Site İçi Arama

Yükleniyor...

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Kılıçdaroğlu’nun Demokrasi Güçlerini Tasfiye Politikası…

HÜSEYİN ALİ
 
AKP iktidarı başarısız darbe girişiminden sonra kendisini "demokrasiyi savunan güç" gibi gösterip bu maske altında herkesi otoriter hegemonik faşist iktidarının yedeği yapmaktadır. Öyle ki tüm dış dünyayı da kendi faşist rejiminin destekçisi yapmak istiyor. AKP hükümeti, 15 Temmuz öncesi otoriter hegemonik faşist bir iktidarken, 15 Temmuz’dan sonra nasıl demokratik bir hükümet oluyor? İki otoriter hegemonik güç bir hesaplaşma ve kavga içine girdiğinde kazanan otoriter güç otomatikman "demokrat" mı oluyor? Kuşkusuz darbeleri, özellikle demokratik halk güçleri kabul etmez. Çünkü en yakın dönemdeki 12 Eylül darbesinde sosyalistlerin, halk güçlerinin, demokrasi güçlerinin nasıl baskı ve zulüm gördüğü hala canlı hafızalardır.

12 Eylül rejimi baskıcı düzene hizmet edecek bir İslami kesimi devlete içermek istiyordu. O günden sonra hem Fethullahçılar, hem de bugün AKP içinde olan bazı kişiler devletin içine alınmaya başladılar. Özal hükümeti de bu çevrelerin devlet içine yerleşmesine yardımcı oldu. Ancak 1990’lı yıllarının kirli savaş ortamında bu proje tam pratikleşemedi. Kürt Halk Önderinin esareti ve gerilla güçlerinin Türkiye dışına çıkarılmasından sonra bu projenin geliştirilmesi süreci hızlandı. AKP de 12 Eylül’de başlayan bu sürecin parçası olarak iktidar oldu. Fethullahçılar da AKP iktidarının bir bileşeniydi. İktidarcı siyasal İslam’ın sistem içine entegre edilmesi sürecinde bu iki kanat büyük bir rekabet içinde oldular. Siyasal İslam’ın devlet içine alınması sürecinde kendilerini hakim kılmak istediler. Bir dönem önlerindeki engelleri kaldırmak için bu iki kanat ortak hareket ettiler. Bu süreci Fethullahçılar iyi kullandı, palazlandı. Daha sonra da içte ve dışta AKP’ye yönelik muhalefeti zemin olarak kullanıp AKP’yi saf dışı edip kendisini hegemonik kılmak istedi. Bu politika çerçevesinde ordu içinde AKP’nin iç ve dış politikalarından rahatsız olanları da kullanıp AKP’yi saf dışı etmek istedi, ama başarılı olamadı. AKP, iktidarcı siyasal İslam’ın devlet içine alınıp yeniden dizayn edilmesi rekabetinde kazanan oldu.

Şimdi bu durum AKP’nin demokrat olması ve otoriter faşist karakterini kaybetmesi olarak ele alınabilir mi?

AKP bu darbeyi kullanıp kendi otoritesini hakim kılmak isterken, CHP’nin bu yeni hegemonik otoriter sistemin dizayn edilmesinin yedeği, hatta esas aktörü olması durumu ortaya çıkmıştır. Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP yönetimi, bir yönüyle tüm demokratları satan ve demokrasi güçlerinin tasfiye edilmesine yol açacak bir sürecin yol açıcısı olmuşlardır. Eğer AKP şu anda rahat bir biçimde hegemonik sistemini kurmaya yönelmişse, bunun esas sorumlusu Kılıçdaroğlu ve CHP yönetimidir. AKP’nin bu düzeyde otoriter bir hakimiyet sağlamasının önünü açan kesinlikle Kılıçdaroğlu ve CHP içindeki oligarşidir. Bunlar AKP’nin faşist uygulamalarını normalleştirmiştir. CHP bu düzeyde AKP destekçisi olmasaydı AKP şovenist mezhepçi zihniyetini bu düzeyde etkili kılamazdı.

Şu anda Kemal Kılıçdaroğlu, akıl hocaları kimse Türkiye’nin tüm demokrasi birikiminin ezilmesiyle sonuçlanacak bir politika izliyor. Neredeyse AKP’nin şovenist mezhepçi  hegemonik politikalarının demokrasi güçleri içindeki ajanlığını yapıyor. Darbeye tutum alması tabii ki doğruydu; ancak sonrası tamamen AKP’nin Türkiye’yi şovenist mezhepçi biçimde dizayn etmesine hizmet etmektedir. Bu yetmezmiş gibi AKP’ye karşı oluşacak demokrasi blokunu da engellemeye çalışmaktadır. AKP’nin amaçları doğrultusunda hareket etmektedir. AKP şu anda biraz yumuşak yaklaşarak, dönemsel olarak başkanlığı da dillendirmeyerek CHP’yi de amacına ulaşana kadar kullanmayı hedefliyor. Tabii ki şu andaki durum biraz stabilize olduğunda, yine kendi programını açıkça ortaya koyacaktır. Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırım’ın açtıkları davaları geri çekmeleri bu amaçlıdır.

MHP zaten AKP bizim düşüncelerimizi uyguluyor diyerek tam destek veriyor. Buna değinmeye gerek bile yok; ama CHP’nin dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla ilgili anayasa tasarısının gündeme gelmesinden bu yana AKP politikalarının meşruiyet gücü haline gelmesi Türkiye siyaseti açısından büyük bir tehlikeyi ifade etmektedir.

MHP, AKP’ye ne kadar destek verirse versin, AKP’nin bu şovenist milliyetçi politikaları bugünkü kadar meşruiyet kazanıp normalleşmezdi. Şu anda AKP politikalarının meşruiyetini Kılıçdaroğlu ve CHP yönetimi sağlamaktadır. Bunu da dışa karşı ulusal çıkar adına yapmaktadır. Daha doğrusu AKP, ulusal çıkar dayatması yaparak CHP’yi bu kuyunun içine atmıştır.

Kılıçdaroğlu gelinen aşamada CHP tarihine baskıcı, hegemonik, şovenist mezhepçi iktidara güç veren, hatta böyle bir sistemin oluşmasına en büyük destek veren kişi olarak geçecektir. Kılıçdaroğlu ve ekibi, Türkiye’nin demokratikleşmesinde rol oynama yerine, şovenist mezhepçi bir sistemin  kurulmasında rol oynamaktadır. Kuşkusuz doğru tutum takınsaydı Türkiye’nin demokratikleşmesinde rol oynardı, ama CHP yönetimi siyasal İslam’ın devlet içinde hakim olup mezhepçi şovenist bir sistem kurmasında yer almıştır.

AKP, iktidarcı siyasal İslam’dır. Demokratik siyasal İslam karakteri olanlarla alakası yoktur. Hatta İslam’ın hak, adalet, vicdan ve eşitlik değerlerini satan bir siyasi güç konumundadır. AKP demokratik İslam dahil tüm demokrasi güçlerini etkisizleştirmeyi hedefleyen bir iktidar gücüdür.

Bu durum karşısında tüm demokrasi güçlerine düşen görev, mezhepçi hegemonik iktidarın destekçisi duruma düşen CHP yönetimine tavır alarak bir demokrasi cephesini oluşturmaktır. CHP’nin meclis ve taban çoğunluğu Kılıçdaroğlu ve ekibinin AKP’nin yedeğine düşen bu politikadan rahatsızdır. Dolayısıyla CHP’nin AKP politikasına karşı çıkan tüm kesimleri de bu blok içine çekilmelidirler. CHP yönetiminin bu politikası engellenmezse bunun sonucu tüm demokrasi güçlerinin ezilerek Türkiye’nin MHP ile AKP’nin zihniyetiyle oluşmuş bir siyasal sistem cenderesine girmesi kaçınılmaz olacaktır.

Kaynak: Özgür Gündem

5 Nisan 2016 Salı

AKP İçin Bir Dönemin Sonuna Doğru mu?

AKP, Türkiye toplumunun tarihsel-politik dinamiklerinden ortaya çıkıp gelişen ve iktidar gücü olan bir parti olmadı. Tersine küresel kapitalist dünyanın bölgesel stratejisinin bir figüranı olarak desteklenip ön plana çıkartıldı. Küresel sermayenin aktif desteğiyle iktidar gücü olan Erdoğan merkezli AKP, iç politikada ciddi bir başarı göstermesine rağmen bölgesel stratejilere uyumlu bir politika izleyemedi. Değişen güç dengelerine uyum sağlamakta zorlanan ve aşamalı olarak kendi planlarını uygulamak isteyen AKP’nin geliştirmek istediği politikalar bütünüyle çöktü. Bölgesel politikalardaki başarısızlık, AKP’nin uluslararası ve bölgesel ilişkilerdeki rolünü/etkinliğini de önemli oranda kırdı.

Uluslararası alanda sıradanlaşmaya başlayan AKP, iç politikada gücünü korumak için toplumun farklı toplumsal dinamiklerine yönelik baskıları yoğunlaştırdı. Böylelikle uluslararası ve bölgesel politikalarda izole edilen Erdoğan ve ekibi, iç politikadaki varlığını korumak için saldırılarını artırdı.

Küresel dünyada uluslararası gelişmelerle iç politik ilişkiler belirli bir denge içerisinde yürütülmediği sürece iktidar gücünü korumanın oldukça zor olduğu hemen herkesin bildiği bir realitedir. Bu bakımdan Türkiye geleceğini belirleyen AKP iktidarı yeni bir sürece doğru evriliyor. AKP’yi bekleyen süreç tahmin edilenden çok daha karmaşık ve zorlu olacak. İç politik dengelerde güçlü görünmek için bütün olanaklarını kullanan iktidarın zayıf halkaları hızla gelişiyor.

Rejimin bütün dinamiklerinin alt üst edildiği, fiilen tek parti iktidarına dayanan başkanlık isteminin uygulandığı Türkiye’de sadece dış politikanın bütünüyle çökmedi, aynı zamanda iç politikada çözülme sürecine girmeye başladı. Erdoğan merkezli AKP’nin dış politikadaki başarısızlığının iç politikaya yansıması önümüzdeki süreçte çok daha belirgin hale gelecektir.

Reza Zarrab’ın ABD tarafından tutuklanmasının politik yansımaları çok daha ağır olacaktır:

Zarrab, ABD’ye giderken tutuklanacağını biliyordu. Peki, buna rağmen neden ABD’ye gitti? Bu sorunun birkaç yönü bulunuyor. Bu operasyonun bir yönü İran’ı ilgilendiriyor. Uluslararası ambargonun kalkmasıyla İran’ın bölgesel bir güç olması için yeni bir süreç başlatıldı. İran, küresel sisteme dahil olurken bir kısım önemli adımlar atacaktır. İran adına kara para operasyonların önemli bir örgütleyici elemanlarından birini olan Babek Zencani’nin tutuklanması ve idam kararı verilmesi, hem uluslararası güçlere bir mesajdır hem de kendi iç dinamiklerini yeniden re-organize etmeye karar vermesidir. Bir başka anlamı da, kirli ilişkilerden arınacağını ve küresel sistemin oyununa dahil olacağının mesajını veriyor. Diğer bir yönü de İran’daki operasyonun bir ayağını da Türkiye’de kara paraların aklandığı bazı önemli bankaları oluşturuyor. ABD, başından beri Türkiye’nin uluslararası ambargoyu delmek için İran ile kirli ilişkiler içerisinde olduğunu biliyordu. Washington, İran politikası nedeniyle Türkiye’nin izlediği politikayı geçici olarak görmezlikten geldi ve doğrudan müdahale etmedi. Ancak İran ile küresel güçler arasında yapılan anlaşmalar, ABD’nin Türkiye’ye yönelik politikalarını yeniden güncelleştirmesine yol açtı ve esasen AKP ve Erdoğan’a yönelik yeni bir süreç başlatmış bulunuyor. ABD’ye anlaşmalı olarak giden Zarrab’ın ABD’de mahkeme tarafından tutuklanmasının esası, AKP ve Erdoğan’a yönelik belirlenen stratejinin bir halkasıdır. Mesele Zarrab’ın kara para ilişki ağı içinde olması değil, esasen İran’a yönelik ambargonun delinmesinde Türkiye’nin üstlendiği rolü belgelerle ortaya çıkartmaktır. Bu bakımdan Zarrab’ın tutuklanmış olması, operasyonun merkezinde İran değil Türkiye’nin, dahası Erdoğan’ın olduğunu gösteriyor. Zarrab’ın vereceği bilgiler ekseninde bir bakıma 17-25 Aralık Operasyonu uluslararası boyutu da olacak şekilde yeniden başlamış olacaktır.

Türkiye güvenlik sorunu olan bir ülke olarak ön plana çıkıyor:

Terör gerekçesiyle Adana, Muğla ve İzmir’de bulunan ve özellikle korunan askeri personelin ailelerinin güvenlik nedeniyle Amerika’ya götürülmesi kararı, önümüzdeki süreçte Ankara’ya yönelik politikanın ipuçlarını veriyor. İsrail hükümetinin ABD’nin açıklamasına eş zamanlı bir şekilde İsrail vatandaşlarının acilen Türkiye’ye terk etme çağrısı yapmış olması da bir tesadüf olmayıp bilinçli bir politikadır. Washington’da verilen mesaj şunları içeriyor; Erdoğan merkezli AKP iktidarının Ortadoğu’da kaos yaratmak için sürdürdüğü politikalara destek verilmeyecek. Türkiye güvenli bir ülke olmadığı için iç politik kriz/istikrarsızlık çok daha fazla derinleşecek. Yabancı turistlerin gelmemesi için yapılan ciddi bir uyarı olduğu gibi küresel sermayenin akışı bakımından da önemli bir mesaj içeriyor. Bir başka ifadeyle Türkiye’ye yapılan küresel yatırımların hızla düşmesi ya da düşürülmesi anlamına gelir.

Erdoğan’ın varlığı Türkiye için uluslararası alanda bir kriz haline gelmeye başlandı:

Bir ülkenin cumhurbaşkanının pozisyonu o devletin uluslararası alandaki vizyonunu yansıtır. Erdoğan cumhurbaşkanı olduğundan bu yana, küresel güç merkezlerinden hiçbiri ülkeyi ziyaret edemedi ve davet edilmedi. Erdoğan’ın, uluslararası ölçekteki toplantılarda, küresel güç merkezleri olan devletlerin başkanlarıyla veya başbakanlarıyla görüşmek için çok büyük bir çaba içerisinde olması, diplomatik ve politik ağırlığının ne kadar zayıfladığını gösteriyor. Paris’te gerçekleştirilen İklim Zirvesi’nde Putin ile görüşebilmek için bütün diplomatik ilişkileri alt üst eden Erdoğan, Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde ise Obama ile resmi düzeyde bir görüşme yapabilmek için diplomatik sınırları sonuna kadar zorladı. Beyaz Saray’ın bu önerinin uygun görülmediğini, ama bunun Erdoğan’ı ‘horlama’ anlamına gelmeyeceği, yemek arası bir görüşmenin mümkün olacağını, Başkan Yardımcısı Biden ile görüşebileceğine dair açıklama Erdoğan’ın vizyonuna ilişkin bir fikir verebilir. Ayrıca Brookings Enstitü’sünde konuşan Erdoğan’ın yapmış olduğu toplantının katılımcıları dikkate alındığında Türkiye’ye verilen önemi ortaya koyuyor. Obama yönetiminden kimsenin bulunmaması, katılanların da üçüncü ve dördüncü derecede bürokratlardan olması, birçoğunun Obama yönetiminin eski çalışanları olması dikkate alındığında Erdoğan’a biçilen rol bakımından bize bir fikir veriyor.

Erdoğan’ın diplomatik sınırları aşarak ülkelerin içişlerine müdahaleye kalkışması uluslararası ilişkilerde kaybetmenin tipik bir örneği olarak karşımıza çıkıyor. Almanya’daki bir televizyon kanalında yayınlanan mizah içerikli ‘talk show’ programında Erdoğan’a hakaret edildiği iddiasıyla Almanya Büyükelçisi’nin Dışişleri Bakanlığı’na çağrılıp nota verilmesi, uluslararası ilişkilerde nadiren görülen bir diplomatik tarzdır. Avrupa ülkelerinde bu tür programlarda kendi ülkelerinin politikacılarına yönelik mizah tarzı eleştiriler sıkça yapılır ve devlet politikası olarak ele alınamaz. Devlet politikasıyla doğrudan bir ilişkisi olmayan bu tür programlar nedeniyle bir ülkeye nota verilmeye kalkışması, Türkiye’nin uluslararası ve diplomatik ilişkilerdeki dengesinin bütünüyle dağıldığını gösteren küçük ama önemli bir veriyi ortaya koyuyor. Aynı şekilde, AB üyelik kriterlerine göre, AB ülkelerinin konsoloslarının Can Dündar-Erdem Gül Davası’nı izlemeye gelmeleri hem bir hak hem de bir görevdir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konsoloslara “Siz kimsiniz” cümlesiyle tehdit eder gibi karşılık vermesi, diplomatik kurallarının bütünüyle rafa kaldırıldığını gösteriyor.

Çözülmenin bir başta boyutu; devletin Kürtlerle savaşı

Devletin geleceğiyle Kürtlerin bölgesel tasfiyesi arasında stratejik bir bağ kuran AKP ve Genelkurmay, savaşı çok yönlü boyutlandırma kararı aldılar. IŞİD ve El Nusra gibi radikal İslamcı örgütlerin desteklenmesinin politik arka planında Kürtlerin bölgesel bir güç olmasını ve dengelerde aktif bir rol üstlenmesini engellemek var. Bu bakımdan kapsamı genişleyerek yürütülen savaşta esas sorumluluk Milli Güvenlik Kurulu’nda olmasına rağmen olası bir yenilginin faturası doğrudan Erdoğan’a ve AKP iktidarına kesilecektir.

Genelkurmay-AKP iktidarı ittifakına dayanan Kürtleri tasfiye savaşı, cumhurbaşkanı tarafından ABD’de meşrulaştırılmak istendi. Erdoğan’ın gerek Biden ile yaptığı görüşmenin gerekse Brookings Enstitüsü’nde yapmış olduğu konuşmanın esasını yine PKK ve PYD oluşturdu. Devletin bilinen klasik Kürt politikasını tekrarladı. Biden’den Rojava’da ilan edilen ‘Kürt Federasyonu’nun tanınmaması ve kurulmaması garantisini istedi. Buna karşılık Ankara’nın Washington’un emrinde olacağına vurgu yaptı. Ancak ABD’nin bugünkü Kürt politikasının değişmeyeceğini bir kez daha görmüş oldu. Böylelikle Suriye ve Rojava’daki kırmızı çizgileri hem Rusya, hem de ABD karşısında anlamsızlaştığı gibi PYD’nin politik gücü bir kez daha tescil edildi. Cenevre’deki görüşmelere Kürtlerin dahil olmasıyla Suriye’de oluşan veya oluşacak olan yeni politik dengeler içerisinde çözüm çok daha fazla ön plana çıkacaktır. Kürtler bu sürecin kazananları olarak Suriye’nin geleceğini belirleyici önemli bir gücü olacaktır.

Devletin Kürtlere karşı yürüttüğü savaşı kazanma şansı bulunmuyor;

Kürt illerinde yürütülen savaşla bölge coğrafyasının bütününün Suriyeleştirilmesi, Türkiye’nin çözülme sürecinin önemli bir halkasını oluşturacaktır. Savaşın Kürt illeriyle sınırlı olmayacağı bunun yayılarak batı illerini kapsayacağı gerçeğini gören uluslararası güçler, Türkiye’nin güvenlikli ülke statüsünden çıkartıldığını açıkladılar. Bu bakımdan Kürt hareketinin toplumsal gücünü bastırmak için başlatılan savaşın politik sonuçları tahmin edilenden çok daha kapsamlı olacaktır. Kürt illerini yıkım merkezi haline getiren devletin, bu savaşı kazanması ve politik sonuçlar elde etmesi oldukça zordur. Kürt illerinde adı konulmuş bir savaş var. Nasıl ki Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da ve Suriye’de bir savaştan bahsediliyorsa artık Kürt illerinde de yürütülen bir savaştan bahsediliyor. Irak’ta ve Suriye’de olduğu gibi Türkiye’de de devlet bu savaşın adını “terörizmle mücadele” olarak tanımlasa da uluslararası kriterlere göre bu bir savaştır.

Bu savaşın bir tarafında devlet, karşı tarafından Kürtler adına PKK bulunuyor. Bu savaşın çatışma alanı genişledikçe uluslararası alandaki tanımlanması çok daha netleşecektir.

Devletin Kürtlere karşı yürüttüğü savaşı kazanma şansının olmadığını savaş uzmanı haline gelen Genelkurmay da çok iyi biliyor. Suriye’de savaşın durdurulması ve politik çözümün ön plana çıkmasının koşulları yaratılırken, tersine Türkiye’nin kendi içinde başlattığı savaşın askeri sonuçları bakımından hiçbir kazanımının olmayacağı açıktır. Tersine savaşın özellikle Türkiye’nin büyük mega kentlerini kapsayarak ilerlemesi toplumsal, politik ve ekonomik kaosun derinleşmesi olarak karşımıza çıkacaktır.

Kürtlerle yürütülen savaş, Türkiye’nin bütününü Suriyelileştirecektir ve bunun bir başka anlamı da uluslararası müdahaleye nesnel zemin hazırlanmış olacaktır. Kürtlerle barışarak sorunu demokratik yollarla çözümü esas almayan devletin karşısına uluslararası çözüm gelecektir. Bu bakımdan kendi iç dinamikleriyle çözme becerisini göstermeyenler, dış dinamiklerin çözümünü kabul etmek zorunda kalacaklardır.

İç politik dengelerde kriz ve çözülme:

Türkiye’nin dış politik ilişkileri ve diplomatik kurallarının sıfırlanmasının iç politikadaki yansımaları çok daha belirgin olarak ön plana çıkıyor. Bugünkü politikanın esası, toplumsal ilişkilerdeki kutuplaşmayı derinleştirmenin ötesinde birbirine düşman grupları haline getirmektir. Bir başka ifadeyle bir taraftan AKP iktidarının desteklediği, karşıda ise buna karşıda muhalif duruma gelen farklı sosyal grupların var olmasıdır. Güncel tehlike ise bu farklı sosyal gruplar arasında çatışmanın aşamalı olarak gelişme ve yaygınlaşma eğilimini taşımasıdır.

AKP iktidarı ve cumhurbaşkanının politik yönelimleri bu süreci çok daha karmaşık bir hale getirmektedir. Devleti temsil eden bir cumhurbaşkanının kendi halkıyla savaşır şekilde iç politikada hemen her gün toplumun gündelik yaşamına müdahale etmeye kalkışması iç dinamiklerin kırılmasının tipik bir özelliği olarak görülüyor. Bir cumhurbaşkanı ilk kez bu düzeyde kendi halkıyla mahkemelik olmuş bulunuyor. Bunun ne Türkiye’de ne de başka ülkelerde bir örneği var. Facebook, Twitter gibi sosyal medya üzerinde yapılan açıklamalara dahi olmak üzere sayıları binlerle ifade edilen davaların açıldığı bir cumhurbaşkanı gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Öyle ki Can Dündar-Erdem Gül Davası’nda, cumhurbaşkanının baskısıyla bu kez MİT de taraflardan biri haline geldi. Dünyanın hiçbir ülkesinde devletin en stratejik kurumu olan istihbarat örgütünün bir bireyde davacı olarak mahkemeye başvurduğu görülmemiştir. Türkiye’de de böyle bir örnek bulunmuyor. Bir istihbarat örgütünün varlığı ve niteliğiyle çelişen bir durum olması yanında aynı zamanda bir mesaj içeriyor: Toplumdaki bireylerin bütün kişisel bilgelerine sahip olan istihbarat birimi olarak MİT, bundan sonra herkes hakkında dava açarak tutuklatabilir ve ceza almasını sağlayabilir. Bir başka ifadeyle MİT üzerinden korku imparatorluğunu bireylerin günlük yaşamında hissettirmektir.

AKP, küresel güçlerin desteğiyle büyüdü ve bugünkü güce ulaştı. Bugün gelinen noktada iç politikada edinmiş olduğu güce dayanarak, kendi varlığını hem iç politikada hem de uluslararası ilişkilerde çok belirgin olarak dayatır bir noktaya geldi. Özellikle Ortadoğu’daki dengelerin değişmesini yeterince görmeyen ya da görmek istemeyen AKP, sürece uyum sağlamak yerine tersine bölgesel ilişkilerine engel olmaya başlayan bir konuma gelmiş bulunuyor.

AKP’nin uluslararası ilişkilerdeki misyonu önemli oranda tamamlanmış görünüyor. Erdoğan merkezli AKP iktidarı iç politikadaki gücünü kullanarak iktidarını süreklileştirmesinin giderek zorlaştığını görmeye başladı. Ya mevcut politikalardan kesin bir dönüşüm sağlayacaktır ya da iç politikadaki baskısını daha fazla artıracaktır. Bu durum AKP’nin ve Erdoğan’ın gücünün çok hızla tükenmesine, uluslararası ilişkilerdeki çöküşün iç politikaya yansıması çok daha hızlı olacaktır.

İçte ciddi önemli bir güç olması AKP’nin geleceği için bir güvence olmaz. Bu bakımdan uluslararası ilişkilerdeki başarısızlığın iç politikaya yansıması kaçınılmazdır. Bunun ne kadar süreceğini kestirmek mümkün değildir. Küresel güçlerin Türkiye politikasının birkaç alternatifi bulunuyor. Koşullara göre bunlardan biri uygulanmaya konulacaktır. Erdoğan’ın hizaya getirilmesi, AKP’nin yeniden dizayn edilmesi, ordunun tekrar göreve çağrılması, Türkiye için bir renkli devrimin güncelleştirmesi gibi farklı seçenekler gündeme gelebilir. Bütün bu alternatiflerin ortak özelliği, Türkiye’nin küresel sistemin ihtiyaçlarına göre yeniden re-organize etmektir. Kriz yaratan değil, küresel çözümlere uyumlu bir Türkiye oluşturmaktır. Bunun çok kolay olmayacağı ve özellikle sistemin iç dinamiklerinde de çatışma olasılığının gündemde olacağı bir süreç olarak karşımıza çıkabilir.

Bu çözümlerin hiçbiri Türkiye toplumunun demokrasi mücadelesine ve ülkenin demokratikleştirilmesine stratejik bir kazanımı sunmaz ama sistem içi çelişkiler ve çatımalar yeni olanaklar yaratır. Bu bakımdan bugünkü koşullarda belki de en zor olanı halkın toplumsal gücünü örgütlemek ve demokratik mücadeleyi esas olan bir çözümü dayatmak ve geliştirmektir.

Gokyuzu9@gmail.com


http://sendika10.org/2016/04/akp-icin-bir-donemin-sonuna-dogru-mu-dr-mustafa-pekoz/

Reza'nın Miami seyahati için SEKİZ BUÇUK MİLYAR SEBEP


"Türk medyası Zencani’nin 26 duruşmalık yargı sürecini tek bir muhabirle bile izlemedi. Oysa Zencani, Türkiye'de dağıtılan ‘komisyonun’ toplam rakamını bile verdi duruşmada: 8.5 milyar dolar!.."

Bugün karar günü...


"Zindan Evin"de yani Evin Cezaevi'nde neredeyse ikinci senesini doldurmuştu. Hücresinde, on bilemedin yirmi riyallik tek tip cezaevi elbisesini giyerken Manhattan 5. Cadde'den satın aldığı 1800 dolarlık saf yün Armani takımları aklına geldi.

Nereden nereye...

Sakallı, sert bakışlı devrim polislerinin eşliğinde yargılamanın yapıldığı salona çıktı. Elinde, üç klasörden oluşan savunmasını taşıyordu. Aslında o da farkındaydı çırpınışlarının beyhude olduğunun...

Bugün 26. duruşma.


Konuştu... Konuştu... Acaba bir önceki duruşmada devrim savcısının "Fesat Fil Arz" yani yeryüzünde yolsuzluğu yaymak suçlamasıyla talep ettiği cezayı değiştirebilir miydi? İslam Devrim Mahkemesi kararını açıkladığında minicik de olsa taşıdığı o umut zifiri karanlıklara gömüldü. Karar iki kelimeden ibaretti: "Mücazati idam!" Yani ölüm cezası... Ajanslar idam kararını Zencani'nin gözyaşlarına boğulduğu o fotoğrafla dünyaya duyurdu.

26 duruşma boyunca söyledikleri ise Amerika ve Türkiye dahil pekçok ülkede yeni gelişmeleri tetikleyecek nitelikteydi. Türkiye’yle ilgili kurduğu cümlenin içinde geçen “8.5 milyar dolar” ifadesi Anadolu topraklarında duyulmadı bile. Ancak Amerikan yargısının Zencani’nin söylediklerini hayli ciddiye aldığı görülüyor.

SARIŞIN MİLYONER

Eski bir asker olan Babek Zencani, ticaret hayatına deri sektörüyle başladı. İhracat-ithalat sistematiğini bu sırada öğrendi. Ahmedinejad’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde İran Devrim Muhafızları’yla sıkı ilişkiler kurmasını sağlayan ise asker geçmişiydi.

Ahmedinejad’ın yürüttüğü siyaset ve nükleer program nedeniyle uluslararası toplumun uyguladığı ekonomik ambargonun İran’ı soktuğu darboğazı -bir şekilde- aşan becerikli Zencani, ülkesinin Bakanlar Kurulu toplantısına katılacak kadar büyük bir siyasi güce ve milyarlarca dolarları çeviren esrarengiz bir beyine dönüştü.

Para, Zencani’nin hayat standardını müthiş biçimde yükseltti. Milyon dolarlık harcamalarının basının ilgisini çekmesi uzun sürmedi. Zencani, BM tarafından İran’a ekonomik ambargo uygulandığı dönemde ambargoyu delmekle suçlanmış, ABD ve AB tarafından kara listeye alınmıştı. "Sarışın Oligark, Sarışın Milyoner" olarak anılmaya başlayan Zencani için işler, İran'da politik değişimlerle birlikte sarpa sardı. Suriye politikalarında attığı doğru hamlelerle başlayan süreçte İran, dünya siyasetiyle barışmaya başladı. Amerika’nın arkasında durduğu ambargoları gevşetmesiyle birlikte artık İran'da bir dönem kapanıyordu. Gazeteci Tolga Tanış’ın deyimiyle "Zencanilerin, Zarrabların dönemi"...

Yeni dönemde İran, kendi göbeğini kesti. "Sarışın Oligark"ına operasyonu Aralık 2013’te yaptı. Zencani, İran Petrol Bakanlığı’na ait 2.8 milyar dolarlık petrol parasını çalmakla suçlandı ve 30 Aralık 2013’te İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin talimatıyla tutuklandı. Uzun ve uluslararası dengeleri etkileyecek tam 22 aylık yargı süreci böylece başlamış oldu.

UZUN SORUŞTURMA, HIZLI YARGILAMA

Tahran Devrim Mahkemesi yargıcı Ebul Kasım Salavati’nin karşısına çıkan Babek Zencani, 26’ıncı duruşmada idam cezası aldı. Farça deyimiyle "Mücazati idam"... Duruşma süreci, Zencani'nin Türkiye’de kurduğu sistemi aydınlatması bakımından oldukça önemliydi. Ancak enterasan olan, böylesine önemli  yargı sürecini hiçbir Türk gazeteci izlememişti. Bu nedenle Zencani’nin Türkiye’de dağıtılan rüşvet ve Reza Zarrab hakkında söyledikleri yeterince yansımadı Türk medyasına...

Zarrab’ın aniden Amerika’ya gitmesini anlayabilmek için Zencani’nin yargı sürecini didik didik etmekte fayda var.

2013 yılının Aralık ayında tutuklanan Zencani’nin yargılanmaya başlaması yaklaşık iki yıl sonra; Ekim 2015’te başladı. Sürenin bu denli uzun olmasına; soruşturmanın titiz biçimde sürdürülmesi de denebilir, İran’ın uluslararası sonuçları olacak bu yargılama için uygun küresel siyasi iklimi kollaması da...

Zencani davasının ilk üç duruşmasında Tahran savcısı davanın üç sanığıyla ilgili iddianameyi okudu. Dördüncü ve 13’üncü duruşmalarda söz Babek Zencani’deydi. On duruşma boyunca 200 sayfa tutan geniş bir savunma yaptı.

Babek Zencani’nin savunması sürerken 8’inci duruşmada İran Petrol Bakanlığı, 9’uncu duruşmada ise İran Mesken Bankası araya girerek ek şikayetlerde bulundular. Bu yeni şikayetlerle ilgili Zencani’nin avukatları hazırlık yapıp, dört duruşma sürecek ek savunma yaptı. Böylece Zencani’nin savunması 14 duruşma sürmüş oldu. 


SIRLAR... SIRLAR...


Ardından savunma sırası davanın iki numaralı sanığı M.Ş.’ye geldi. Avukatlarıyla birlikte üç duruşmada savunma yaptı. Davanın üç numaralı sanığı H.F.H. Zencani’yi İran istihbaratı, İran Bankacılık sistemi yöneticileri ve Petrol Bakanı’yla nasıl tanıştırdığını ve onların bu suçların ne kadarının içinde olduğunu anlatmaya başladı. Zencani’nin daha önce talep ettiği ama mahkemenin reddettiği “gizlilik kararı” H.F.H. konuşunca kabul edildi. Üçüncü sanığın konuşmaları gizli kaldı.

Yirmi birinci duruşmaya gelindiğinde Türkiye’de "çapraz sorgu" denilen yöntem başladı. Yargı, petrol parasının kayıp kısmının nerelerde olduğuna ilişkin daha detaylı sorguya geçti. Bunaltıcı sorgunun üçüncü oturumunda, yani 23’üncü duruşmada Zencani ülkesine borcunu ödemek istediğini ancak SWIFT sistemine (Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication. Tüm dünyadaki bankalar arasında elektronik fon transferi standardı sağlayan sistem...) dahil olmamaları nedeniyle parayı İran’a getirmesinin fiilen imkansız olduğunu dile getirdi.

Bu noktada kritik bir uluslararası hamle gerçekleşti ya da denk geldi. Amerika Birleşik Devletleri, ambargonun en güçlü ayağını ortadan kaldırdı ve İran’ı tekrar SWIFT sistemine dahil ediverdi. Bu hamle İran yargısı karşısında Zencani’yi köşeye sıkıştıran en güçlü darbe oldu. Zencani sözünü ettiği paraları getiremedi. Tahran yargısı bunun bir oyalama olduğuna hükmetti ve davayı karara bağlayacağını duyurdu.

Babek Zencani'nin Tahran Devrim Mahkemesi'ndeki yargılanma maratonu 5 ay sürdü. Zencani, 3 Ekim 2015’te başlayan davada, İran’da cezası idam olan “Fesat Fil Arz”, yani yeryüzünde yolsuzluğu yaymak ile suçlanıyordu. Zencani’nin birlikte yargılandığı ve eski iş ortakları olan iki kişiye de idam cezası verildi.

Zencani çıkarıldığı 26’ncı duruşmada idama mahkum edilirken gözyaşları içinde kaldığı fotoğraf ertesi gün birçok gazetenin birinci sayfasında yer alacaktı.

TÜRKİYE VE ZARRAB


Zencani’ye idam kararı verilmesi ülkede iki farklı biçimde yorumlanıyor. Bir tarafta "adalet yerini buldu!" diyenler var. Diğer tarafta ise "Zencani feda edildi. Asıl suçlular korunuyor" diyenler. Asıl suçlulardan kasıt İranlı pekçok üst düzey devlet görevlisi ve uluslararası sistemdeki bağlantıları...

Dava boyunca İran medyasında, yargılamanın Türkiye’yi de kapsayan bir süreç olduğuna ilişkin haberler çıktı. Haberler ‘ismini vermek istemeyen İranlı yetkileler’e dayandırıldı. Haberdeki yetkililer, Babek Zencani’nin İran’dan çaldığı paranın büyük bir kısmının Türkiye’de olduğunu vurguluyorlardı.

4 Nisan 2016 tarihinde Amerika’da başlayacak Zerrab davası bu iddianın doğruluğu hakkında yeni bir aşama olacak. Çünkü Zencani, Zarrab’dan Türkiye’deki kolu olarak net biçimde sözetti. Duruşmalarda ve iddianamede Türkiye’nin adı sıkça geçti. Zencani, rüşvet verdiğini inkar etmedi hiçbir zaman. Bin 500 kilo altının İstanbul’da uçakta yakalandığında rüşvet vererek uçağı nasıl havalandırdığını açık açık anlattı. İran’ın petrol paralarını Türkiye’deki ortağı Rıza Zarrab’a verdiğini de aynı açıklıkla dile getirdi.


PLAN B: "ZENCANİ ÇARKI"


Zencani ve Zarrab olayını anlayabilmek, İran’a ambargo ile birlikte oluşturulan kayıtdışı ekonominin işleyişini bilmekten geçiyor.

İran, 37 yıldır ambargolarla yaşayan bir ülke. Önceki Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, nükleer programı yeniden başlattığını duyurunca Amerika halihazırdaki ambargoyu daha da ağırlaştırdı. Alınan uluslararası kararlarların yanısıra daha boğucu ekonomik ambargo yöntemleri de lobi/baskı gücüyle fiilen uygulandı. Ambargo, İran’ın petrol ihracatı yaptığı ülkelere dönük baskıya da dönüştü.

Bir enerji devi olan İran, dünya petrol rezervinde dördüncü; doğalgazda ise dünya ikincisi konumunda. Ülke ekonomisinin temeli petrol ve doğalgaz satışı üzerine kurulu. Uzun vadeli anlaşmalar nedeniyle doğalgaz, ambargo dışı tutuldu. Ancak petrol ihracatında İran neredeyse "kımıldayamaz" duruma geldi. Günlük üretilen 3 milyon varil petrol satışından gelecek gelir, İran halkının ihtiyaçlarını karşılamak için vazgeçilemez konumdaydı.

Ambargo dayanılamaz hale gelince İran "B Planlarını" devreye soktu. Ambargo sadece devletleri kapsadığı için İran, özel şirketler üzerinden bunu delme alternatifine gitti. Ahmedinejad’a yakın kişilere dünyanın çeşitli ülkelerinde onlarca ithalat/ihracat şirketi kurduruldu.

"B Planı" sistemin işleyişi özetle şöyleydi:

ADIM 1): Ulaşım sektöründen şirketler satın alındı. (Tanker filoları, havayolu şirketleri ve limanlar...)

ADIM 2): Küçük tankerler, İran’dan petrolü alıp Malezya açıklarına götürmeye başladı.

ADIM 3): Petrol burada büyük tankerlere aktarılarak; Kore-Singapur-Hindistan ve spot petrol piyasasına satıldı.

ADIM 4): Dolar olarak alınan para altına çevrildi.

ADIM 5): Altın, Malezya İslam Bankası başta olmak üzere farklı ülkelerdeki bankalar üzerinden dolaşıma sokuldu.

Peki bu tonlarca altın İran'a nasıl dönecekti? Sistemde dönen para oldukça büyüktü. Zencani’nin duruşmada verdiği bilgiye göre bazen günde 2 milyon varil (250 milyon dolar) petrol satıldığı olmuştu.

İran’ın petrol üretim kapasitesini düşündüğümüzde yıllık 80-90 milyar dolar büyüklükten sözediyoruz. Bu kadar “kara para”yı dolaşıma sokmak büyük bir zorluktu. "Zencani Çarkı" tam bu noktada devreye girdi. "Sarışın Oligark" tek başına iki yılda 170 milyar dolarlık kara parayı aklayıp dolaşıma soktu. Adımlara devam:

ADIM 6): Zencani, Uzakdoğu ülkelerinde bulunan külçe altınları ilişkide olduğu büyük finans kuruluşlarına finanslattı.

ADIM 7): Satın aldığı havayolu firmaları (İddiaya göre Türkiye’de Onur...) ya da kiraladığı uçaklarla bu altınları Türkiye’ye soktu.

ADIM 8): Altın, “değerli taş” ya da başka isimlerle gümrüklenerek Dubai’ye nakledildi.

ADIM 9): Dubaili mücevherat üreticileri bu altınları eritip ziynet eşyasına dönüştürdü.

ADIM 10): Ziynet altınları teknelerle İran’a gönderildi.

ADIM 11): Ziynet altınları İran’da tekrar eritilip külçeye dönüştürüldü.


DEV KOMİSYONLAR


Zencani’ye göre oluşturulan bu dev kayıt dışı ekonomide komisyonlar kaçınılmazdı. İfadesine göre; para trafiğinde yüzde 20-25’lik kısmı "aklanma komisyonu" olarak dağıtıldı. Kendi payı ise; yüzde 2 idi. Zencani komisyonun yüzde 5’inin Dubai’de, yüzde 5’inin ise Türkiye’de kaldığını söylüyordu.

Mahkeme bu noktada daha net sorular yöneltiyordu tabi. Zencani, kendisine ait havayolu şirketleriyle Türkiye’ye soktuğu altın/paranın çıkarılması sırasında Türkiye’deki ortağı aracılığıyla Türk yetkililere yüksek miktarda rüşvet verildiğini itiraf etti. Zencani üç Türk bakana bizzat ne kadar para verdiğini isimlerini vererek anlattı. Verdiği rakam toplamda 137 milyona denk geliyordu. Zencani, Türkiye'de dağıtılan rüşvetin toplam rakamını da verdi: 8.5 milyar dolar! İddia ettiği 8.5 milyar dolar “komisyon”un asıl büyük kısmının dağıtımını ise “Türkiye’deki kolunun” bildiğini söylüyordu.


İDAM VE ULUSLARARASI DENGELER


Zencani savunması boyunca yaptığı tüm faaliyetlerin İran’a uygulanan ambargoyu delmek, ülkesini ve halkını rahatlatmak için olduğunu söyledi. Ancak İran tüm bunlara rağmen idam kararı verdi. Zencani’nin ayaklarının altındaki sandalyeyi çeken ise ABD’nin SWIFT sistemini yeniden açması oldu. Bunun işaret ettiği anlam oldukça açıktı.

Mahkeme, Zencani’nin para akışında Petrol Bakanı ile birlikte sahte alındı makbuzlarıyla en az 14 milyar doları "iç ettiği" görüşünde. Hatta mahkemenin elinde bu çarkın içinde dönemin devlet başkanı, dini lideri ve çok sayıda devlet yetkilisinin olduğuna ilişkin deliller var.

Mahkemenin bu yetkililere doğru uzanma ihtimali Ruhani yönetiminin elindeki çok büyük bir koz. Nitekim Ruhani hükümeti idam kararının ardından “Zencani idam edilerek asıl suçlular izini kaybettirmek istiyor” açıklamasında bulundu. Karardan memnun olmadığına ilişkin bir hamleydi bu. ABD’nin mevcut reformist yönetim Ruhani’yi desteklediği düşünüldüğünde, Zencani’nin ayağının altındaki sandalyeyi tekmelemesi çok daha iyi anlaşılıyor.


ZARRAB'I YOLA ÇIKARAN AÇIKLAMA


Ruhani’nin bir kritik hamlesi de “Asıl suçluların bulunmadığı ve diğer ülkelerdeki bağlantılarının ortaya çıkarılacağı güne kadar mücadelenin devam edeceği” şeklindeki açıklamasıydı. Bu uluslararası paslaşmaların eşliğinde Rıza Zarrab, eşi ve çocuğunu yanına alarak Amerika’ya gitti ve FBI tarafından gözaltına alınıp tutuklandı.

Bu hamleyle ABD’nin Rıza Zerrab üzerinden ilk etapta kendi ulusal çıkarlarına yönelik tehditi yok etmek, ikinci etapta ise; İran iç siyasetinde Ruhani’nin yapamadığını yaparak İran ekonomisi ve siyaseti üzerinde etkin olan derin gücü çökertme peşinde olduğu belirtiliyor. İran-Batı anlaşması gün geçtikçe gelişirken masadaki Zarrab davası, ABD’nin İran karşısında elini güçlü tutacak sağlam bir koz aynı zamanda.

Birçok otoriteye göre dava, tarihte iz bırakan siyasi davalardan birine dönüşebilir. ABD tarafından ele geçirilip delil niteliği kazanan Zarrab’ın mektubundaki “ekonomik cihat” kavramı, CIA’in İran Devrimi’nden bu yana mücadele ettiği bir kavram.

Bu davada, birkaç ülkeyle birlikte Türkiye’nin de, özellikle bir kamu bankası, Hazine Müsteşarlığı ve bazı siyasiler üzerinden sıkıştırılması muhtemel. Türkiye temelde bir rüşvet soruşturması olan 17 Aralık’ı bağımsız biçimde yargılayamadı, Zarrab’a karşı hukuku işletmedi.

Cezaevinde olacak Zarrab, şimdi yaban ellerde güçlü bir koz. Türkiye ise uluslararası sistem önünde “kara para aklama” ve “bankacılık sisteminde sahtekarlık” gibi büyük suçlamalarla yüzleşme riski ile karşı karşıya... İran başta da dediğimiz gibi yeni dönemi çok iyi okudu ve kendi göbeğini kendi kesti.


KAYIP 20 MİLYAR DOLAR NEREDE?

Asreteadol ve Deutsche Welle’nin konuyla ilgili yaptıkları araştırmalarda hiçbir biçimde açıklanamayan kayıp 20 milyar dolardan sözediliyor. İddiaya göre bu paranın iki milyar doları bizzat İran tarafından Suriye’de savaşan Şii milisler ve Hizbullah’a gönderildi. Bir milyar doları ise Türkiye tarafından Suriye’de savaşan El Nursa, Ahrar’a verildi. Bir milyar dolara yakını da Dubai üstünden IŞİD’e aktarıldı. Suriye’deki savaşın tüm taraflarının aynı kayıtdışı ekonomi ile finanslandığına ilişkin iddialar oldukça ciddi.


ONUR AIR'I ALAN İŞADAMINA DA İDAM

Babek Zencani’nin Türkiye’de de şirketleri bulunuyordu. İran Petrol Bakanlığı, Onur Air’in tamamının Zencani’nin yediemini Mehdi Şems’e, dolayısıyla İran devletine ait olduğu iddiasıyla Türkiye’de dava açmıştı. Zencani ile birlikte yargılanan ve idam cezası alan diğer iki sanıktan, adının başharfleri M.S. olarak geçen kişi; Zencani adına Onur Air hisselerini satın alan Mehdi Şems'ten başkası değildi.

NOKTA |


http://www.noktadergisi.info/dosya/reza-nin-miami-seyahati-icin-sekiz-bucuk-milyar-sebep-h12272.html?mnst=234

3 Şubat 2016 Çarşamba

Türklüğün Kürtlükle İmtihanı

Kendisi de bizzat İspanya iç savaşına katılmış olan Malraux daha sonra savaşı anlatan Umut isimli romanını yazmıştı.

O romanda, bugün büyük bir faşist saldırı altında kalan Türkiye’deki insanların ciddi dersler çıkarması gerektiğine inandığım kısa bir sahne vardır.

Franco’nun ordusunun saldırısını beklerken, bir birlik komutanıyla yardımcısı aralarında konuşurlar, konuştukları konular da ilginçtir ama asıl ilginç olan onların kimlikleridir.

Birlik komutanının yardımcısı bir komünisttir, birlik komutanı ise bütün ömrü komünistlerle mücadele ederek geçmiş bir albaydır.

Normal zamanlarda birbirlerine karşı, birbirlerine rakip olan bu iki insan, faşistlerin saldırısı karşısında ülkelerini, değerlerini, insanlarını koruyabilmek için demokrasi ve hukuk etrafında bir araya gelmişlerdir.

Birlikte, birbirlerine saygı ve güven duyarak mücadele ederler.

Bugün Türkiye’de, “başkanlık” adı verilen faşist bir diktatörlük sistemini kurabilmek için Kürtlerin kanından oy damıtmaya uğraşan korkunç bir vahşet var.

Öldürülen her Kürt gencinin damarlarından boşalan kanıyla birlikte sandıklarına akan oyun artacağını düşündükleri için şehirleri, mahalleleri, evleri bombalayarak savaşı gittikçe kızıştırıyor, bebekleri, kadınları, yaşlıları sokaklarda vuruyorlar.

Yüz binlerce insanı sürgüne zorluyorlar.

“Ama PKK da…” diye başlayacak her cümlenin, Türkiye’nin geleceğini belirleyecek bu gerçeği sakladığına inanıyorum.

PKK’ya kızarak, söverek, eleştirerek, öfkelenerek, bugünkü durumu değiştiremezsiniz.

PKK daha önce de neler yaptı, daha evvelki yıl hamile karısının yanında astsubayı çarşıda kafasından vurdu, neden savaş çıkmadı, neden mahallelere tanklar girmedi?

Çünkü o zamanlar başkanlık için Kürtlerle anlaşabileceklerini düşünüyorlardı.

Bugünkü kan banyosunun tek nedeni, “başkanlık” isteyen birilerinin, bunu Kürtleri öldürerek kazanabileceklerini düşünmeleridir.

Bütün projektörleri ve eleştirileri PKK’ya döndürmeye uğraşmalarının, herkesi “PKK’yı eleştir” diye tehdit etmelerinin asıl nedeni, gerçek “faili” karanlıkta ve eleştirilerden uzak tutabilmek içindir.

İstiyorsanız PKK’yı eleştirin, çok haklı nedenleriniz de olabilir eleştirirken ama bu katliamın asıl sorumlusunun kim olduğunu da hiç unutmadan yapın bunu.

Yaşadığımız iç savaş görüntülerinin ilk ve ana nedeni, başkanlık tutturmasıdır.

PKK savcılara emir veremez, PKK gazetecileri tutuklattıramaz, PKK akademisyenlerin evlerine polis gönderemez, PKK devlet hazinesini dibine kadar soyamaz, PKK dış politikada Türkiye’yi bir çıkmaza sokamaz, PKK bankalara el koyamaz, PKK doları fırlatıp enflasyonu azgınlaştıramaz, PKK ihracatı geriletemez, PKK kolay kazançlar için binlerce işçiyi ölüme gönderemez.

Bunları kim yapabiliyorsa, bizim bugün durdurmak zorunda olduğumuz güç de odur.

Savaştan medet uman güç de odur.

Bugünkü iktidarın Kürtleri öldürmesinin hedeflerinin neler olduğu belli.

Zaten işbirliği yaptığı “ulusalcılarla” bağlarını kuvvetlendirmek ve onların üzerinden CHP’yi bloke edip hareketsizleştirmek ilk hedeflerinden biri.

“Laikliği” demokrasiden daha fazla önemsedikleri için yıllarca kavga ettiğimiz Kemalistler, şimdi bir karar vermek zorundalar.

Suudi Arabistan’la “mezhepsel” ortaklık kurduğunu açıkça ifade eden ve laikliği ortadan kaldırmak için adım adım ilerleyen faşist bir yönetimi, sırf Kürtlere kızdıkları için destekleyecekler mi?

“Türklük” adına laikliğin, demokrasinin, hukukun yok olmasına göz yumacaklar mı?

Sırf Kürt diye HDP’yi dışlamanın, laiklik düşmanı faşist bir hırsızlık rejiminin yolunu açtığını görmezden mi gelecekler?

Yoksa, şu sırada demokrasinin ve barışın en temel güvencelerinden biri olan HDP ile birlikte faşizme karşı mı duracaklar?

İspanyol “Kemalisti” diyebileceğimiz bir albayla, bir komünistin faşizme karşı bir arada mücadele etmesini sağlayan sağduyuyu ve aklı gösterebilecekler mi?

“Türklük” sadece Kürt düşmanlığı olarak mı belirecek Kemalistler için?

Şu anda bir bodrumda ölümü bekleyen yaralı insanlara ambulans göndermeyen “Türkler”, gerçekten Türkler için bir övünç vesilesi mi?

Mahalle aralarındaki gençlere tanklarla saldıran “Türkler” mi Türklüğü yüceltecek?

Sur’daki çatışmalar, çok övündüğünüz Çanakkale’deki savaşlar gibi göğsünüzü kabartıyor mu gerçekten?

Çanakkale, büyük bir gücü yiğitliğiyle durduran insanların hikayesi olduğu için bununla hep övünürsünüz, bugünkü tabloda övünebileceğiniz ne peki?

Bir avuç çocuğu tanklarla ezmeye çalışan bir ırkın parçası olmayı mı yoksa çocukların ölümünü önlemek için büyük güçlere karşı duran bir ırkın parçası olmayı mı istiyorsunuz?

Bugünkü kan banyosunu sırf “Türklük” adına destekliyorsanız, bu savaş Türklüğü utandırır ve “Türklüğü” faşist bir rejim kurmak için bir “yem” gibi kullananların işine gelir.

Çocuklarla savaşarak yücelmiş bir ırk da, bir ulus da yoktur.

Bu iktidar, sizin tarihte en çok övündüğünüz konumunuzu değiştiriyor, bunu görmüyor musunuz?

Bunu durdurabilmek için Kürtlerle yanyana durmanız gerektiğini anlamıyor musunuz?

HDP olmadan bu ülkede hiç kimse bu iktidara karşı mücadeleyi kazanamaz.

Bu savaşı kışkırtıp HDP’yle kurulacak bağları kesmek istemelerinin temel nedeni de bu zaten.

Bu tuzağa düşecek misiniz?

Aynı sorular, MHP’li milliyetçiler için de geçerli.

Mahalle aralarında çocukları tanklarla öldürmenin Türklük için yüceltici bir savaş olmadığını anlayamıyor musunuz gerçekten?

“Türk” olmanın, adil olmakla, ezilene sahip çıkmakla, güçlüye karşı direnmekle hiçbir ilişkisi kalmadı mı artık, Türk olmak, yüzlerce kez daha güçlü olduğun bir çatışmada çocukları öldürmekle övünmek mi?

Bu iktidarın sadece Kürtlüğü değil Türklüğü de ortadan kaldırdığını,ümmet adı altında sadece başkana biat eden zavallı, korkak bir kalabalık yaratmaya uğraştığını görmüyor musunuz?

Türklük, çocukları öldürmekle övünebilecek bir ırk olabilir mi?

Böyle bir Türklük mü istiyorsanız?

Milliyetçiliğin her türü kötü ve sakattır bence ama illa ırkınızla övünmek istiyorsanız, övünecek daha iyi nedenler bulmanız gerektiğini kavramıyor musunuz?

Bir düşünün bakalım bugünkü bu savaşta kim zırhlılarıyla Çanakkale’ye dayanan İngilizlere, kim top mermilerini sırtında taşıyan yarı aç yarı tok askerlere benziyor?

Üçüncü hedef, elbette “milliyetçilikleri” fazlasıyla güçlü muhafazakar Müslümanlar.

Kürt çocuklarını bu şartlarda öldürmek, övündüğünüz hangi savaşa benziyor?

Hırsız bir iktidar, bu hırsızlığını saklayabilmek ve hırsızlığı “rutin” bir iş haline getirebilmek için bu savaştan medet umuyor.

Siz sadece Kürt çocuklarını öldürmelerini değil, hırsızlık yapmalarını da “din için” yapıyorlar diye desteklediniz.

Söylesenize bana, “din” için hırsızlık yapmak mubah mı?

Mubahsa, neden hiçbir zaman Hazreti Ömer’in, Hazreti Ali’nin “din için hırsızlık yapmalarıyla” övünmediniz de hep onların "dürüstlükleriyle" övündünüz?

Onlar bu iktidar kadar “dindar” olmadıkları için mi hırsızlık yapmadılar?

Hazreti Ömer, bunlardan daha az dindar olduğu için mi “yamalı hırkasıyla” geziyordu?

Siz, daha az dindar olduğu için mi Hazreti Ömer’le övündünüz?

Kürtleri öldürerek bir diktatörlük sistemi kurmak isteyen bu iktidarın, dini de ortadan kaldırdığını görmüyor musunuz?

Müslümanlık, “yolsuzluk hırsızlık değildir” diyen bir din midir?

Müslümanlık, çocukları öldüren bir din midir?

Müslümanlık, bir lideri “Allah’la, peygamberle” kıyaslamak ve bu kıyasa sessiz kalmak mıdır?

Kürtlerin ölmüyle desteklediğiniz bu iktidar, öldürdüğü her çocukla birlikte sizin dininizi, dini değerlerinizi de ortadan kaldırıyor.

Bunu gerçekten görmüyor musunuz?

Dindarlar, Kemalistler, demokratlar, muhafazakarlar, milliyetçiler, hepinizin önem verdiği değerler bu iktidarın bir başkanlık sistemi kurmasıyla ortadan kalkacak.

Değerlerinizi savunamayacak, birbirinizle bu değerler için tartışamayacaksınız bile.

Tek bir adamın sözlerini tekrarlamak zorunda kalacaksınız.

Dininiz, ırkınız,  milletiniz yeniden tarif edilecek ve hepsi bir köleliğe dönüştürülecek.

Kürt çocuklarını öldürerek yapmak istedikleri bunlar.

Bir daha düşünün.

Gerçekten destekliyor musunuz Kürt çocuklarının öldürülmesini?

Yoksa Kürtleri de alarak hep birlikte, demokrasi cephesinde korkunç bir faşizme karşı kolkola direnip, övünebileceğimiz bir mücadele mi verelim?

AHMET HAKAN VE SAHTEKARLIK

Bu iktidarın yaptığı en büyük kötülüklerden biri, bu toplumdan “ayıp” kavramını ve “utanma” duygusunu silmesi oldu.

İnsanların artık “ayıp olur” gibi bir endişeleri, utanmak gibi bir dertleri yok.

Her türlü ahlaksızlık serbest.

Bunun yansımalarını basında da çok sık görüyoruz.

Hürriyet Gazetesi’nde yazan Ahmet Hakan, geçen gün benim “hükümet-cemaat” ilişkisi konusunda iki şıklı bir yazımı almış ve bu yazının ilk şıkkını yayınlamış… İkinci şıkkı kesip atmış.

Bir yazının yarısını yayınlayıp, diğer yarısını saklamak sahtekarlık değil mi?

Neden başkalarının yazılarını çarpıtarak alıntılıyorsun?

Bir yazıyı yayınlamak istiyorsan hepsini yayınlaman gerekmez mi?

Eğer bir kısmını kesiyorsan bunu söylemen icap etmez mi?

Mesleğe de ahlaka da aykırı işler yapmaktan utanmıyor musun?

AHMET ALTAN | HABERDAR

9 Ocak 2016 Cumartesi

Prof. Dr. Çağlar: Kürtlere Karşı Yürütülen Saldırı Faşist Çılgınlıktır

ANKARA (DİHA) - Sosyal hareketler ile faşizm üzerine araştırmalar yapan Prof. Dr. Gazi Çağlar, Kürtlere yönelik saldırıların "konjoktörel" olmadığını belirterek, saldırıları "Kürtlerin bütün kazanımlarını bertaraf etmeye yönelik faşist çılgınlık" olarak nitelendirdi. Kürtlerin özerklik taleplerini ve yöntemlerini "Fatsa" örneğine benzeten Çağlar, Kürtlerin taleplerinin "bölücülük" olarak nitelendirilmesinin ırkçılık olduğunu söyledi.
Türkiye'de iktidar lehine yaşanan dönüşümler toplumun diğer kesimlerine ölüm, katliam, yoksulluk, işsizlik olarak yansıyor. İstikrar ve güveni taahhüt etmiş bir iktidarın ülkeyi kaosa sürüklerken, Kürtlere karşı yürüttüğü savaş ise mağdur kesimleri biraz daha arttırıyor. Konuya ilişkin DİHA'nın sorularını cevaplandıran Prof. Dr. Gazi Çağlar, AKP'nin içte ve dışta savaş partisi olduğunu söyledi.

* Türkiye'de yaşananları ve iktidarın yaklaşımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP, çözüm partisi değil, içte ve dışta savaş partisidir. AKP'nin emperyalizmin desteğiyle "Ilımlı İslam projesi" olarak iktidara getirildiği günden bu yana kapsamlı bir projesi var. Halen devam etmekte olan 12 Eylül rejiminin yasa ve kurumlarının kolaylaştırıcılığına sığınarak devleti tüm kurum ve kuruluşlarıyla ele geçirmek, parti-devlet bütünleşmesini sağlayarak otoriter bir disiplin mekanizması oluşturmak. Yine toplumu tüm alanlarda devlet destekli, çoğu kez yukarıdan aşağı oluşturulan İslamcı STK'ler aracılığıyla kuşatıp teslim almak ve giderek lidere tapınan, sıkı hiyerarşiye dayanan, organizist-faşizan bir devlet-millet bütünleşmesiyle laik cumhuriyet ve parlamenter sistemin yerine mezhepçi faşizan bir ümmet toplumu inşa etmek.

* Peki bu nasıl bir proje?

Bu proje özellikle üç işlevi nedeniyle hem transnasyonal hem de yerel sermayenin de sıkı sıkıya sarılıp desteklediği bir proje.


1. Yolsuzluklarla iç içe yürüyen özelleştirmeler ve kamu kaynaklarının özel sermayeye pürüzsüz ve itirazsız peşkeş çekilmesiyle neoliberal talan ve birikim süreçlerini müthiş fırsatlarla kolaylaştırıcı bir proje. 

2. Sermaye-emek ilişkilerinde organizist bir modeli pohpohladığı için emekçi kesimlerin direnişini kıran, örgütsüzlüğünü pekiştiren, şükürcü bir işçi modelini üreten, sosyal haklara dayalı modern bir sosyal devlet yerine sadaka odaklı bir işveren modelini, hayır vakıflarını vb. hayata geçiren, özetle sınıf çelişkilerini İslamcı ümmet tonlarına boğarak pasifize eden bir proje. 

3. Kuvvetler ayrılığı ilkesini ve parlamenter denetimi ortadan kaldırdığı oranda talancı sermayenin ihtiyaç duyduğu karar süreçlerini hızlandırıp denetimsiz, merkezileştiren, neoliberal devlet modelinin yerleşmesini sağlayan bir proje.
* Bunca demokratikleşme söylemi, açılımlar vs.

AKP'nin Türkiye'deki köklü sömürge tipi açık veya kapalı faşist devleti tasfiye edip demokratikleştirici bir işlev görmesi mümkün değildi. Devlet ve toplumda iktidarını pekiştirme, hedeflerine ulaşma sürecini pürüzsüz düşünmek yanlış olur. Önündeki engelleri aşmak için nısbi "demokratik açılımlar" söylemi şarttı. İslami tonlara boğduğu her açılım söylemini muhalefeti pasifize etmek, kısmi destek sağlamak, parçalamak, birbirinin karşısına dikmek, özetle zaman içerisinde eritmek için kullandı. Örneğin "Alevi açılımı" Sünni İslam'a tabi bir ''AKP Aleviliği'' oluşturma projesi oldu. "Romen açılımı", Romen halkını yerinden yurdundan eden kentsel talanı perdeleyen "AKP Romenleri" yaratma projesiydi vs. "Açılım" ve "çözüm" diskurları asıl projenin güçlendirilmesini ve pekiştirilmesini perdeledi.

* Peki ya askeri vesayeti sona erdirdiği söylemi?

AKP gerçekte askeri vesayete karşı mücadele vermedi, devasa bir militarizasyon ile ordu da modernizasyon gerçekleştirdi. Tam ve en modern silahlarla donanmış bir polis devleti kurdu ve ikisini de kendine bağladı. Onay mekanizmasını güçlendirmek için büyük mali olanaklarla ve devasa personel sayılarıyla Diyanet'i, cemaatleri, İHH vb. gibi paravana yardım kuruluşlarını, gençlik ve kadın teşkilatlarını, sayıları on binlere varan dernek ve vakıfları oluşturdu ve tek seslileştirilen bir savaş medyasıyla tamamladı. Özetle devleti ve toplumu pratikte ve zihniyette otoriterleştirerek dönüştürdü. Projenin kalemşörlerinden Abdurrahman Dilipak'ın da vurguladığı gibi "mikro çetelerden olimpik halkalara" uzanan ve giderek mafyavari ilişkilere dönüşen rüşvet ve yolsuzluk sarmallarının normalleştiği, toplumsal ahlakın elementar ölçülerinin çökertildiği, dolayısıyla kelimenin tam manasıyla soygun ve şiddete hazır bir toplum yaratıldı.

* Kürdistan'da yürütülen savaş konseptini nasıl değerlendiriyorsunuz? 2015 yılının başında çözüm süreciyle başlamıştık ve Dolmabahçe Mutabakatıyla da barış umutları artmıştı. Ne oldu da bu duruma geldik?

Tüm saydığım nedenlerden dolayı AKP'nin ne işlevleri, ne mezhepçi ideolojik zihniyet tablosu ne de bütünleştiği faşizan devlet yapısı Türkiye'nin 100 yıllık en can alıcı sorunu olan Kürt halkına demokratik statüye açık değil. Ben başından itibaren Kürt halkına sunulan "çözüm süreci"nin, Kürt özgürlük hareketinin tasfiyesini hedefleyen bir süreç olduğunu düşünenlerdenim. Sünni İslam şemsiyesi altında sınırlı anadil özgürlüğünü vb. kapsayan, "çözüm sürecini" mümkün olduğunca muğlaklaştırıp zamana yayarak Kürt özgürlük hareketinin zaman içinde tasfiyesini hedefleyen, aynı zamanda askeri-polisiye gücü olası bir nihai hesaplaşmaya hazırlayan, AKP'nin Müslüman Kardeşler, Suud'lar, Katar vb. ile bölgede geliştirdiği "stratejik derinlikli" mezhepçi hegemonya politikalarını kolaylaştıran her alanda çelişkili bir "çözüm süreciydi" söz konusu olan. Şeffaflıktan uzak, bırakın halkların özgürce tartışmasını ve katılımını meclisin dahi bilgilendirilmediği, yürütülüş tarzı tamamen şu an saraydaki şahsın vicdanına terk edilmiş, özetle tamamen anti-demokratik bir süreçten "demokratik çözüm" beklenemezdi, çıkmazdı. Çözüm sürecinin şeffaflaştırılması, meclise getirilmesi vb. talepleri hem Türkiye'de geniş çevrelerce dile getirildi hem de "çözüm süreci"nin muhatabı Kürt hareketi tarafından izlediğim kadarıyla sürekli vurgulanarak istendi. AKP, kulakları tıkadı. Dolmabahçe mutabakatıyla çözüm ve statü konusunda somut yasal adım atılması noktasında da masayı devirdi. Özetle bu kadar ciddi ve can alıcı bir konuda tarihsel beklentileri ve barış ümitlerini yerle bir edeceği, "çözüm sürecinin" antidemokratik yapısında zaten gizliydi.

* Neden şimdi?

Kanımca üç sebebi var.  


En başta AKP projesinin Kürt sorunu dahil hiç bir sorunda demokratik çözümünün olmadığı gerçeği geliyor. AKP zihniyeti, devlet ve toplum projesi bakımından demokrasinin karşıt cephesinde konumlanmaktadır. Kendi içerisinde bile biat ve kulluk projesidir. Kürt sorununa dayattığı çözüm de bu nedenle ancak kendisine biat eden kullaştırılmış Kürt halkı olabilir. Bunu da Kürt halkı kabul etmez. 

İkinci nedeni, AKP hegemonyasının Gezi isyanıyla birlikte çökmüş olmasıdır. Hegemonya, toplumda muhalefetin de kısmi onayını gerektirir. Gezi isyanı, AKP'nin tüm hegemonik perdelerini yırtıp attı ve gerçek yüzüne kavuşturdu. Demokratik ve gönüllü onay mekanizmalarından yoksun, salt devletin zor aygıtlarına dayalı, tüm çürümüşlüğü ortaya çıkan ve dünya çapında yankı bulan bir parti. Bu AKP'yi artık sadece kelimenin geniş anlamıyla devlet terörüyle ayakta kalabilecek bir parti haline getirdi.  

Üçüncü neden AKP'nin "stratejik derinlikli" Ortadoğu politikasının Suriye'de ve özellikle Kobanê direnişinde çökmüş olmasıdır. Kürt sorunu bağlamında Kürt özgürlük hareketinin Rojava'da IŞİD'e karşı direnişi ve tüm insanlık tarafından alkışlanan başarısı, Rojava'da giderek kurumlaşması ve uluslararası alanda da destek bulması AKP'yi tam bir hüsran olan yenilgi pozisyonundan saldırıya geçmeye zorladı. AKP'nin Suriye ve Irak'ta artık elde edebileceği herhangi bir başarı yoktur. Rojava'nın Türkiye'de tekrarlanması, Kürt halkının özellikle Kobanê direnişiyle artan özbilinci ve artık kendisini oyalattırmama kararlılığı, sarayı masayı devirmeye ve çözüm sürecine ait tüm söylemlerini terk etmeye itti. Binlerce polis tarafından korunan saraylı, kitlesel ölümden başka bir sonucu olmayan askeri-polisiye metodu dayattı.
* Bu sürecin hiç mi kazanımı olmadı?

Silahların susması, insanların ölmemesi, silahsız siyasal çözümün Türkiye cephesinde demokratik bir güç tarafından ciddi ve şeffaf yönetildiğinde elbette mümkün olabileceğini gösterdi. Geniş kesimlerin Kürt sorununu kavramasına yol açtı vb. Şu andaki milliyetçi-şoven hava elbette bu kazanımları da zihinlerde yerle bir edebilir. Bu tehlike ne yazık ki yüksek.

* Genelde bu olan bitenin seçimlerle bağlantısı kuruldu. Nihayetinde 1 Kasım seçimleri üzerinden bu yapılanların AKP açısından sonuç verdiği görülüyor. Ama saldırılar seçimlerden sonra bitmedi aksine arttı. Siz saldırıların seçimler nedeniyle başlatıldığını düşünüyor musunuz?

Elbette AKP'nin 7 Haziran seçim yenilgisi, sopalı-katliamlı seçimlere yönelmesini, Kürt halkına karşı sert söylem ve savaş ile milliyetçi oyları devşirme politikasını gündeme getirdi. Bu politika AKP açısından sonuç da verdi. Demokratik seçimin özgür, eşit, gizli gibi tüm kriterlerinden yoksun 1 Kasım seçimlerinde kaybettiği oyları devşirmeyi başardı. Yine de kanımca çözüm masası yukarıda saydığım sebeplerden dolayı eninde sonunda devrilecekti. Yani tek başına seçimlere bağlamak doğru değildir. Öyle olsaydı 1 Kasım'dan sonra derhal masaya dönerdi. Kürt sorununda özgürlükçü demokratik çözümler AKP zihniyetine içkin değildir.

* Bu saldırıların asıl sebebi nedir?

AKP'nin iktidarını uzatması. Kürt halkına yönelik demokratik çözümü olmayışıyla ilgili. Türkiye'nin tüm antidemokratik güçlerinin onayıyla ve savaşın ardına dizilmesiyle askeri-polisiye metotlara kilitli. Kürt özgürlük hareketinin silahlı güçlerinin tam tasfiyesini hedefleyen, AKP'nin Sünni İslam çatısı altında öngördüğü "ümmet" çözümünü dayatmanın temellerini hazırlamaya yönelik bir savaş. Kürt özgürlük hareketinin Türkiye Kürdistan'ında çözüm sürecinde ve sonrasında edindiği tüm mevzilerin imhasına yönelik bir savaş.

* Bir ülkede yönetimin şehirlerini kuşatmaya alması ve tanklarla vurmaya çalışmasını nasıl tanımlamak lazım?

Resmi rakamlara göre 50 bin insandan fazla kayıba yol açmış, ağır travmalar ve her alanda korkunç yıkımlar üretmenin dışında her hangi bir pozitif getirisi olmayan askeri-polisiye metotlara dönmenin, Kürt halkı yoğunluklu şehirlere ve ilçelere tankla-topla, özel askeri-polisiye güçlerle girmenin bir tek tanımı olabilir. Faşist çılgınlık. Ülkeleri bölen demokrasi ve siyasi çözümler değil, emperyalizmin yanı sıra, tamamen Türkiye haklarının çıkarlarına da aykırı faşist çılgınlık rejimleri ve kör şiddet politikalarıdır. Adeta Kürt halkına "siz bizden değilsiniz, düşmansınız" mesajı vermekte yarışıyorlar. Bir yanda "bin yıllık kardeşlikten" bahsediyor, diğer yanda ise demokratik siyasal statüyü hor görüp imhada çözüm arıyorlar. Bu savaş mantığı, sadece Kürt halkının travmatik sivil ölümlerine, ilçelerinin yıkımına, savaş korkusuyla göçlere neden olmuyor, tüm Türkiye insanını da insanlıktan çıkarmaya yönelik bir girişim olarak beliriyor. Bu türlü savaşlar tüm toplumu zehirler, zafer çığlıklarıyla perdelenen bu zehirlenme on yıllar boyunca tüm toplumdan öç alır, oradan buradan patlar. Kürt halkına verilen mesaj, diz çökme mesajıdır. Bu zihniyet çözüm üretemez.

* Türkiye bu politika ile nereye gidecek. Nasıl bir durum bekliyor Türkiye'yi?

AKP, Türkiye'yi her alanda derin bunalımlara zorluyor. Ekonomiden kültüre, siyasetten ahlaka, dış politikadan mezhep çatışmalarına, bilimden sağlığa, özetle her alanda tüm toplumsal fay hatlarıyla oynuyor. Türkiye'ye bu politika dayatılmaya devam edilirse gidebileceği iki seçenek var. 


Birincisi ekonomi dahil her alanda yıkımla eşleşip reel bir tehlikeye dönüşecek Suriyelileşme süreci. Bosnavari bir boğazlaşma tehlikesi en büyük korkum olmaya devam ediyor. 

İkincisi Türkiye'nin sosyalist, gerçek anlamda sosyal demokrat güçlerinin Kürt halkının barış ve demokratik güçleriyle beraber gerçekçi bir Kürt sorunu çözümü dahil, emeğin ve doğanın acil sorunlarını da kapsayan asgari bir demokrasi, barış ve özgürlük programı etrafında alternatif oluşturmaları.

Kimsenin farklılığını ret etmeyen, toplumu ve devleti demokratikleştirmeye dönük, AKP egemenliğine son verecek bir iktidar alternatifinin oluşturulması. Birinci süreci, Suriyelileşme diye kabaca tarif ettiğim süreci engelleyebilecek tek muhtemel çözüm bu olsa da izlediğim kadarıyla gerçekleşme şansı da zayıf. Ama bugün zayıf olan ihtimalleri güçlendirme zamanı.

* Özyönetim konusuna esas olarak nasıl bakıyorsunuz ve DTK'nin özyönetim deklarasyonundan sonra Kürt siyasetinin hedef haline getirilmesi neyin işaretidir?

Türkiye tarihinin tek halkçı özyönetim deneyi Fatsa'dır. Fatsa, sözün, yetkinin, kararın ve iktidarın halkta olduğu bir Türkiye perspektifinin Karadeniz'de uygulanma deneyimiydi. Halk bir nevi kendi kaderini kendi eline almış, iyi bir yönetimin nasıl olacağını tüm Türkiye'ye göstermişti. Fatsa'da istenilen özgürlükçü ve eşitlikçi sosyalist toplumun bir nüvesi olarak ortaya çıkmıştı. Korkusunda boğulan oligarşik yönetim, tanklarıyla, yüzü maskeli faşistleriyle, karadan ve denizden gerçekleştirdiği "Nokta operasyonuyla" Türkiye'nin aydın geleceğine güçlü bir çağrı olan Fatsa'yı fiziken ezdi. Bu halkın kendi kendini yönetme arayışının, Fatsa Fikri'nin yenilgisi değildi elbette. Nerede halklar bu uğurda mücadele başlatsalar, Fatsa fikri yeniden doğmaktadır. Tüm kıtalarda da benzer örnekleri yaşanmıştır ve yaşanacaktır.

Mücadele eden Kürt halkının en örgütlü güçleri Türkiye'nin 100 yıllık, kelimenin tam manasıyla en can alıcı sorunu olan Kürt sorununa da şimdi özyönetim perspektifiyle yaklaşıp özyönetim deklarasyonu yayınladılar. Özyönetim ve özerk bölgelerle ilgili 14 maddelik, Rusya, İspanya, İsviçre, Azerbaycan dahil dünyanın birçok bölgesinde de facto çeşitli şekillerde uygulanan özerklik açıklaması, kamuoyuna büyük bir milliyetçi-şoven yaygarayla "bölücülük" olarak sunuluyor, açıklamanın okunmasına ve tartışılmasına dahi müsaade edilmiyor.

* Siz ne görüyorsunuz 'bölücülük' olarak ilan edilen bu maddelerde?

14 madde Türkiye içinde özyönetimi öngörüyor. Türkiye içinde özyönetim isteyenlere ise iktidarın, psikolojik savaş aygıtı medyanın, ulusalcı-milliyetçi tüm gericilik kuvvetlerinin verdiği tek yanıt ise Fatsa'ya reva görülen yanıtın aynısı. Tüm zor ve psikolojik savaş aygıtlarını devreye sokarak "kökünü kazıyacağız" söylemi ve pratiği. Yani can almaya, tahrip ve imha politikasına devam. Kirli savaşın askeri-polisiye metotlarına güvenmek, halkları onarılmaz oranda düşmanlaştırmak, giderek derinleşecek bir iç savaşa zorlamak. Bölgede ve ülke içinde tüm hegemonik öğelerini kaybeden, devletin artık sadece çıplak zor aygıtlarına dayanan AKP'nin mezhepçi faşizminin iktidarını sürdürmek için başka "çözüm" bulamadığını gösteriyor. Özetle özyönetim ve özerklik talebi, "terörist" bir talep değil, demokratik siyasi çözüm talebidir. Tüm Türkiye'nin özgürce ve korkusuzca tartışmasının zararı değil, faydası olur. Ben tartışmaktan, savaşa karşı siyasi çözüm aramaktan yanayım.

* Hitler Almanya'sının modellenerek sunulduğu başkanlık sistemi tartışılırken özyönetimin ihanet olarak sunulmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Her ne kadar sonradan düzeltilmeye çalışılsa da "Hitler Almanya'sının başkanlık sisteminin" örnek verilmesi dahi tüm insanlık önünde hiç de hafife alınamayacak büyük bir suçtur. Hitler faşizminin yol açtığı 50 milyona yakın ölü insanın anısı önünde de affedilmez bir saygısızlıktır. İslamcı hareketlerde ve liderlerinde Hitler özentisinin, antisemitizmin, şiddet tapınmacılığının, üstünlük söyleminin, hiyerarşik kulluk sisteminin derin kökleri olduğunu biliyoruz. AKP yönetiminde demokratik anayasa da hayaldir, yapılmaz. Hitler'e atıfta bulunulurken bir demokratik talep olan özyönetim ve özerkliğin şeytanileştirilmesi, düşmanlaştırılması, terörize edilmesi ise demokratik ve hümanist perspektiften anlaşılamaz.

Prof Dr. Gazi Çağlar kimdir?

Gazi Çağlar, 12 Eylül askeri darbesinden bu yana Almanya'da yaşayan, 1980'li ve 1990'lı yılları Kenan Evren darbesinin baskı ve işkencelerine karşı insan hakları ve demokrasi, özgürlük ve eşitlik mücadelesinde geçiren, sosyal hizmet, siyasal bilimler, tarih ve din bilimleri okumuş, doktorasını uluslararası politika alanında Avrupa, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye'de devlet ve sivil toplum üzerine yapmış bir profösördür. Samuel Huntington'in "Medeniyetler Çatışması" kitabının en kapsamlı eleştirisini içeren Belge Yayınları'nın çıkardığı "Uygarlıklar Arası Savaş Miti - Dünyanın Geri Kalan Bölümüne Karşı Batı" gibi çok sayıda Almanca ve Türkçe kitabın ve makalenin yazarıdır. Ayrıca Türkçe de "12 Eylül Yargılanıyor - Askeri Rejime Karşı Uluslararası Mahkeme" adlı halen örnek alınabilecek bir derlemesi de bulunmaktadır. 4 yıl dekanlık görevinde de bulunan Gazi Çağlar, bir süre Birgün Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapmıştır. Kapitalizm ve emperyalizm, ırkçılık, göç, uluslararası ilişkiler, sosyal hareketler tarihi ve faşizm araştırmalarına devam etmektedir.



http://www.diclehaber.com/tr/news/content/view/493395?from=1815887918