25 Ocak 2012 Çarşamba

2011’den 2012’ye Politik Durum

2011 yılı küresel alanda ve bölgede tahminlerin ve değerlendirmelerin ötesinde karmaşık ve alabildiğine farklı alanlarda büyük sosyolojik değişimlere-mücadelelere yol açan bir seyir izledi. Son yılların en büyük ekonomik ve mali krizi ile karşı karşıya kalan küresel kapitalizmin öncülüğünü yapan ABD ve Avrupa ülkelerinde, özellikle Yunanistan ve İtalya’daki iktidar değişimleri ve bunların yol açtığı krizlere karşı geniş halk kitlelerin katıldığı direnişlerde küresel kapitalizmin durumu tartışılır hale geldi. Kendilerini dünyaya “özgürlük ve demokrasinin merkezleri” olarak gösteren ABD ve Avrupa ülkelerinin gerçekte nasıl bir özgürlük ve demokrasi yoksunu oldukları bir kez daha dünya kamuoyu tarafından görüldü.

Küresel kapitalizmin süreklileşen ihtiyaçları, dünya enerji kaynakları ve geçiş güzergâhları üzerinde hâkimiyet mücadelesi, maliyeti yüksek-Libya örneğinde olduğu gibi işgal ve talan operasyonları küresel kapitalizmi ekonomik ve mali krize sokmuştur. Yeniden şekil alan dünya sisteminde etkin olmak isteyen, bu süreçten kazançlı çıkmak isteyen küresel güçlerin kendi aralarındaki rekabet mücadeleleri de yaşanan ekonomik ve mali krizlerin önemli bir nedeni olarak ortaya çıkmıştır. Bunun en büyük yansıması dolar ve Euro arasında görülmektedir.

ABD dolarının uluslararası petrol ticaretinde ‘küresel para rezervi’ haline gelmesi dolara olan talebi son derece arttırmıştı. Bu sistem sayesinde ABD, artan askeri harcamalarını ve ithalat ihtiyaçlarını dolar basarak karşılama imkânını elde ediyordu. Bu durum, ABD’ye dünya petrol piyasasını kontrol etme olanağını sağlıyordu. 1999 yılının sonunda Euro’nun ortaya çıkmasıyla birlikte küresel finans sistemine yeni bir aktör eklendi. Tedavüle girmesinden birkaç yıl sonra Euro, dünya finans piyasasının ikinci önemli parası haline geldi ve dolara karşı gerçek anlamda alternatif bir para olarak belirdi. Bu gelişme ABD ekonomisinde ve dolara endeksli petrol alanında son derece önemli değişimler yaratabiliyordu.

Euro çıkış itibariyle dolar karşısında önemli bir alternatif olarak görünse de petrol satışlarında bu etkisini uzun süre koruyamadı. AB ülkelerinin kendi içinde yaşadıkları ekonomik krizler, AB üyesi olmasına rağmen İngiltere’nin Euro kullanan ülkeler arasında girmemesi, Euro’nun dolar karşısında güven kaybetmesine neden olmaktadır. Dünya piyasasında özellikle petrol satışlarında Euro karşısında doların tekrardan en çok kullanılan para haline dönüşmesi Avrupa ülkelerinde yaşanan ekonomik krizin temel nedenleri arasında yer aldı. Özellikle ABD’nin Irak ve Afganistan işgali ardından ‘Arap baharı’ adı altında statükocu Arap ülkeleri içinde yaşanan büyük çaplı sistemsel değişimler sonucunda küresel güçlerin en verimli petrol rezervlerine sahip Mısır, Yemen, Tunus ve Libya gibi petrol bölgelerini ele geçirme ve bu bölgelerden çıkarılan petrolün paylaşımının yarattığı kriz; dolar-Euro savaşımı olarak ortaya çıktı. AB’de özellikle Almanya-Fransa ikilisi Euro bölgesinin çöküşünü önlemek maksadıyla ekonomik paketleri hazırlayarak krizi önlemeye çalıştılar.

Enerji kaynaklarının ele geçirilmesi ve kontrolünden beslenen ekonominin öne çıktığı küresel kapitalizmde, 2011 yılında krizi aşmaya dönük önleyici politikalar üretilse de bu kriz derinleşerek kapsam alanı genişlemektedir. ABD ve Avrupa ülkelerinin bir kısmını etkisi altına alan ekonomik krizin 2012 yılı boyunca da diğer Avrupa ülkelerine de yayılarak büyük halk direnişlerine, siyasi alanda yoğunlaşacak mücadelelere ve değişimlere yol açabileceği tahmin edilmektedir.

Batı icadı ‘Arap baharı’ ve bölgesel değişimler

ABD-İngiltere küresel güçlerinin yıllarca koruyup-destek verdiği krallıklar, emirlikler başta olmak üzere Mübarek gibi diktatörlükler altında ezilen yoksul emekçi kesimleri, işsizlik, siyasi yozlaşma, ifade özgürlüğü ve kötü yaşam koşulları gibi pek çok soruna karşı önce Tunus'ta Muhammed Buaziz'in kendini yakmasıyla başlayan ve adına ‘Arap Baharı’ denilen isyan dalgası, domino etkisi göstererek benzer sorunlar yaşayan diğer Arap ülkelerine yayılmıştır. 

Arap halkının başlattığı bu isyanlara uluslararası güçlerin güdümündeki basın bunun için “Arap baharı” tabirini kullandı. Elbette hem olayların değerlendirilmesinde hem de tanımlanmasında bir çarpıtma vardı. Öncelikle sözü edilen rejimler, başını Amerika ve İngiltere’nin çektiği güçler tarafından geride bıraktığımız yüzyılın başında dizayn edilmişti. Zaten Ortadoğu tanımlaması da (Doğu’nun ortası – Middle East) İngilizlerin bir icadıdır ve kendilerinin doğusunda kalan Asya ve Afrika’yı Uzak, Orta ve Yakın olarak bölümlediklerini göstermektedir. Sözü edilen rejimler içerisinde iktidar kavgaları sonucu kişiler değişse de genel olarak rejimlerin baskıcı ve işbirlikçi özü değişmiyordu. Aslında sözü edilen süreç 2003 yılında Saddam’ın devrilmesiyle başladı. Saddam, Batılı güçlerin Mezopotamya ve civarı coğrafyada kendi çıkarları doğrultusunda sonuna kadar kullandığı diktatörlerin en çarpıcı olanlarından biriydi. Batılı güçler, İran sistemin dışına çıkınca, Saddam’ı ona saldırtarak cezalandırmak ve tekrardan sisteme çekmek istediler. Bilindiği gibi 8 yıl süren vahşi savaşta 1 milyondan fazla insan öldü. Savaş sürerken aynı güçler silah pazarını kurarak iki tarafa da silah sattılar. 

Elbette Batılı güçlerin bu kirli ve kırımcı politikaları bölge halklarını on yıllarca zihinsel ve fiziksel açıdan en geri koşullarda bıraktı. En önemlisi de tarifsiz acılar çektirdi. Ancak bilim ve teknik düzeyinin her geçen gün yükselmesi ve bilgiye ulaşma imkânlarının kolaylaşıp serileşmesi önemli avantajlar sağlamaktadır. Her ne kadar sözü edilen imkânlar Kapitalist Modernite güçlerinin tekelinde ve güdümünde de olsa bu durum geniş toplumsal kesimlerin bundan faydalanmasını artık engelleyememektedir.

Mitingler, protestolar ve halk ayaklanmaları Tunus, Cezayir, Mısır, Libya, Bahreyn, Ürdün, Yemen ve Suriye'de büyük çapta; Moritanya, Suudi Arabistan, Umman, Irak, Lübnan ve Fas’ta küçük çapta olmak üzere tüm Arap dünyasını sarsmış; Tunus, Mısır, Libya ya da iktidar değişikliğine Yemen, Katar, Ürdün, Suriye vb. birçok Arap ülkesinde başlayan halk isyanı ABD acısında bir can simidi olmuştur. ABD tarafından uzun süre desteklenen, anti demokratik totaliter ve monarşik olan bu rejimlerin halk üzerinde yaratmış olduğu baskının halk tarafında tahammül edilemez bir duruma gelerek isyana sebep olmasını fırsat bilen ABD-İngiltere ikilisi bu isyanların yönünü değiştirmeye çalışarak oluşan kaos içinde kendi sistemlerini inşa etmeye çalışmaktadırlar.

Yalnız şu da bir gerçekti ki bölgede sadece ulus-devlet statükosunu yeniden dizayn eden küresel sistem önderliği bulunmamaktadır. Bölge halklarının demokrasi ve özgürlük talepleri ve çerçevede geliştirilen direnişler de küresel müdahale kadar etkili olmaktadır. “Bu nedenle Tunus ve Mısır'da başlayan Arap isyanını yalnız başına bilinçli, planlı ve örgütlü bir demokratik halk hareketi biçiminde değerlendiremeyeceğimiz gibi, yalnız başına bir ABD-İngiltere müdahalesi olarak da göremeyiz. Her şeyin ABD-İngiltere küresel önderlikleri tarafından kontrol edildiği ve onların istediği gibi geliştiğini söyleyemeyiz.  Bölgesel çapta olduğu gibi, Arap isyanı içerisinde de farklı ideolojik-siyasi eğilimler, değişik toplumsal kesimler vardır ve bunların hepsi kendi çıkarları doğrultusunda örgütlenip mücadele etmekte, ilişki ve ittifak geliştirmektedir. Etnik, ulusal, milli gruplar, dinsel ve mezhepsel 2 gruplar, ezilen sınıflar, ezilen cins, yine yeni nesil gençlik gibi toplumsal kesimlerin bu isyan hareketi içerisindeki rolleri ve yerleri küçümsenemez düzeydedir.”

Arap devletlerinde halklar ve toplum kesimleri ayağa kalkıyor. Onlarca yıllık geri ve baskıcı rejimleri alaşağı ediyor. Fakat yerine ne kuruluyor ya da neyi kuruyor? Ya da neyi devirdiğinin ve yerine neyi kurması gerektiğinin ne derece bilincindedir?

Buna en çarpıcı örnek Mısır’dır. Halk, örnek bir direnişle Hüsnü Mübarek’i devirdi. Ama yerine ordu geçti. Halk hala direnmeye devam ediyor. Fakat örgütlü ve programlı bir öncülükten yoksun görünüyor. Dolayısıyla verdiği mücadele başka güçlerin hizmetine girme riski taşıyor. Tıpkı Fransız devriminde olduğu gibi. Orada da halk ve işçiler ayaklandı. Ama kazanımlarının üzerine burjuvalar, Jakobenler ve nihayetinde Napolyon gibi bir diktatör oturdu. Şimdi de “Arap baharı” deniyor. Ortada bir bahar olduğu bir gerçek. Fakat bu baharı kim yaşayacak. Tekrardan Batılı güçler ve onların yerli işbirlikçileri mi yoksa toplumlar mı? Tunus’ta ayağa kalkan halk oldu ama kazanan yine Batılı güçler oldu. Çünkü sistemin başına kendi adamlarını oturttular. Libya’da da öyle oldu. Eskileri de onlar tayin ediyorlardı. Yenileri de onlar tayin ediyorlar. Yani özcesi toplumlar henüz kendi iradelerini yansıtacak yönetimleri başa getirecek kadar bilinçli ve örgütlü değiller. Bu bilinç ve örgütlülüğün başlangıç noktası ise Kapitalist Modernite ve Batılı güçlerin sorgulanması noktasıdır. Aksi halde hep aynı özgürlük yanılsaması yaşanacaktır. Yani kandırılma ve aldatılma… Başka bir deyimle aynı yollardan yürünerek aynı köye ulaşılacak. Bölgemiz halklarının kıramadığı kısır döngü gerçekliği burada yatmaktadır.

Kısacası dünyada ve bölgede yeniden bir alt üst oluşu yaşıyor. Uluslararası sistem güçleri ellerindeki muazzam bilgi ve silah teknolojilerine dayanarak yeni dizaynı oluşturmak için kolları sıvamış durumdalar.

Dünyadaki bu değişimler, gereklilikler yeni toplum, yaşam ve ahlakın yaratılması açısından demokrasi güçlerine önemli fırsatlar vermektedir. Çünkü küresel kapitalist güçler yaşamı ve ahlakı her geçen saniye daha da kirletip içerisinden çıkılmaz hale getiriyor. Toplumun temel değerleri olan yaşamın her alanı; üretim, ahlak, bilim, sanat, inanç vs. kâr konusu yapıldıkça kirlenmeyle yüz yüze bırakılıyor ve kirlilik her geçen zaman zarfında nicel ve nitel olarak katlanıyor. 

“Arap baharı” bir yanıltmaca ve yanılsamadan başka bir şey değildir. Bir cennet hayali ya da çöldeki serap misali, halkları kandırmak için uydurulmuş bir imajdır. Zira diktatörün biri iniyor ve yerine hemen diğeri geçiyor. O yüzden “Tahrir” dolup dolup boşalıyor ve halkın payına tekrardan cehennem düşüyor. Demek ki halk Tahrir meydanını cennete çevirecek daha köklü çözümlere yönelmelidir. Mevcut direnişini daha stratejik bir örgütlülüğe dönüştürmelidir.

ABD’nin yeni kaos stratejisi

ABD sisteminin yaşadığı tıkanıklığı aşabileceği umuduyla başkanlık koltuğuna oturtulan Obama, İslamcı ve siyahi kimliği ile‘demokrasi’ görünümlü yeni bir işgal ve istila projesiyle sahneye çıkarıldı. Bush yönetiminin, petrol alanlarının askeri güce dayalı işgali yerine işgal edilmesi düşünülen yerlerde mevcut iktidarlara yönelik halkın tepkisinin ön planda tutulması; ortaya çıkacak kaos ortamından sistem açısından yararlı sonuçların elde edilmesi, halk tarafından devrilen dikta rejimlerin daha sonra küresel kapitalizme yedeklenmesi esası üzerine kurgulanan bir eksen de hareket edildi. Irak ve Afganistan örneklerinde olduğu gibi uzun süreli askeri işgalle sonuç alınamayacağı ortaya çıkmıştı.
Çünkü ABD’nin askeri anlamda Irak’ta varlığı hem ciddi anlamda kendileri açısından ciddi bir ekonomik külfet yaratırken askeri alanda da ciddi can kayıpları söz konusu oluyordu. Yine ABD’nin askeri olarak Irak’ta varlığı tüm Iraklı güçler açısında(Kürtler hariç) bir işgal olarak algılanması ve bu durumun radikal İslam örgütlerinin direnişlerini körüklemekte, en önemli ise ABD’nin kendi yarattığı ama artık kontrol edemediği kaos ortamında Irak’ta istediği sistemi oturtamamasına neden olmaktadır. Irak’tan askeri gücünü çekme bu nedenlerden dolayı gerçekleşmektedir.,

ABD her ne kadar askeri gücünün bir kısmını Irak’ta çekmiş olsa da Irak devletinin önemli merkezlerinde istihbarat, ordu, devlet bürokrasisi, sivil toplum örgütleri içinde varlığını hala korumaktadır. Sadece Bağdat büyükelçiliğinde 16 binden fazla eleman çalıştıracak olması askerlerinin bir kısmının Kürdistan’da kalması ABD’nin mevcut konumda göz önünde kaybolup kolay hedef olmadan perde arkasında işlerini yürütmeye çalıştığı gerçeği önümüzdeki dönem için öngörülmektedir.
Irak, İran’a ya da Sünni-Şii Araplara ve Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir bölgedir.  Çünkü ABD Irak’ı, BOP çerçevesinde gerçekleştirilen bir işgal hareketiyle ele geçirdi. Bu işgal hareketi ABD açısında her ne kadar istenilen bir sonucu vermese de, Irak’tan ve bu projesinden vazgeçtiği anlamına gelmemektedir. Sadece ilk başta askeri işgal yerine, işgali meşru gösterecek, karşı tarafın hata yapmasını sağlayacak politikalar geliştirerek bu çerçeve de oluşacak halk ayaklanmalarını kendi çıkarları temelinde kullanmak üzerinde bir değişikliğe gitmek zorunda kaldı.

ABD bir taraftan yeni petrol sahaları için işgal stratejileri geliştirirken bir taraftan da işgal harekâtlarının yarattığı ekonomik kriz ile boğuşuyor.

Çoğunluğu yoksul-emekçi kesimlerden oluşan gençlerin, ABD’nin emperyalist politikalarına karşı başlattığı ve neredeyse yıl boyunca tekrarlanan Wall Street eylemleri ABD’deki en önemli gelişmelerden biri oldu. Yaşanan krizin aktörleri olan finans çevreleri, devlet bütçesinden aktarılan paralarla ayakta tutulmaya çalışılsa da daha uzun süreli ayakta kalmayı başaramayacaktır. Kriz derinleştikçe buna karşı halkın öfkesi ve tepkisi de katlanarak artacaktır.

ABD küresel kapitalizmi yaşadığı ekonomik krizden kurtulmanın çaresini yeni alanların işgalinde görmektedir. Mısır ve Libya’nın işgali ardından sıra İran’ın en önemli kalelerinden biri olan Suriye’ye gelmiştir. Suriye’nin düşürülmesi ardından İran etrafındaki çemberin daha fazla daralacağı düşünülmektedir. Bunun yanı sıra ABD başta olmak üzere, Rusya gibi büyük devletlerin çıkar savaşlarının Orta ve Güney Asya coğrafyasında gerçekleşeceği kuvvetle muhtemel görülmektedir. Özellikle bölgede yükselişe geçen Çin’e karşı uygulanacak politikalar Rusya- ABD arasındaki bu yakınlaşmanın çıkış noktalarından biridir.

ABD’yi asıl korkutan ekonomik bir güç haline gelen ve de daha önemlisi küresel süper güç olma yolunda hızla ilerleyen Çin’dir. ABD’nin Orta Asya politikalarının amacı; kendine tehdit olarak algıladığı İran’a desteğini esirgemeyen Çin’i kontrol altına almaktır.

Küresel çıkarlar ve tehdit algılamasında Rusya’nın denge politikası

Rusya, ABD-İran denkleminde denge politikasını 2011 yılı boyunca da devam ettirmiştir. Rusya-İran ilişkilerinde bölgesel ve küresel ortak çıkar ve tehdit algılamaları ikili ilişkilerin şekillenmesinde belirleyici olmuştur. Her iki ülkenin de Orta Asya ve Kafkaslarda kaygıları vardır.

Bu çerçevede, İran'ın ABD karşısında çıkardığı zorluklar, Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya’da ABD’nin işini zorlaştırırken Rusya’ya manevra alanı doğurmaktadır. İran’ın Orta Asya ve Kafkasya’da “Rusya merkezli” bir dış politika üretmesi bir taraftan Rusya’nın bölgesel gücünü artırırken diğer taraftan ABD’nin bu coğrafyada güçlenmesini zorlaştırmaktadır.

ABD'nin yörüngesinde olan bir İran’ın ise, Rusya’nın Orta Asya ve Kafkasya’daki çıkarlarını tehdit edeceği açıktır. Rusya, ABD’nin İran nükleer meselesinde kendisinin desteğine olan ihtiyacın farkındadır ve bu desteği pazarlık konusu yapmaktadır.

Bütün bunların yanında Rusya’nın İran hakkında ciddi tedirginlikleri de söz konusudur. Rusya İran’ın nükleer silah konusunda kararlılığının farkındadır ve nükleer silaha sahip bir İran Rusya için son derece tehlikeli olacaktır.

Rusya-İran ilişkilerinin temelindeki bir başka neden ise, ABD ve Batı dünyasının silah ambargosuyla karşı karşıya olan İran, Rusya için önemli bir silah pazarıdır. İran’ın Rusya için ikinci önemi ise, stratejiktir. Bu, İran’ın bölgede ABD karşıtı duruşuna bir destek mahiyetinde ortaya çıkmaktadır. ABD karşıtı İran’ı desteklemek Rusya için stratejik bir gerekliliktir. İran, Rusya’nın bölgedeki son tutunma noktasıdır.

Diğer bir konu ise Rusya’nın Çin ile ilişkileridir. Bu ilişkinin temel nedeni ABD’ye karşı küresel bir manevra gücü kazanmaktır. Çin politikasını “güçlü olduğunu göstermeme”, Rusya ise “fırsat buldukça gücünü hatırlatma” stratejisi üzerine kurmaktadır.

Rusya ve Çin’in ABD’ye karşı sahip oldukları coğrafi avantaj da önemli bir rol oynamaktadır. Ne var ki, sahip olduğu ekonomik ve ticari potansiyel ile elinde bulundurduğu enerji kaynakları bağlamında dünyanın siyasal geleceğinin odaklanacağı bölge olarak görülen Asya Kıtası’nda Rusya ve özellikle Çin’in ön plana çıkması muhtemel bir gelişmedir.

Rusya’nın enerji ve güvenlik politikaları çerçevesinde Kafkasya her şeyden önce Karadeniz’de, Hazar havzasında ve Orta Asya’da etkin bir şekilde var olmanın temel şartıdır. Bu yüzden Kafkasya bölgesi jeopolitik eksen olarak görülmektedir. Rusya’nın geleceği Kafkasya bölgesiyle doğrudan ilgilidir. Federasyonun bekası için Kafkaslarda Moskova hâkimiyeti ve denetimi hayati önem taşımaktadır. Bu bağlamda Rusya, tehdit unsuru olarak görülen ABD, NATO ve hatta Türkiye’nin Kafkasya’nın yanı sıra, Karadeniz’de de denetim altında tutulması gerektiğini düşünmektedir.

Mart 2012 başında Rusya’da yapılacak devlet başkanlığını Putin’in kazanması halinde, Rusya-ABD ilişkileri İran ve Suriye merkezli politikalarında çok daha farklı değişikliklerin olabileceği tahmin edilmektedir.

Bölgesel güç çatışmasında Çin’in politik manevraları

ABD karşıtı politikalar ve bölgesel hamleler Çin için her zaman İran ve Rusya ile güvenlik ve enerji konularında uzun vadeli ortaklıklar kurma konumunu sağlamaktadır. Çin’in, Orta Asya’da ABD ve Japonya’nın etkisini kırmak adına İran’ın politikalarını desteklemektedir.

Bilindiği üzere İran, dünyanın en büyük beşinci ham petrol ihracatçısı olmasına rağmen, yerel talebini karşılayacak petrolü rafine etme kapasitesine sahip olmadığı için işlenmiş petrol ihtiyacının % 40’ını ithal ürünlerden karşılamaktadır. İşlenmiş petrolün önemli bir bölümünü Çin ve Rusya’dan sağlamaktadır. Bu da Çin-İran ilişkilerinde uzun vadeli stratejik ortaklıkların kurulmasına neden olmaktadır. Bir diğer etken ise Çin, ham petrol ihtiyacının %51’ini dışarıdan karşılamaktadır. Çin’in en büyük 3. Ham petrol tedarikçisinden bir İran’dır.  Ekonomik büyümesinde sürdürülebilirliği sağlamak ve kendi içindeki istikrarı koruyabilmek için enerji ve ham maddelere hâkimiyet; Çin dış politikasının en temel misyonudur. Bu bağlamda Çin’in, İran’la olan ilişkileri çok fazla önem arz etmektedir.
ABD ve müttefiklerinin İran’a yönelik yaptırım politikalarına karşı çıkmasının altında da enerji ve güvenlik politikaları yatmaktadır.

Çin’in, ABD-Rusya-İran ile ilişkileri, çıkarların çatışması veya çakışması ekseninde gelişip değişmektedir. Zaman zaman çıkarlar doğrultusunda yakınlaşmalar ve kutuplaşmalar söz konusu olmaktadır.

“Şii Hilali” stratejisiyle İran’ın dış politikadaki hamleleri

İran’ın iç ve dış politikalarında, Doğu ve Batı eksenleri arasında yaşanan bu gelgitlerin ve stratejik yön arayışlarının 1990 sonrası değişip-dönüşen dünya ile ilintili olduğu belirtilebilir.

İran, kendine özgü siyaseti ile bölgedeki güç ve nüfuzunu artırmayı hedeflemektedir. İran devleti dış politikasını geleneksel olarak ideoloji ve mezhep esaslı kurgulamaktadır. Dolayısıyla İran’ın dış politika çizgisinin Şiilik ekseninde tasarlandığı ifade edilebilir. İran’ın bölgedeki temel amacı, Lübnan ve Suriye’nin ardından ABD işgali sonrasında Şii grup ve partilerin güç kazandığı Irak’ın da dâhil olmasıyla genişleyen Şii eksenini muhafaza etmektir. İran aynı zamanda Pakistan ve Afganistan ile Körfez ülkelerindeki Şii nüfus üzerinde etkinlik kurmaya çalışmaktadır. İran, böylece daha geniş bir coğrafyada mezhep bağı ile siyasi ağırlık tesis edebilecek, çevresindeki pek çok ülkenin içişlerinde söz sahibi olabilecektir. Irak’taki Şii unsurlar üzerindeki İran nüfuzu bu açıdan kayda değer bir örnek sunmaktadır.

Günümüzde Ortadoğu’da yaşanan ve Arap Baharı olarak adlandırılan gelişmeler, İran’ın dış politikada ön plana çıkardığı etno-dinsel (Şii) kimliğini kullanması için İran’a jeopolitik açıdan büyük bir manevra alanı sağlamaktadır. 

İran, kendisine faydası olması için Şii faktörünü dış politikasında bir araç olarak kullanırken, Ortadoğu’nun diğer ülkelerindeki Şii gruplar da kendilerine olan fayda doğrultusunda Şii kimliklerini ön plana çıkararak İran ile ilişkilerini geliştirmektedirler.

İran, Arap Baharı kapsamında bölgede meydana gelen gelişmeleri yakından izlemekte ve gerekli gördüğünde müdahalede bulunmaktadır. Şüphesiz Şii hilali de dikkate alındığında bölgedeki gelişmelerin İran’ın bölgesel etkinliğini artıracağını ve etki alanını genişleteceğini söylemek mümkündür. İran; ABD’nin Irak’tan kısmi olarak çekildiği bir ortamda, bölgedeki ABD yanlısı yönetimlerin de halk tarafından devrilmesinden çıkar sağlamaya çalışmaktadır. Bölgenin en güçlü ülkelerinden birisi olan Mısır’da ABD güdümünde hareket eden, İsrail yanlısı Mübarek yönetiminin devrilmesi İran açısından son derece önemlidir. Ayrıca önemli Şii nüfus oranlarına sahip Körfez ülkelerindeki halk hareketlerinin başarıya ulaşması için destek sağlamaktadır. Çünkü Körfez bölgesindeki yönetimlerin çoğu İran’ı tehdit olarak görmekte ve ABD ile yakın ilişkide bulunmaktadır. Bahreyn’de ABD’nin 5. Filosu üslenmekte ve diğer körfez ülkelerinde de ciddi bir ABD askeri varlığı bulunmaktadır.

İran’ın bölgesel hamlelerinde elinde bulundurduğu en stratejik koz Hürmüz boğazı olmaktadır. Avrupa merkezli petrol boru hatlarının, petrol yüklü gemilerin geçiş güzergâhı olan Hürmüz boğazının önemli bir kesimini İran kontrol etmektedir.

Küresel güçler Suriye etrafındaki çemberi daraltırken İran’da Hürmüz boğazını kapatabileceği mesajını vermek için Hürmüz boğazında askeri tatbikat başlattı. Buna karşı ABD ve İsrail’de Hürmüz boğazında ortak tatbikat kararı aldı.

Önümüzdeki dönemde Suriye ve İran hedef olma konumunu koruduğu sürece Hürmüz boğazındaki suların daha çok ısınabileceği anlaşılmaktadır.

İran gündemini ilgilendiren diğer bir konu da; İran devletinin PJAK ve HRK güçlerine yönelik 17 Temmuzda medya savunma alanlarına başlattığı işgal harekâtı oldu. PKK ve PJAK’A karşı Türkiye, İran ve Güney Kürdistan hükümeti arasında yapılan gizli bir ittifak anlaşmasıyla İran PJAK’ın üzerine gönderildi. 

5 Eylül’e kadar süren çatışmalar sonucunda İran ordusu HRK karşısında ağır yenilgi yaşadı. Bu durum karşısında Güney hükümeti ve Türk devleti İran ile yaptıkları Kandil harekâtının gerekliliklerini yerine getirmediler. Bölgesel dengeler, farklı güçlerin çıkar hesapları nedeniyle PKK ve PJAK’a karşı kurulan ittifak dağıldı. Yapılan kirli ittifak ile ilgili belgelerin basına yansıması ardından üçlü ittifakın amaç ve hedefleri deşifre oldu.

AKP hükümeti, İran devletini karşılıksız sözlerle PJAK’ın üstüne sürerken bir taraftan da ABD’nin İran’a karşı olduğunu açıkça söylediği füze kalkanının Malatya’ya kurulmasını sağladı. İran için önemli kaleler den biri olan Suriye kıskaca alındı. Libya tarzı örtülü operasyonlar başlatıldı. İran’a yönelikte benzeri çalışmalar yapıldı. İran için önemli olan Nükleer konularda uzmanlaşmış fizikçiler MİT-CIA işbirliği ile öldürülmeye başlandı. Bir taraftan da Tebriz, Urmiye, Erdebil, Şiraz, Ahwaz’da, GAP-Güney Azerbaycan Partisi (Merkezi Ankara’da)  ve Cümbüji Azeri-Azeri Birliği (Merkezi Bakü’de)  ile ayaklanma başlattılar.  Azerilerin yaşamış olduğu bu bölgelerde AKP ve işbirlikçileri tarafından başlatılan ayaklanmalarda Urmiye’de 3, Tebriz’de 6, Erdebil’de 5 Şiraz’da 3 kişi öldürülürken, 100’den fazla yaralı ve 1000’den fazla ise gözaltı yaşanmıştı.

İran devletinin Kandil’e düzenlediği işgal harekâtının sadece PKK ve PJAK ile boyutu dışında başka nedenlerin olduğu bilinen bir gerçekliktir. ABD ve Türk devletinin içinde olduğu ittifak güçlerin, Suriye’ye yönelik askeri bir müdahalenin ayak sesleri yakınlaşırken Kandil, İran için stratejik bir öneme sahiptir.  Suriye’ye askeri müdahalede Kandil, İran’ın Suriye’ye yönelik askeri desteğinde önemli bir role sahiptir.

İran açısından önümüzdeki dönemde mücadelenin-savaşın şiddetleneceği alan Suriye olacaktır. Suriye’deki başarı ya da başarısızlık İran’ın kaderini de yakından ilgilendirmektir. İran için Suriye, kendi toprakları dışındaki en son kale durumundadır. 

İran’ın ABD ve İngiltere’nin öncülük ettiği küresel güçler karşısındaki başarısı Kürt sorununda atacağı stratejik adımlara bağlıdır. Kürt sorununu demokratik yollarla çözmüş bir İran, küresel güçler karşısında bölgede güçlü bir devlet haline gelecektir. Bu gerçeklikten yola çıkarak Türkiye, Suriye ve İran’ın sömürgesi altında bulunan Kürtler, bu devletlerin bölgedeki var olma ya da yok oluşlarıyla doğrudan bağlantılı hale gelmişlerdir.

Topun ağzındaki Suriye

Tunus ve Mısır'da başlayan Arap isyanı yayılarak Suriye'de odaklanmış bulunuyor. Bölgesel güçlerin de bir tarafını kontrol etmeye çalıştığı bu toplumsal isyan, Tunus ve Mısır'da bir dönem ABD ve İngiltere’nin desteklediği diktatörlükleri devirirken, Libya'da dış müdahale destekli iç savaşla kırk iki yıllık Kaddafi yönetimi yıkıldı. ABD ve İngiltere’nin uşağı ve ajanı durumundaki krallıkları ve emirlikleri dışında tutarsak, yirminci yüzyıldan kalan tek Arap ulus-devletinin Suriye olduğu ortaya çıkmaktadır. 2011 yılı başlarında başlayan Arap isyanı sonlarına yaklaşırken Suriye'deki mücadeleye gelip kilitlenmiş bulunuyor. Suriye'de yaşanabilecek olası bir yönetim değişikliğiyle tüm Arap âleminde yirminci yüzyıl ulus-devlet sisteminde köklü bir siyasal değişiklik gerçekleşmiş olacak. Tabi bu sürecin kimlerin çıkarına gelişeceği, bu süreçten kazançlı çıkacağı güçlerin göstereceği örgütlülüğe, ittifak ve politikaların başarısına bağlıdır. Aksi durumda Mısır’da olduğu gibi bir kaosa sürüklenme ihtimali vardır.

Arap milliyetçiliği söylemlerini sık kullansa da aslında Hafız Esad, pragmatizme dayalı bir dış siyaset izlemiştir. Bu gelenek oğlu Beşar Esad tarafından da devam ettirilmektedir. Bu bağlamda Irak ve İsrail meselelerinde ortak çıkarları bulunması nedeniyle Suriye, İran’a 30 yıl boyunca yakın bir dış siyaset izlemiştir.

Bu temel de Suriye-İran yakınlaşmasının başka boyutlarının da ayrıca bilinmesi gerekmektedir. Suriye’de yönetime hâkim olan kesim Esad ailesinin de içinde olduğu Nusayrilerdir. Nusayrilik, Şiilik mezhebinin alt kollarından biridir. Nusayrilik dışında İmamiye, İsmailliye, Zeydiyye kolları da bulunmaktadır. Suriye’deki Nusayriler, Sünnilerden sonra en kalabalık grubu yaklaşık %12’lik oranları ile Nusayriler oluşturmaktadır.

Nusayrilerin Suriye’de yönetime hâkim olmaları Hafız Esad ile gerçekleşmiştir. Esad 1970’te Nusayri kökenli ilk devlet başkanı olmuştur. İktidarını güçlendirmek ve sürdürmek için Esad, devletin önemli noktalarına Nusayri kimlikli kişileri görevlendirmiştir. Nusayriler Esad döneminde özel güvenlik, istihbarat ve özel kuvvetlerde yer edinmiş ve ordunun komuta kademesini kontrol etmiştir. Ancak Suriye’nin iç ve dış siyasetinde Nusayri kimliğini dile getirmek bir tabu halini almıştır.

İran devleti, son dönemlerde yaptığı açıklamalarda, Suriye’de Esad iktidarına başkaldıran grupların ABD ve İsrail tarafından tahrik edilen “terörist gruplar” olduğunu iddia etmektedir. Suriye yaşanan olayları ‘Arap baharı’ndan ayrı tutan İran devleti Esad iktidarının devrilmesi durumunda Sunilerin iktidara getirileceğini, bu durumun da bölgede kurmaya çalıştığı Şii hilaline ciddi anlamda güvenlik tehdidi oluşturacağı endişesiyle Nusayri yönetici kadronun tasfiyesini engellemeye çalışmaktadır.
Kürdistan parçalarını sömürgeleri altında bulunduran Türkiye, İran ve Suriye devletleri birbirine olan karşıtlıklarına rağmen PKK karşısında ortak ittifaklar kurabilmişlerdir. Dönemsel politikalar sömürge sistemlerini bir süre ayakta tutsa da inkâr politikası uygulayana sürekli geri dönmektedir.  Suriye devleti artık yolun sonuna gelmiştir. Kürt sorunun çözümsüzlüğünde ısrar ettiği sürece aşılmaya mahkûmdur. Daha önce Türkiye ile iyi ilişkiler içinde olduğu gibi gözüken Suriye rejimine, Türk devletinin AKP hükümeti tarafından adeta zehirli kan içirircesine uyuşturdu. Şimdi de Mevcut yönetimin düşmesi için “Muhaliflere” gereken her türlü maddi ve manevi desteği vermektedir. Türkiye’nin buradaki tek amacı da; Suriye’de yaşayan Kürtlerin haklarının verilmemesi ve demokratik taleplerinin karşılanmamasına yöneliktir.

Bu nedenle Batı Kürdistan’daki Kürtlerin kendilerini güçlü bir örgütlülüğe ve iradeye kavuşturmaları gerekecektir. Aksi durumda ortaya çıkacak boşluğun başka güçler tarafından doldurulacağı kaçınılmazdır.

Bölgesel ve küresel güçlerin çatışma alanı: Irak

7 Mart 2010’da gerçekleştirilen genel seçimler üzerinden tam 9,5 ay geçtikten sonra “Yamalı Bohça” misali kurulan hükümetten beklenen sonuç ortaya çıkmamıştır. Sünni-Şii çekişmesi nedeniyle gerçekleşen patlamalar ve ölen insanlar vicdanlarda hissedilmeyecek kadar artık sıradanlaştırılmaktadır.

Irak hükümetinde görünen Şii-Sünni-Kürt çekişmesi, ardında ise İran-ABD (buna Suudi Arabistan dâhil) nüfuz mücadelesi yatmaktadır. Sünni Baas rejimini deviren ABD, gelinen günde Irak’ta İran Şiiliğinin yükselişini engelleyememiştir. 

ABD, 15 Aralık 2011’den itibaren askerlerini Irak’tan çekti. ABD kuvvetlerinin çekilmesinden bir iki gün sonra Irak’ta yönetim krizi su yüzüne çıktı. Önce İyad Allavi’nin lideri olduğu Irakiye grubu Başbakan Nuri el-Maliki’yi demokratikleşme ve insan hakları konusunda hareket etmemekle ve İran yanlısı bir Şii hâkimiyeti kurmakla suçlayıp, parlamento çalışmalarını protesto etti.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sünni-Haşimi hakkında “Maliki’ye suikast düzenleme” sebebiyle tutuklama kararı çıkartıldı. Bu olaydan bir süre önce Sünniler Tikrit başta olmak üzere Sünnilerin yaşamış olduğu alanlarda özerkliklerini ilan etmiş, Maliki ise buna izin vermeyeceklerini ifade etmişti. Özerklik ilan edildikten hemen sonra Sünnilerin Türkiye ile görüşmelerinde artış yaşanmaya başladı. Tarık Haşimi’nin Türkiye ziyaretleri bilinmektedir. Türkiye ziyaretinden bir süre sonra Maliki’ye yönelik yeşil bölgede bir suikast düzenlendi. Bu suikastın arkasında Tarık el-Haşimi’nin olduğu iddia edilerek Irak mahkemesi, Haşimi hakkında tutuklama kararı çıkarttı. Bunun üzerine Haşimi hem Celal Talabani hem de Barzani ile görüşerek Kürdistan’a sığındı. Irak Cumhurbaşkanı yardımcısı Haşimi’nin Güney Kürdistan’a sığınması Irak merkezi hükümeti ile Federal Kürdistan hükümeti arasında ki krizin en önemli nedeni haline geldi. İran, Tarık Haşimi’nin teslim edilmesi için temaslarda bulunurken, Türkiye ise KDP’ye Haşimi’nin teslim edilmemesi için baskı uygulamaktadır.

Türkiye ve arkasındaki ABD ve Suudi Arabistan’ın bölgedeki kartı Sünnilerdir. Libya’da, Irak’ta ve Suriye’de Sünniler ön planda tutulmaya çalışılmaktadır. Irak’ta Sünnilerin lideri konumunda olan Tarık Haşimi’dir. ABD, Tarık Haşimi üzerinden Sünni direnişçileri kontrol altına almıştı. Haşimi’nin devre dışı bırakılması Türkiye ve arkasındaki güçlerin bölgedeki çıkarlarını tehdit etmektedir.
Bu durumum Suriye’de ki gelişmelerle çok yakından bağlantısı olduğu ortaya çıkan bir gerçektir. Sunilerin Suriye konusunda Türkiye ile ortak bir biçimde hareket ettiği biliniyor. Bu durum hem İran hem de Irak’ta ki Şiiler için oldukça tehlikeli bir durumdur. Bu krize taraflarında onay vereceği bir çözüm bulunmadığı takdirde Irak’ta ki durum Türkiye ve İran’ı karşı karşıya getiren, Federal Kürdistan hükümetini de içine alan bir kaosa dönüşecektir. Maliki’nin Türk devletinin Irak içişlerine karıştığı iddiası ve ardından Bağdat ve Musul’da Şiilere yönelik bombalı saldırılar yine Türkiye büyükelçiliğine yönelik roketli saldırı; Irak’ta egemenlik savaşının 2012 yılında çok farklı boyutlara bürüneceğini göstermektedir.

Güney Kürdistan hükümetinin tutarsız politikaları ulusal birliğe zarar veriyor

Ortadoğu’da ve çoğunlukla Arap devletlerinde baş gösteren isyanlar Güney Kürdistan’a da etkisini göstermiştir. Özelikle KDP ve YNK yönetimlerinden rahatsızlık duyan Goran, Yekgırtu ve Komala İslami örgütleri, yolsuzluklara, hayat pahalılığına, özgürlükleri sınırlayan baskılara karşı sokağa çıkan halk kitlelerini tahrik ederek tepkileri KDP’ye yönlendirerek KDP’yi iktidarı bırakmaya zorlamak istemişlerdir. YNK’nin olaylara müdahaledeki pasif yaklaşımı KDP’yi olaylar karşısında yalnızlaştırmış, isyanı bastırmak içinde KDP tüm gücünü ortaya koymuştur. Halkı sokağa döken başta Goran hareketi olmak üzere İslami örgütler halkın tepkisini iktidara değil de KDP’ye yönlendirmesi her yerde KDP bürolarına saldırmaları stratejik olarak işlenen en büyük hata olmuştur. Goran hareketi bütün çabasına rağmen KDP’nin güçlü olduğu Duhok ve Hewler’de halk sokağa dökememiştir. Halkın sokağa çıkmaması yönetimden rahatsızlık duymadığı anlamına gelmemektedir. Aksine halk mevcut yönetimden ve yolsuzluklarında oldukça rahatsızdır. Halkın sadece KDP’ye yönlendirilmesi geçmişte ki Soran-Behdinan çelişkisini hatırlatmıştır. Bundan dolayı da Behdinan bölgesinde ki halk bu olaylara daha temkinli yaklaşmıştır. Tabi tümden bununla izah etmekte belki tam durumu ifade etmeyecektir. KDP’nin bu bölgelerde halk üzerinde ki baskısı ve yaratmış olduğu etki oldukça rol oynamıştır.  Bu süreç boyunca KDP, hâkim olduğu bu bölgelerde adeta sıkıyönetim ilan etmişti. Kendisine bağlı tüm silahlı güçlerin yanı sıra milis örgütlenmeleri de tümden bu merkezlere kaydırılarak en küçük bir hareketlilik oldukça şiddetli bir biçimde bastırılmıştır. Ama her şeye rağmen de ortaya çıkan halk tepkisi Güney Kürdistan iktidarını oldukça tedirgin etmiş, artık işlerin eskisi gibi yürümeyeceğini kavramalarını sağlamıştır. İktidarlarını devam ettirebilmek için demokratik hakların tanınması, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün tanınması gibi bazı reformların yapılması zorunluluğunu hissetmişlerdir. Umut bağladıkları, uğruna savaştıkları partilerine, parti yönetimlerine karşı ayaklanan Güney Kürdistan halkı, bu cesaret verici çıkışlarıyla KDP ve YNK’nin istihbarat ve asayişlerinin baskıcı yöntemlerinin yarattığı korkuyu yerle bir etmiş ve bu durum onları yönetimlerin politikalarına karşı daha duyarlı hale getirmiştir.

KDP ve YNK’de, iktidar ve ekonomik rant uğruna halkı görmezden gelerek, aşiret ve aile çıkarları adına uygulayacakları hiçbir politikanın başarılı olamayacağını daha iyi anlamak zorunda kalmışlardır.
Güney Kürdistan’ı ilgilendiren diğer bir sorun ise; federal Kürdistan hükümeti başkanlığının YNK’den KDP’ye geçmiş olmasıdır. İki parti arasındaki güç ve iktidar çekişmesi hükümete rağmen devam etmektedir. Hükümet ve başbakan olmasına rağmen bu durum formalitenden öteye gitmemiştir. Dış ve iç politikada yine partiler belirleyici durumdadır. Güney Kürdistan’a gelen diplomatlar önce KDP ile daha sonra YNK ve en son başbakan ile görüşmektedir. Partiler karar verici durumda olduğu için başbakanın söyleyebileceği fazla bir şey olmayacaktır. YNK’li eski başbakan Berhem Salih’in formalite başbakanlığı sona ermiştir. KDP’nin yeni başbakan adayı Neçirvan Barzani, Berhem Salih’in durumuna düşmemek amacıyla daha fazla yetki ve karar verme sözüyle tekrar başbakanlığa getirilmiştir. Bu sözlerin KDP ve YNK tarafından ne kadar yerine getirileceği tartışma konusudur. Ancak Kürtlerin beklentileri, Kürt ulusal birliğine dair çalışmaların yeni dönemde gelişmesine yönelik çabalardır. 

Neçirvan Barzani’nin tekrar başbakan olması AKP hükümeti tarafından olumlu değerlendirilmektedir. Türk devleti ile PKK karşıtı yapılan birçok gizli anlaşmada Neçirvan Barzani’nin ismi ön plana çıkmaktadır. Aynı zamanda Türk dışişleri bakanı ve müsteşarlarının Güney Kürdistan ziyaretlerinde ilk başta görüştükleri Neçirvan Barzani olmaktadır. Neçirvan Barzani’nin Çele eylemi ardından eylemi kınayan açıklamaları Kürt halkı tarafından unutulmamıştır.

Güney Kürdistan’daki partiler arasında birliğin olmaması-ulusal birlik anlayışının olmayışı, Güney Kürdistan hükümetinin de ulusal birlik çabalarından uzak duran sadece Güney Kürdistan ile sınırlı kalan, Kürdistan’ın diğer parçalarındaki Kürt inkâr ve katliamlarına sessiz kalan politikaları, ulusal birlik çabalarını zorlaştırmaktadır.

Çele eyleminden 24 saat geçmeden, eylemi ‘şiddetle kınayan’ Güney Kürdistan partileri, eylemin hemen sonrasında Geliyê Tiyara’de gerçekleşen katliama sessiz kalmışlardır. Yine Roboski’de 34 kişinin Türk uçaklarıyla katledilmesine bütün çevrelerden kınama mesajları gelirken KDP ve YNK, katliamı gerçekleştiren Türk devletini ve AKP hükümetini kınayamamış sadece “olaydan üzüntü duyduklarını” söyleyebilmişlerdir. Yine AKP cuntası tarafından 2011 yılı boyunca kesintisiz sürdürülen siyasi soykırım operasyonları,  son aylarda artık Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın görüşme notlarını okuyanların bile tutuklandığı, Kürt halkına Hitler faşizmini aratmayacak politikaların uygulandığı bir süreçte Güney partileri bu konuda tek bir açıklama bile yapamamışlardır.
Bu ve buna benzer yaklaşımlar, PKK’nin tasfiyesine yönelik ABD-Türkiye ve İran devletleriyle yapılan anlaşmalar ulusal birlik çalışmalarını sekteye uğratmaktadır. Yine bu pasif politikalar, Kürdistan parçalarını işgal eden devletlerin Kürt inkârı ve çözümsüzlüğündeki ısrarlarını cesaretlendirici nitelikte olmaktadır.

Türkiye ve AKP’ye bakış

Petro-finans güçleri, geçen yüzyıl da Ortadoğu’daki toplumların başına kendi işbirlikçi diktatörlerini oturtup işlerini böyle yürütüyorlardı. Bu yüzyılda biraz “merhamet”e gelerek işi inceltip ılımlaştırdılar. Yeni strateji, süslü adlarla kurulan “ılımlı Müslüman” partilere dayandırılıyor. Örneğin “adalet”, “kalkınma”, “eşitlik”, “özgürlük” vs.… Örneğin, Baas partisinin yerini Adalet ve Kalkınma Partisi, Saddam Hüseyin’in yerini de Tayyip Erdoğan alıyor. 

AKP yapılanmasını salt Türkiye ve Kuzey Kürdistan çerçevesinde ele almak yanıltıcı olacaktır. Bu yapılanma tüm Ortadoğu için dizayn edilen bir modeldir. Arap baharı adı altında düşürülen diktatörlüklerin yerini AKP modelinde, Büyük Ortadoğu Projesine uygun sistemler geçirilmeye çalışılıyor. 2011 yılında Arap ülkelerinde başlayan değişim, Türkiye’de Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik uluslararası komplonun devreye konulmasıyla başlamıştır. 1999 yılı aynı zamanda Fetullah Gülen’in ABD’ye gittiği yıl da oluyor.

1999 yılı Ortadoğu’ya esaslı müdahalelerin başlangıç yılıdır. Tayip Erdoğan’ın İstanbul’daki bir evde ABD ve Türk devletinin derin yapısıyla bir araya geldiği yıl da 1999’dur. Sonrasında yıl yıl müdahale daha da hızlanır. 2001 Eylül’ünde ABD’deki ikiz kule saldırısı gerçekleşir ve aynı yıl Afganistan’a müdahale başlar. AKP de aynı yılın Ağustos ayında kurulur. Türk devleti AKP eliyle kendi köhnemiş yapısını aşma ve uluslararası sisteme daha rahat entegre olma arayışına girer. Bu bağlamda zamanın koalisyon hükümeti, krizlerle yol almaya çalışır ve Ecevit’e “tıbbi müdahale” gerçekleştirilir. Böylece AKP’ye yol açılır. Nitekim 2002 yılındaki seçimlerde AKP, ABD ve medya desteğiyle iktidara getirilir. 2003 yılının başında Irak’a müdahale gerçekleştirilir ve Saddam rejimi düşürülür. Bunun öncesinde ise Kürt Halk Önderliğine yönelik ilk defa uzun süreli avukatlarla görüştürmeme tecridi uygulanır. Amaç bu hassas dönemde Kürt Halk Önderliğin’den Harekete perspektif akışını kesmekti. Türkiye’de derin devletin müdahalesiyle Türk devletinin Irak müdahalesine katılmaması ABD’ye, AKP konusunda ilk hayal kırıklığını yaşatır. Bu tarihten 2007 Kasım ayına kadar ABD-TC ilişkileri ve elbette ABD-AKP ilişkileri hep gel-git’li oldu. Öyle ki 2006 yılında ABD’nin AKP içindeki has adamlarından Cüneyt Zapsu, Amerikalılara yalvararak, “ne olur bir şans daha tanıyın ve AKP’yi delikten aşağı süpürmeyin” diyordu. Özünde bu yaklaşımlar, Türk devletini raya oturtma hamleleriydi.
Seçimlerde zaferi garantileyen Erdoğan aynı yılın Kasım ayında ABD’ye gidip Bush’la oturarak adeta “nikâh tazeledi”. Bu anlamda 2007 yılı, AKP’nin savunmadan bir anda denge ve hatta saldırı pozisyonuna geçişini ifade eder. 2008 yılının Mart ayında İttihatçı kesim son bir hamleyle AKP’yi kapatmaya çalışır. Ancak AKP kıl payı bir farkla kapatılmaktan kurtulur ve sadece hazine gelirinin yarısının kesilmesi karar altına alınır. 2008 yılı AKP’nin esas olarak saldırıya geçtiği yıldır. Saldırının kodu “Ergenekon operasyonları” olarak belirlendi ve yıllarca sürdü. Hala da sürüyor. 2011 yılı seçimlerinde alınan yüzde 50’lik oy oranı, AKP’nin zirveleşmesi ve rejim içi mücadelede nihai zaferi olarak ifade edildi. AKP’liler bunu “ustalık dönemi” olarak da tanımladılar. Gerçekten de özellikle 2008-2011 yılları arası Gülen Cemaati ve AKP, İttihatçı-Kemalist kesimin elindeki stratejik kurumlar olan Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, HSYK ve diğer önemli kurumları bir bir ele geçirdi. En son olarak da orduyu denetimine aldı. Emniyet teşkilatını vurucu gücü yaptı. Medyanın büyük bölümünü ise adeta kendi kuklası haline getirdi. Büyük sermayeyi ve TÜSİAD’ı sınırladı ve kontrol edilebilir kıldı. Bundan sonra da Fetullah Gülen meşhur “beddua”sını okudu ve Kürt halkına karşı açıktan topyekûn saldırıya geçildi.

AKP’nin Kürt Stratejisi

AKP’nin Kürt halkı ve Özgürlük Hareketine dönük stratejisi oldukça “inceltilmiş” bir tarzdır. 1990’lardaki kaba tarzdaki imha ve inkâr, daha “sinsi ve ince” bir tarzla sürdürüldü. Ama bunun için İttihatçı-Kemalist yüzün üzerine “Kürt ve Müslüman” maskesi çekildi. Yani AKP Türkiye’de “Türk ve Müslüman” iken Kürdistan’da  “Kürt ve Müslüman” oldu.

2011 yılında AKP cuntası, ABD ve Suudi sermayesinden palazlanan Fetullah Gülen’den aldığı destek ile PKK’yi tümden tasfiye etmeye yoğunlaştı. Bir taraftan tasfiye operasyonu yürütürken bir taraftan da dış ve iç kamuoyuna yönelik “demokratik açılım” adı altında bir süreç başlattı. Bu çerçevede atmış olduğu adımlar tamamıyla kamuoyunu kandırmaya ve kendisine bağlı işbirlikçi bir Kürt yaratmaya yönelik bir çaba olmuştur.  Kuzey Kürdistan’da kurmuş olduğu dernek ve sivil kurumlarla, dini duyguları kullanarak tabandan halkı örgütlemeye çalıştı.  Yine bölgeye atamış oldukları tüm imamlar, sağlık memurları, polis, emniyet müdürleri, kaymaklar, valiler, öğretmenler vb. tüm memurları cemaate yakın adamlarını atayarak Kürdistan’ı yeniden fethetmeye çalıştı. Deyim yerinde ise devletin tüm maddi ve manevi imkânlarını PKK’nin tasfiyesinde kullandı. 

Bu çerçevede bölgesel güçlerle ittifaklar yaparak PKK’ye karşı mücadele yürütürken, bir taraftan da ABD ve NATO’ya kendini pazarlayarak bunlardan aldığı destekle Medya Savunma Alanlarına yönelik saldırılar başlatmıştır. Bu şekilde PKK’ye karşı geliştirilen uluslararası komployu güncelleyerek yeni sürece göre uygulamaya koymuştur. ABD ve Türkiye’nin yapmış olduğu anlaşma çerçevesinde PKK’ye karşı yüksek teknolojiye dayalı olarak, bütün uydu-hava-kara imkânları kullanılarak istihbarat toplama faaliyetleri yapılarak Türkiye’ye destek sunulmuştur. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik tecrit uygulamasının başlatılması ile birlikte medya savunma alanları da son teknoloji silahlarla vurulmuştur.

AKP’nin 2008 yılı itibariyle tamamen yürürlüğe koyduğu tasfiye konseptiyle AKP’nin Kürt sorunu demokratik yollarla çözen değil de PKK’yi çözmeye dönük bir strateji izlendiği açığa çıkmıştır. AKP hiçbir zaman çözüm gücü olmayacaktır. Tersine soykırım ve katliam gücü olarak kendi varlığını sürdürmeye çalışan, Beyaz Türkçülüğü kat be kat aşan; Yeşil İslamcı-Türkçülüğü benimseyen faşist bir yapıya dönüşmüştür. Aslında gerçek kimliği açığa çıkmıştır.

“Sıfır Sorun Politikası” Türkiye’yi uçurumun eşiğine getirdi 

AKP hükümeti iç politika da ciddi bir tıkanıklığı yaşarken aynı paralelde dış politikada da iflasın eşiğine gelmiş bulunmaktadır. Dış politikasını Ahmet Davutoğlu’na teslim eden Cemaat ve AKP hükümeti iç politikada olduğu gibi dış politikada da popülist ayakları sağlam yere basmayan bölgede ki güçleri ve dengeleri iyi hesaplamayan günü birlik ve sadece ekonomik çıkara dayalı politikalarla komşu ülkelerle “sıfır sorun” stratejiyle işin yürüyebileceğini sandı. Gitmiş oldukları her ülkede cemaate yakın iş adamlar ordusu ile giden her gittikleri ülkede karşılıklı vizeleri kaldırarak iç ve dış kamuoyuna mesajlar verdiler. Çok geçmeden bölgede başlayan halk isyanlarıyla birlikte uzun süreden beli üzerinde çalışmışmış oldukları “sıfır sorun” stratejisinin aksine tüm komşularla sorunlu olan Libya, Mısır, Suriye ve İran karşı saldırgan bir pozisyon içine girerek ABD ve İsrail ile ortak hareket etmeyi kendi çıkarlarına daha uygun bulmuştur. Buda iç politikada olduğu gibi dış politikada da AKP ve Gülen Cemaati kaybetmekten kendini kurtaramayacaktır. Suriye konusunda Arap birliğinin tavrı Türkiye’yi bu işten tümden devre dışı bırakma durumudur. 2012 yılında bu durum daha da belirginlik kazanacaktır.

AKP hükümetinin Kürt sorunu ve dış politikada ki başarısızlığı Gülen Cemaati ile aralarını açmış Gülen Cemaati direk Erdoğan’dan iç ve dış politikaya müdahil olmamasını bu iki önemli konuyu kendilerine bırakmasını talep ettiği söylendi. Gülen cemaatinin bu talebi elbette ABD ve İsrail’in talebi olarak yorumlamak çokta abartılı olmayacaktır. ABD son dönemlerde oldukça popülist ve adeta kendinden gecen Erdoğan’ın bu tutumundan oldukça rahatsız ve ilerisi içinde kendi politikaları için tehlikeli olarak görmüştür.

Amerika’daki bazı çevrelerin Türkiye’de Fetullah Gülen ve AKP’nin yükselişinden duydukları kaygıları dile getirilmektedir. 2012 yılı içinde ABD’deki başkanlık seçimleri sonrasındaki iktidar değişimi yeni bazı gelişmeleri ortaya çıkarabilecektir. Kürtlerin bölgede önemli bir aktör olarak güç kazanma durumu söz konusu olabilecektir. Buna karşı Türk(AKP) devletinin, Kürt iradesini önlemeye dönük kendisini yine ABD ve İsrail’e pazarlayarak bazı çıkışlarda bulunma ihtimali vardır. ABD’nin bu konudaki tutumu ise, tüm bölgeyi içine alan bir dizayn hareketinde Türk devleti gibi tek seçeneğe mahkûm olmanın kendisine baştan kaybedeceğinin farkındadır. Bir taraftan Saddam, Mübarek gibi diktatörlüklere karşı olduğunu söylerken diğer taraftan Erdoğan gibi yeni diktatörlüklerin ortaya çıkmasına izin vermeyecektir. Bir dönem, “ ne olur bize bir şans daha verin, AKP’yi delikten süpürüp atmayın” diye yalvaran Cüneyt Zapsu kendi soyuna ihanet etmiş devşirmeler şimdi de ABD ve İsrail’e yalvararak, “her türlü taşeronluğunuzu yaparız. Bölgede sizin adınıza tek güç biz olalım” yaklaşımı Türkiye’yi en fazla köşeye sıkıştıran bölgede ki tüm güçleri karşısına alan bir duruma yol açmaktadır. PKK ve Kürt karşıtlığında, ABD ve İsrail taşeronluğu Türk dış politikasını iflasın eşiğine getirmiştir. 

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

Hiç yorum yok: