterleri açısından en doğru yaklaşım olduğunu düşünüyoruz.

Bu cumhuriyetin geçmiş yüzyıllardan kalma katı üniter yaklaşımlarla ifade edilmesi de doğru değildir. Eğer demokrasiye inanıyorsak ve Türkiye'nin demokratikleşmesi arzulanıyorsa o zaman yerellerin ve toplumun örgütlü kesimlerin demokratik siyasi iradesinin olduğu ve öz yönetimlerinin kabul edildiği bir cumhuriyet en doğru yönetim şekli olmaktadır. Sadece cumhuriyet olmak yetmiyor. Mısır, Suriye ve İran da cumhuriyettir. Birçok diktatörlüğün kendini cumhuriyet olarak tanımladığı bilinmektedir. Krallığın kaldırılmış olduğu Hitler Almanya'sı da bir cumhuriyetti. Bu yönüyle tek başına cumhuriyet ismini almak demokratikleşme anlamına gelmiyor ya da her cumhuriyet, cumhuriyetin özüne uygun bir cumhuriyet değildir. Ama birçok krallık vardır kendine cumhuriyet diyen ülkelerden daha fazla demokratik özelliklere sahiptir. Örneğin Finlandiya ve Norveç cumhuriyet değildir. O halde cumhuriyeti gerçek bir cumhuriyet yapmak istiyorsak esas olarak içeriğinin demokratikleşmesi gerekiyor. Demokratik temelde bir yönetim varsa ona cumhuriyet denilir. Yoksa demokratik temelde olmayan ülkelere cumhuriyet denilmesi doğru değildir. Bu sadece çok biçimsel bir değerlendirmedir. İşte “kral yok, kraliçe yok o zaman o ülke cumhuriyettir,” biçiminde ele almak yanlıştır. Gerçek cumhuriyet toplumun demokratik haklarının, demokratik iradelerinin  tanındığı cumhuriyetlerdir. Biz Türkiye cumhuriyetinin de işte böyle bir cumhuriyet olmasını arzulamaktayız.

Mustafa Karasu ile yapılan röportaj

ANF den alınmıştır.

Hiç yorum yok: