Site İçi Arama

Yükleniyor...

29 Mart 2015 Pazar

İrlanda Sürecine Hızlı Bir Bakış; Silahları Betona Gömmek?

AKP Hükümetinin 'silahları gömün' propagandasının gerçek bir barış süreciyle alakası yoktur.

 

Chris Stephenson

Recep Tayyip Erdoğan’ın dediği gibi Kuzey İrlanda’daki İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (IRA) bütün silahlarını betona gömdü. Başbakan Ahmet Davutoğlu da AKP’nin çakma Newroz töreninde benzer sözler tekrarladı; “Silahları toprağa gömelim.”

Hepimiz silahların gömülmesini isteriz. Ama nasıl?

Elbette 400 senelik tarihe sahip İrlanda’nın sorunlarıyla Türkiye Kürtleri’nin tarihi birbirinden farklı. Ancak karşımızda “IRA silahlarını betona gömdü, sizin neyiniz eksik?” diyen bir devlet varsa IRA’nın silahlarının hangi koşullar altında betona gömülmüş olduğuna bakmakta fayda var.   

Silahların gömülmesi öncesi

İrlanda’daki son “The Troubles” yani “Sorunlar” dönemi 1966-1967 yıllarında başlayan “Civil Rights Movement” isimli barışçıl bir demokratik haklar mücadelesiyle başladı. Devlet ve devlet taraftarı silahlı gruplar bu barışçıl harekete büyük bir şiddet uygulayarak cevap verdi. Bunun sonucunda IRA 1971’de silahlı mücadeleye başladı. 

27 senelik bir silahlı çatışma dönemi sonunda doğrudan bir müzakere neticesinde 1998 Paskalya arifesinde bir anlaşma yapıldı: “Good Friday Agreement” yani “Paskalya Arifesi Anlaşması”.  Anlaşmanın tarafları Kuzey İrlanda’daki silahlı gruplar ve politik partiler, Büyük Britanya hükümeti ve İrlanda Cumhuriyeti hükümetiydi. Bu anlaşmayla Kuzey İrlanda’da yeni bir anayasa oluşturulup referanduma sunuldu. Yeni anayasadaki bazı önemli maddeler şöyle:

1. Yeni, özerk bir Kuzey İrlanda meclisi kurulması,

2. Yeni, özerk bir Kuzey İrlanda hükümeti kurulması,


3. Yeni Kuzey İrlanda hükümetinin “güç paylaşımlı” olması; yani hükümetin bakanlıklarının partilerin meclisteki temsiliyet oranına göre dağıtılması,


4. Kuzey İrlanda’ya Büyük Britanya devletinden referandumla ayrılma hakkının tanınması,


5. Kuzey İrlanda’nın Britanya’da kalma ya da Britanya’dan ayrılma isteğinin eşit derecede meşru görüşler olarak kabul edilmesi; yani “bölünme hakkına anayasal garanti”.


6. Devletin bütün kurumlarında “ırk, din ve mezhep ayrımcılığının ortadan kaldırılması ve devletin her kesime eşit muamelesini” anayasal bir görev olarak belirlenmesi.  


1998 anlaşması silahsızlanma sürecini de belirledi:


(a) Silahlı taraflar silahlarını eşzamanlı olarak “kullanılmaz” hale getireceklerdi; Büyük Britanya devleti de emniyet güçlerini “normal” seviyesine indirecek, özel karakolları kaldıracak, askerlerini Kuzey İrlanda’dan geri çekerek terörle mücadele kararnamelerini iptal edecekti. Sadece IRA ve Britanya yanlısı Protestan silahlı gruplar değil, aynı zamanda devlet de bir düzeyde silahsızlanacaktı.  


(b) “Terör”den mahkûm olanların serbest bırakılması hızlandırılacaktı.


Silahsızlanma bu şartlara bağlıydı ve tek taraflı da değildi. Devlet de silahsızlanmaya katıldı.     

Yeni anayasa, anlaşmadan 2 ay sonra referandumla kabul edildi. Aynı şekilde bu süreci garantileyecek İrlanda Cumhuriyeti anayasa değişikliği, İrlanda Cumhuriyeti’nde yapılan bir referandumla kabul edildi. 

Silahların gömülmesi

Yeni anayasa kabul edildi, ama silahlar hemen gömülmedi. Anlaşmaya göre silahların gömülmesi 2000 yılında öngörülüyordu. Ama yeterli güven henüz oluşmamıştı. Britanya yanlısı silahlı Protestan gruplar silahlarına veda etme eğiliminde değildi. Yeni hükümetin bileşimi konusunda, özellikle Kuzey İrlanda emniyet güçlerinin oluşumu ve kontrol edilmesi konusunda  anlaşmazlıklar vardı.

Sonuç itibarıyla IRA silahların gömülmesini erteledi. Silahların ilk kısmı uluslararası bir izleme heyeti huzurunda 2001 yılında betona gömüldü. Ondan sonra güven arttırıcı adımlar beklendi
2002 ve 2004’te yine izleme heyeti huzurunda iki taksit daha betona gömüldü. Nihayet 2005’te IRA resmi bir açıklamasıyla silahlı mücadeleyi bıraktığını ilan etti. Yani 1998 yılındaki anayasa değişikliğinden tam 7 sene sonra.

Silahlar gömüldükten sonra  

Yine de Britanya yanlıları silahlarından hala vazgeçmediler ve Kuzey İrlanda özerk hükümeti askıya alındı. Süreç ilerleyişi pürüzsüz değildi. Ancak 2007 yılında Britanya yanlısı Protestanlar ortak bir paylaşımlı hükümette yer almayı kabul ettiler. Silahlarını ise 2009 yılına kadar ellerinde tutmaya devam ettiler. Kurulan hükümette başbakan Britanya yanlısı Protestanlardan’dı, yanında resmi statüsü başbakan yardımcısı olan, ama başbakan ile aynı yetkilere sahip bir tür eşbaşbakan vardı. Bu koltukta oturan Martin McGuiness IRA Genelkurmayı’nın eski bir mensubu. Gençken silah ve patlayıcı bulundurmaktan mahkûm olmuş biri. Yani İrlanda’yla benzetme yapacaksak eğer, McGuiness’in o makama oturması, Cemil Bayık’ın Özerk Güneydoğu Türkiye hükümetinin eşbaşbakanı olmasıyla aynı şeydir.

Barış bir süreçtir

Paskalya Arifesi Anlaşması’ndan ortak hükümetin nihai kuruluşuna kadar 9 sene geçti. Süreç hep krizlerle ilerledi. Derin yaralar varken, geçmişte katliamlar yapmış ya da katliamlara göz yummuş devletin emniyet güçlerinin reformu ve kontrolü kritik bir öneme sahip oldu.

Süreç de bitmedi; hala eski nefretleri ve güvensizlikleri kışkırtmaya çalışanlar var.  

Barış ve çözüm

1998 Anlaşması şu anda Türkiye devletinin masaya koymaya hazır olduklarıyla karşılaştırıldığında Türkiye’deki barış sürecinin kat etmesi gereken uzun bir yolun olduğunu ortaya koyuyor. Yine de İrlanda’daki anlaşmanın birçok açıdan olumsuz yanları da var:

a) “Yukarıdan” bir anlaşma olduğundan Kuzey İrlanda’nın iki halkını birleştirmek yerine, meclis ve hükümette Protestan-Katolik ayrımını kurumsallaştırdı.

b) Kurulan özerk hükümet Britanya hükümetin verdiği bütçe ve uyguladığı neoliberal politikalar çerçevesinde hareket etmek zorunda. Bu yüzden Kuzey İrlanda’daki yoksulluk ve işsizlik sorunlarına çözüm getiremiyor. 


Yoksulluk devam ettikçe halkları birbirine düşürmek ve eski nefretleri gündemde tutmak bazı politikacıların işine geliyor.
Silahlar sustu. Artık halkları birleştirip yoksulluğa karşı ortak bir ekonomik mücadele başlatmak gerekiyor. Silahların susması birleşik mücadelenin önündeki önemli bir engelin ortadan kalkması demek ama bu mücadelenin bittiği anlamına gelmiyor.

Sonuç

Hükümetin “silahları gömün” propagandasının gerçek bir barış süreciyle alakası yoktur. Herkese demokratik değişim ve hakları getiren değişiklikler olmadan barış sürecinden bahsetmek mümkün değil. 

Ama barış sadece bir anlaşmadan ibaret değil. İktisadi ve sosyal adalet getirmeyen bir süreç kalıcı bir barışı garanti altına almaz.

Kaynak:  http://t24.com.tr/haber/irlanda-surecine-hizli-bir-bakis-silahlari-betona-gommek,291858

15 Mart 2015 Pazar

Haluk Gerger: AKP’nin Lebensraum İhtiyacı ve Kürdistan


HALUK GERGER
 
AKP iktidarı, “Yeni Türkiye”yi inşa ediyor. Ama AKP, aynı zamanda, şimdi artık çökmüş bulunan “Eski Türkiye”den kalma devlet ve sistem krizini de yönetiyor. Yani, AKP iktidarı bir “kriz yönetimi” de.

Türkiye krizinin üç boyutu var. Birincisi, “sorunların anası” Kürt Sorunu. İkincisi, sistemik iktisadi kriz. Üçüncüsü de, bu iki yapısal krizin politik, sosyal, kültürel, vb. yansımaları. “Eski Türkiye” bu bunalımların ağırlığına dayanamayarak göçtü. AKP iktidarı dolayısıyla devraldığı yapının krizini de yönetmek durumunda.

Türkiye, yakın tarihten, İkinci Dünya Savaşı sonrasından başlarsak çözümlememize, yapısal krizlerini hep iki yöntemle çözdü. Birincisi, Devlet Terörü idi. Askeri darbeler bu devlet zorunun doruk noktalarıydı. İkinci olaraksa, emperyalizmin çok yönlü destekleriydi Türkiye’yi ayakta tutan. Bunlara bir de, kendi bölgesindeki statükonun, bütün çalkantılara rağmen, özünde ve temel karakteristiklerindeki istikrarı koruması ile içerdeki inkar-imha siyasetinin etkinliğini ekleyebiliriz.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’yi içine düşmüş olduğu ölümcül krizden çıkartan Soğuk Savaş oldu. O dönemde, kapitalist sistemin yeni hegemonu ABD, bir elinde harcamakla bitmez görünen dolarlar, ötekinde de gelişmiş silahlar, tetikçi aramaktaydı. Türkiye’nin o zaman neredeyse içiçe geçmiş bürokrasisiyle burjuvazisi bu çağrıya yanıt verdiler ve NATO üyesi olarak, yeni bir yaşam iksirine (ya da isterseniz “oksijen çadırında nefes alma” imkanına) ulaştılar. 1957’den başlayarak iç ve dış gelişmelerle çürük tekne su almaya başladı. 1955-57’deki bugünün karbon kopyası gibi seyreden Suriye krizleri, iktisadi çöküş ve gençlik eylemleri, Gezi’ye benzer Kızılay 555K olayları, Menderes iktidarının sonunu getirdi; sistem 27 Mayıs 1960’da Devlet Zoru’na başvurmak mecburiyetinde kaldı.

1960’lı yıllar küresel ölçekte “kapitalizmin altın çağı olarak” anılır. İçten yanmalı motordan beyaz eşyaya üretici güçlerdeki büyük gelişmeye eşlik eden tüketim dalgasıyla birlikte, kapitalizm her yerde ve elbette bu arada Türkiye’de de, ekonomik gelişmeye, istikrara kavuştu.

1974 petrol krizi, Asya ve Afrika’daki politik gelişmeler, merkezlerde 68 hareketi ve Vietnam yenilgisinin travması, uluslararası kapitalizmde genel, ABD’de de özel bir kriz süreci yarattı. Dış desteği yitiren Türkiye de yeni ve ağır bir bunalıma sürüklendi. Krizden yararlanarak iktidara gelen Ecevit hükümeti dönemindeki kıtlık ölçüsündeki yokluklar, iktisadi çöküş ve bunun sosyal/politik etkileri, önce faşist sokak saldırılarını, ardından 24 Ocak kararları ile burjuvazi-sivil siyaset hamlesini ve nihayet çaresizlik girdabında CIA ortaklığıyla 12 Eylül faşist darbesini getirdi.

1980’ler, emperyalist bloğun Reagan-Thatcher öncülüğündeki atak yılları oldu. Bu ülkelerde hem içerde, hem de dışarda büyük bir saldırıya geçildi. İçerde sendikal hareketler, muhalefet, geniş emekçi yığınlar yer yer Devlet Zoru’nun da acımasızca kullanılmasıyla bastırıldı, sermayeye muazzam alanlar açıldı, tekelci devlet toplumsal kaynağı burjuvazinin emrine tahsis etti. Dışardaysa, bütün borçlu kapitalist devletler çökertildi, uluslararası kapitalizm yeniden tanzim edildi ve Reagan’ın büyük İkinci Soğuk Savaş saldırısı başlatıldı. Yeni Soğuk Savaş bir yandan uzayın silahlandırılması dahil her alanda Sovyetler Birliği’ni hedef aldı, öte yandan da petrol bölgesi Körfez’i gündemine koydu. Özal’ın Körfez’de rol üstlenmeye yönelik “bir koyup üç alma” siyaseti, Muş, Batman gibi askeri üslerin de devreye sokulmasıyla, yeni bir tetikçilik siyasetinin geliştirilmesi biçiminde tecelli etti. Böylece bir yandan içerdeki ABD destekli Devlet Zoru, öte yandan da istikrara kavuşmuş emperyalizme hizmet siyaseti, Türkiye’nin günü kurtarmasını mümkün kıldı.

1990’larda Sovyetlerin yıkılması, Doğu Avrupa’dan Çin’e, yeni bakir pazarların denetimsiz bir hoyratlıkla sermayeye açılması ve spekülatif sermayenin egemenliği, gelecek kuşakları ipotek etme pahasına da olsa, yeni bir nefes borusu oldu.

Yine de, 2001’de Türkiye yeni bir krizin pençesine düştü ve eski Türkiye fiilen çöktü, AKP krizi de yönetmek üzere iktidarı devraldı.

Tam da bu dönemde Türkiye “istikrarı”nın öteki iki kaynağı da artık kurumuştu. Ortadoğu statükosu çökme sürecine girmişti ve Kürt asimilasyonu bir daha geri dönmemek üzere parçalanmıştı.
Nihayet bu durumun ölümcül etkisini bildiğinden, ABD duruma özel olarak müdahil olmuş, tam bir dağılmayı önlemek üzere Öcalan’ı kaçırıp Türkiye’ye teslim etmişti. Bu büyük stratejik hamle “Eski Türkiye”yi kurtarmaya yetmemiş ama AKP’ye krizi yönetmede yaşamsal önemde kredi açmıştı.

Benzer bir imkan da, kapitalizmin devasa birikim bunalımının sonuçlarıyla ortaya çıktı. Bu bunalım klasik Keynezyen yöntemlerle çözülemeyince, liberal Batı’da büyük iflaslar eşliğinde bankaların devletleştirilmesinden şirketlere hazineden muazzam miktarlarda paranın aktarılmasına uzanan politikalar devreye sokuldu. Devlet müdahalesi yakın tarihte görülmemiş boyutlarlara ulaştı. Öyle oldu ki, şirketlere, bankalara ve sermaye gruplarına aktarılan “havadan paralar” ile ‘gökten dolar yağar” oldu bütün dünyada. Buradan Türkiye’ye de damlalar aktı ve böylece kriz Türkiye’yi “teğet geçti.”

Ama yapısal kriz sistemi olduğu gibi kaldı; AKP sadece günü kurtarma mertebesinde krizi yönetti.
Şimdi artık deniz bitti.

Gökten yağan dolarlar, şimdi güvenli liman olarak Amerika’ya gidiyor. Yarın Amerikan Merkez Bankası’nın faizde yapacağı yarım puanlık bir artışın Türkiye için ne devasa sorunlar yaratacağını göreceğiz. Bir zamanlar birim bazında 1 dolar sınırına yaklaşan, 1 İsviçre Frankıyla eşitlenen Türk Lirası’nın sadece faiz arttırımı dedikodularıyla tarihi diplere doğru hareketlendiği ortada. Petrol fiyatlarındaki arızi düşüşün ya da Avrupa Merkez Bankası’nın genişleme kararının yaraya merhem, büyük kara deliğe yama olamayacağını göreceğiz. Genç işsiz nüfusun yüzde 20’lere ulaştığı, bütün makro verilerin alarm verdiği Türkiye’nin doludizgin uçuruma sürüklenmekte olduğu açık.

Deniz sadece yaşamsal ekonomi alanında bitmedi. Amerikan gücündeki gerilemeyi Obama da açıkça ifade ediyor. Türkiye’nin sığındığı dağlara sadece kar yağmıyor, tipi ve bora, tektonik depremler etrafı hallaç pamuğu gibi atıyor, darmadağın ediyor. Ortadoğu ve Kürt istikrarı ise, çoktan bitti.

AKP, bu durumda, krizi nasıl yönetmeye soyundu?

Kapitalizmde, yani sermaye devletlerinde bu türden yapısal bunalımların belirli bir noktadan sonraki aşamalarında gündeme gelen kriz yönetimi çıplak faşizm olarak ortaya çıkıyor. Faşizmin, bir kriz yönetimi olarak, iki temel ayağı var. Birincisi, “tek adam diktatoryası” ile içerde zorbalık yönetimi, devlet terörü. İkincisi ise, dışa yayılma, yani kendine bir hayat sahası açmak. Proje bu: Bir kriz yönetimi olarak “Hayat Sahası”, yani, Hitler Almanyası’ndan kalan ve artık teknik uluslararası bir deyim olarak literatürde yerini almış bulunan LEBENSRAUM...

Birinci yöntemin devreye sokulmasını yaşıyoruz. MİT Yasası’ndan şimdi tartışılan İç Güvenlik Yasası tasarısına, sadece yasal bir zemin hazırlanmakla kalınmıyor, Esnaf örgütlenmesinden yargının, üniversitelerin, bütün eğitim sisteminin yeniden yapılandırılmasına, su altında ve üstünde, çok çoraplar örülüyor. “Başkanlık rejimi” ile tek dil, tek bayrak, tek millet sisteminin “tek adam” ile taçlandırılması tamamlandığında, bizi içine tıktıkları kriz yönetimi tabutuna son çivi çakılacaktır kuşkusuz.

İşin bu boyutu çok yazıldı, anlatıldı.

Bu yazıda konumuz “hayat alanı” ihtiyacı ve arayışı...

Bu ihtiyacı dayatan iki kriz odağı var. Birincisi, iktisadi kriz. Mali ve ekonomik anlamda “denizin bittiği” anda sermaye mutlaka dış açılım, pazar, müşteri, kaynak, ticaret ortağı, acenta aramak zorunda kalır. Eskinin TÜSİAD sermayesi, ideoloji, politik-teknik-ekonomik altyapı, perspektif, tarihsel miras, gelenek gibi çok çeşitli nedenlerle bu konuda özellikle Ortadoğu bağlamında yetersizdi. Oysa, MÜSİAD sermayesi, yine benzer çok çeşitli nedenlerle krizin yönetilmesinde Ortadoğu’ya açılmayı zaruri ve mümkün görüyor. Bunu da hayata geçiriyor.

Türkiye’nin yeşil holding sermayesi olan “Anadolu kaplanları”, Ortadoğu’yu doğal hayat alanı olarak algılıyor. Nazi Almanyası’nda bu hayat alanı, Doğu Avrupa idi ve Rusya’ya kadar uzanan bir coğrafyayı kapsıyordu. Türk sermayesi bakımından, Mısır ve Libya dolayımıyla Afrika’ya kadar uzanan bu yaşam alanı algısı ve iddiasında, tarihsel miras, ortak din ve kültür, coğrafi yakınlık argümanları var. Büyük burjuvazinin şimdiki bu hegemon tabakası, Anadolu muhafazakarlığıyla, İslam’la ve esnaf-çarşı kökenlerinin kültürüyle, siyasi temsilcisinin oluşturmaya soyunduğu Osmanlı-Türk-İslam sentezinin ivmesini de arkasına alıyor.

Elbette, bir sistemin, tek adam diktatoryasının emir-komuta zinciri içinde, kriz yönetme tarzının bir parçası olan hayat alanı arayışını, “Önder”in kişiliğinden bağımsız olarak ele almak, O’nun damgasını görmezden gelmek yanlış olur. Örneğin, Nazi Almanyası’nın Lebensraum saldırganlığını “Führer”in (Hitler’in) kişiliği biçimlendirmişti. İtalyan macerasında da “İl Duçe”nin (Mussolini’nin) karakterinin traji-komik izleri vardı.

“Ulu Önder”lerin denetimsiz hırs, kapris, vehim ya da öteki patolojik gelgitlerinin öne çıkması, kendinden büyük davaların, (Aryan ırkının, ya da İslam dünyasının veya başka bir büyük misyonun) mesihliğine soyunulması, bunun dış dünya ile gerilimler, hatta çatışmalar yaratması, bu stratejinin yaşanması kaçınılmaz yan etkileri. Sonuçta, o ihtiras ve üretilen ululuk yanılsaması, misyon algısı ve benzeri insanüstü mertebeler, hem iktisadi ve politik gereklerle örtüşüyor, çakışıp onları tamamlıyor, hem de gidişatı biçimlendiriyor.

Kuşkusuz, ele geçirilen her sermaye alanı, pazar ya da üretim-dağıtım zinciri, kültürel ve politik değerlerin de taşınmasını içerir ve dolayısıyla, stratejik bir hegemonyanın da kurulması/dayatılması anlamına gelir. Yani ekonomik nüfuzun mutlaka stratejik bir karşılığı da olur. Dolayısıyla, sermayenin pazar ve ekonomik alan açma uğraşı, siyasetin (devlet ve hükümetin) politik/askeri hegemonya inşasından soyutlanamaz, bu ikisi birlikte yürür, birbirlerini beslerler. “Hayat alanı” kavramının ve siyasetinin stratejik karakteri de bundan kaynaklanır. Yani, MÜSİAD’ın krizi aşmak için zorunlu gördüğü salt iktisat karakterli bölgesel hayat alanı açma uğraşı bile, ekonomiyle sınırlı kalmaz, politik/askeri bir olguya da dönüşür. Sadece o düzlemlerdeki hegemonyayı da beraberinde taşıdığı için değildir bu. Devletsiz ve askersiz gerçekleşemeyeceği, güvenceye bağlanmış kalıcılık taşıyamayacağı için de, ekonomik olanla siyasi/askeri hegemonya organik bir bütün oluştururlar. Ekonomik hamleler, politik huruçla, devlet katkılarıyla, resmi-bürokratik kılıkla ve askeriyesiyle birlikte harekete geçer.

İktisadi olanla stratejik olanın çakışmasının Türkiye bağlamında ayrıca salt/saf politik ve askeri gerekçesi de vardır. O da Kürt Sorunu’dur. Türk sermayesinin dış açılımının, genişletilmiş hayat alanının giriş kapısı Kürdistandır ve dolayısıyla ekonomik bir mantık da sözkonusudur ama Kürdistan coğrafyasının önemi sadece buradan kaynaklanmamaktadır elbette.

Herşeyden önce, o kapıların kilitlerini açacak ekonomi dışı zorlamalara, onları yalamalaştıracak maymuncuklara, aşacak mancınıklara ihtiyaç vardır. Ama asıl mesele bu da değildir. Bunlar sonuçta ekonomik yayılmanın destekleridir. Oysa, burada, ekonomi başka bir stratejik hedefe yardımcı konumdadır aynı zamanda.

Türkiye, Kürt krizini eski yöntemlerle çözemediğini, salt şiddete dayalı ve topyekun tasfiyeyi öngören yöntemin başarısız kaldığını, hatta aksine kendisini zayıflattığını, örselediğini, yıkıma götürdüğünü yaşadı, gördü. Zaten kriz de böyle ortaya çıktı ve egemenlik sisteminde strateji değişikliğini gündeme getirdi. Özal’la başlayan süreç, yani Kürt eksenli krizi yeni yöntemlerle yönetme politikası, iş başa düşünce AKP tarafından geliştirilerek uygulamaya sokuldu.

Kürt sorununun yarattığı ölümcül krizi yönetme sürecinde de LEBENSRAUM ihtiyacı, bir politik/askeri çare olarak iktisadi alandaki zorunlulukla örtüşüyor, hatta onu da belirliyor. O olmasa da kendi hükmünü icra edecek başat dinamik bu.

Bu noktayı tam kavramak için bir “ulusalcı” ya da “Eski Türkiye”ci kavrayıştan yola çıkabiliriz. Buna göre, Türkiye Kürt krizini ancak genişleyerek yönetebilir. Bunun sloganlaşmış hali, “Musul’u almazsak Diyarbakır’ı kaybederiz” biçiminde formüle edilmişti. Türkiye’nin bu hedefe salt şiddet yoluyla, savaşla ulaşamayacağı, özellikle Kürt yükselişi, Güney Kürdistan’ın kuruluşu ve bunlara ilişkin Amerikan “kırmızı çizgileri”yle ortaya çıkmıştı. AKP yönetimi, şimdi, Kürt krizini “genişleyerek çözme” stratejisinde yeni yöntem ve taktik uygulamalarıyla yol almaya çalışıyor. Bir yandan ekonomik düzlemdeki yayılmayı bir altyapı olarak kullanıyor, bir yandan da bunun stratejik yollarını döşüyor. Yani, bu alanda da “hayat alanı” bir kriz yönetimi olarak hayata geçirilmeye çalışılıyor.

Bu perspektifte “hayat alanı”, münhasıran olmasa da, esas olarak, Kürdistan coğrafyası elbette. Onu çevreleyen alanın da stratejik değeri görülüyor kuşkusuz. Dolayısıyla, Irak, Suriye ve İran da doğrudan bu stratejik ilgi alanı içinde. Bunların destek ya da kuşatma imkanları olarak değerlendirildiklerini varsayabiliriz. Dolayısıyla, Irak siyaseti, Güney Kürdistan’a yaklaşım, Iran’la ilişkilerin seyri ve Suriye stratejisi, işgal ya da tampon bölge kışkırtmaları, IŞİD kankalığı, hepsi birden, Lebensraum stratejisinin taktik hamleleri olarak görülmeli.

AKP iktidarı, Kürt krizini, Kürdistan coğrafyasını, Osmanlı’daki gibi bir imparatorluğun organik parçası olmasa da, bir hegemonik alanı olarak dizayn ederek; Kürtleri bir millet değil de ümmetin unsuru ve sömürge türü organizasyonun uzvu olarak biçimlendirerek; aşiretvari beylik yapılanması çerçevesinde vassal türü bir bağımlılık kontratına hapsederek, reaya-tebaa zincirleri cenderesinde, denetim altına almayı, ya da hayat alanını böyle oluşturmayı, düşlüyor. Bu projede, Osmanlı türünden bir “muhtariyet”in sömürgeci için yük olmayacağını, bu türden sanal bir özerkliğin, sorunun ve krizin, tasfiye temelinde çözümü anlamına geleceği hesaplanıyor. Böylece Türkiye’nin hayat alanı içindeki Kürtler kendi hayatiyetlerini yitireceklerdir. Türkiye’nin hayat sahası Kürtlerin ölüm tarlaları olacaktır. Dayatılan tarz içinde feodal saiklerle ve merkezi manipülasyonlarla birbirlerine karşı yönlendirilecek Kürtlerin böylece, coğrafi parçalanmışlıklarına ek olarak, ulusal birliği de ölümcül yaralar alacak, psikolojik, sosyal, ekonomik, politik, ideolojik yeni bölünmelerle derinleştirilecektir.
Bu yeni hayat sahası inşası başarıyla ulaşırsa, Türkiye emperyalist desteklerini tahkim etmede de avantaj elde edecektir. Şimdilik, gördüğümüz gibi, bu hamle, Türkiye ile Batı ve İsrail arasında kaçınılmaz olarak gerilimler, çelişki ve çatışkılar da yaratmaktadır ama ilerde bölgesel hegemon olarak Türkiye’nin manevra alanını genişletebilecektir. Davutoğlu, 30.11.2014’deki “Yeni Türkiye Yolunda” başlıklı televizyon konuşmasında, “Türkiye kendi coğrafyasına hapsedilemeyecek kadar büyük bir ülkedir” derken tam da kendi Lebensraum argümanının mesajını iletmekteydi Batı’ya. Aslında Davutoğlu’nun “stratejik derinliği” bir anlamda hayat alanı projesinin teorileştirilmesi çabasıdır.

Lebensraum örneği, gelişmiş bir kapitalist ülke olarak Almanya’nın emperyalist paylaşımı da içeren kriz yönetimi ve krizi aşma çabasını anlatıyor. Bu, Türkiye gibi bir ülkede, alt emperyalist hevesler taşısa ve sermayenin olağan yayılmacı dinamikleriyle beslense de, nesnel sınırlılıklarla biçimlenmiş bir “Bölgesel Hegemonya”ya tekabül ediyor. Daha önemlisi, bu tür ülkelerin hayat sahası arayışı efendilere karşı değil de, onlara sığınarak gerçekleştirilmeye çalışılır. Onu örneğin Nazi Almanyası’ndan ayıran bir temel özellik de budur. Dolayısıyla AKP’nin hayat sahası projesi de, bütün gerilimlere karşın, esasta, ABD ve İsrail destekli yürütülmek isteniyor. Yine de, projenin, özellikle kişisel boyutunun öngörülemeyen istikrarsızlaştırıcı etkileri ve dış dünyanın hesaplanamayan tepkileriyle ivme kazanıp farklı çatışma noktalarına, intiharvari serüvenler türünden savrulmalara açık olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Hayat fırsat ve risklerle dolu. IŞİD de, örneğin, bu projede hem yol açıcıdır, kullanılan bir fırsattır, hem de bir engeldir ve bir engel olarak aşılması bile bir fırsattır. Bu özelliğini Rojava’da gördük. Bugünlerde Musul’da da denenmekte.

Sözkonusu bölgesel hegemonya ya da hayat alanı, demek ki, iktisadi, kişisel ve Kürt Sorunu’na ilişkin politik kriz ihtiyaçlarının üstüste gelmesiyle güçlü bir stratejik yönelime, bir devlet ve düzen politikasına, düşsel hezeyanlarla süslenmiş sahici bir projeye, kriz yönetimi yöntemine dönüştü.

Osmanlıcılık ve İslam, projenin ideolojik dayanaklarının bir bölümünü oluşturuyor. Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” tezleri teorik altyapıyı inşa çabaları. Bir de elbette moral unsur eklenmelidir bu türden hamlelere. “Türk-Kürt kardeşliği” demogojisi bunların bir tanesidir. İkincisiyse, klasik “medeniyet götürme” efsanesidir. Unutmamak gerekir ki, Amerikalılar da yerlilere medeniyet götürmüştü; Avustralyalılar da aborjinleri uygarlaştırmıştı; ve nihayet, İsrail de Filistinli vahşi Araplara Batı medeniyetini öğretmektedir. Erdoğan bunları şöyle harmanlıyor bir konuşmasında: “Fetih zorla almak değildir, gasp etmek hiç değildir. Fetih engelleri ortadan kaldırmaktır. Fetih hem kapılardaki hem gönüllerdeki kilitleri kırıp atmaktır. Fetih şehir surlarını aşmak değil gönüllerin etrafına örülmüş surları aşmak, gönüllere ulaşmaktır...Fetih, gönüller yapmak, ekmeğini yoksulla paylaşmak, komşunun hatırını sormak, yetimin başını okşamaktır...Medeniyet fetihle mümkün olur. Fetih varsa medeniyet vardır, Fatih varsa medeniyet vardır.”

Bu arada eklemek gerekir ki, faşizan kriz yönetimlerinde, şovenizm ve militarizm en esaslı iki cankurtaran simidi olarak işlev görürler. Lebensraum uygulamasının bir büyük avantajı da işte bu iki aracı söylemden pratiğe aktararak kendiliğinden somut ve belirleyici dinamik mertebesine yükseltmektir. Tabiri caizse, ideolojik retoriğin somut bir güce dönüşmesi böyle gerçekleşir. Böylece, topluma pratiğin şırıngasıyla zerkedilen zehirle, çürük yapıda aktif ve sağlam bir toplumsal zemin yaratılır. Benzer işlevi, toplumu insani tahribata, moral yıkıma, ahlaki çürümeye mahkum eden bilinçli pratikler de görür ve dolayısıyla onlar da devreye sokulur. Aslında, bu manada, krizin toplum üzerindeki olumsuz etkileri, faşist kriz yönetimine çok yardımcı olur. İşin bu boyutunu da yaşamaktayız...

Eski Türkiye’nin inşası, kriz ortamında imparatorluktan daralmaya yönelmiş bir süreçti. O zaman Kürtler, feodal temizlik ve saflığın da etkileriyle ve elbette uluslaşmadaki eksiklikleriyle, “kardeş bir halkı zor zamanında vurmayalım ve ortak bir vatan inşa edelim” dediler, feodal onura yakışan bir alicenaplık gösterdiler. Ve, kısa sürede, onlara şükran duyması gereken “kardeşleri”nden cevaplarını aldılar...

Bu sefer “Yeni Türkiye,” krizini yönetirken, genişlemeye yönelen bir politika izliyor. Bakalım, “Yeni Kürtler” bu tarihsel momentte ne yapacaklar? Türkiye’nin hayat sahası Kürtlerin can damarlarını kesen bir saldırı olarak mı görülecek, yoksa, kardeşlerin ortak vatanda buluşması olarak mı?

Kürtler yine kritik/stratejik bir yol ayrımında, karar kavşağında.

Eski Türkiye’nin Sol’u, Komintern’le birlikte, Kürtlere el vermedi, aksine onları gericilikle suçlayarak yalnız bıraktı. Şimdi de durum çok farklı değil. Yeni Kürtler de, aynen eski Kürtler gibi, yine yalnızlar.

Evet top yine mazlum Kürdün sahasında...

KAYNAK: Newroz Gazetesi

Cemil Bayık: Öcalan Özgürlüğüne Kavuşmalı, Gerekirse Biz İmralı'ya Gidebiliriz

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, çözüm sürecin ilerlemesi için Abdullah Öcalan ile görüşmelerinin sağlanması gerektiğini söyledi. “İstenirse kendilerinin İmralı’ya götürülebileceğini" belirten Bayık, “Bizim istediğimiz artık Apo’nun İmralı’da tutulmamasıdır. Bu gecikmiş bir taleptir” dedi.

"PKK'yı silah bırakmaya ikna edecek tek kişinin Öcalan olduğunu" söyleyen Bayık, “Biz kim iktidarda ise onunla masaya otururuz. Bu sorunları çözenlerin hepsi ya faşist iktidarlarla meseleleri çözmüş ya da müzakere etmiştir” dedi. Bayık, Türkiye’de diktatörlüğü temsil eden kişinin Tayyip Erdoğan olduğunu savundu.

Cumhuriyet gazetesinden Ahmet Şık'ın sorularını yanıtlayan (15 Mart 2015) Bayık'ın açıklamalarından satır başları şöyle:

Abdullah Öcalan ile doğrudan iletişime geçmeniz sağlanıyor mu?

- Hiçbir zaman doğrudan ilişkimiz olmadı. İlişki kurmak istediğimizi belirttik. Oslo sürecinde bunun olabileceği bize söylendi ama sözden öte herhangi bir şey ortaya çıkmadı. HDP heyeti gidiyor, görüşme notlarını getiriyor, varsa bizim mektuplarımızı götürüyor. Arada HDP heyeti var. Başka herhangi bir iletişim yok.

Abdullah Öcalan ile doğrudan iletişime geçmeniz sağlanıyor mu?

- Hiçbir zaman doğrudan ilişkimiz olmadı. İlişki kurmak istediğimizi belirttik. Oslo sürecinde bunun olabileceği bize söylendi ama sözden öte herhangi bir şey ortaya çıkmadı. HDP heyeti gidiyor, görüşme notlarını getiriyor, varsa bizim mektuplarımızı götürüyor. Arada HDP heyeti var. Başka herhangi bir iletişim yok.

'Yüz yüze görüşmeliyiz'

Telekonferans gibi bir yöntem dahil mi buna?
- Hayır. Telekonferans olmaz. Bizzat yüz yüze görüşmemiz gerekiyor.

Abdullah Öcalan’ın sizin yanınıza gelme şansı yok. Siz mi gideceksiniz? Siz giderseniz bırakmazlar...

- Biz de gidebiliriz. İstenirse götürebilirler fakat bizim istediğimiz artık önder Apo’nun İmralı Cezaevi’nde tutulmaması, özgürleşmesi gerektiğidir.

Banu Güven’le İMC televizyonu adına yaptığınız son söyleşinizde silah bırakma kararının Öcalan’ın katılacağı bir kongreyle olabileceğini söylediniz. Bu Öcalan’ın serbest bırakılması anlamına mı geliyor?

- Elbette. Önder Apo gelip görüşmeden hiç kimse gerillayı ikna edemez. Biz bu hareketin eşbaşkanlığını yürütüyoruz ama biz bile gerillayı ikna edemeyiz. İkna edecek tek kişi önder Apo’dur. Gelip gerilla ile gerilla komutanlarıyla görüşürse ancak o zaman ikna etmek mümkün olur. Onun dışında ikna edebilecek bir güç yoktur.

'Bizim etkimiz sınırlı'

Öcalan’ın silah bırakma kararını yöneticiler gerillaya deklare etse bile yeterli olmaz mı?

- Bizim gerillamız elbette normal bir gerilla değil. Düz bir asker değil. İdeolojiktirler. Eğitilmişlerdir. Amaçlara ve önder Apo’ya bağlıdırlar. Bizim etkimiz sınırlıdır. Ancak önder Apo gelip onlarla konuşursa ikna olabilirler.

Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep etmek ne kadar gerçekçi?

- Bana göre gerçekçidir. Hatta gecikmiş bir taleptir.

Olabilirlik koşulu ne kadar gerçekçi?

- Olabilirlik koşulları da vardır. İstenirse rahatlıkla gerçekleşir. Bu karar iktidarın, devletin elindedir. Türkiye’de devletle iktidar istediği gibi algı yaratabilmekte oldukça etkilidir. İsterse önder Apo’nun serbest kalması gerektiği algısını rahatlıkla yaratabilir ve toplumda bir tepkiyle karşılanmaz.

'Üzerimize düşeni yaptık'

Bu koşul gerçekleşmezse Türkiye içindeki silahlı mücadelenin sona ermeyeceğini, silahların bırakılmayacağını mı anlamalıyız?

- Silahlı mücadelenin son bulması için Türk devleti ve hükümetinin atması gereken adımlar vardır. Biz bu halkın sorunlarını çözmek için ilk önce siyasi bir mücadele yürüttük. Hiçbir zaman silahlı mücadele istemedik. Ancak bize sadece bu yol bırakıldı. Devlet katında reddedilen bu sorunu başka türlü görünür hale getiremezdik. Bu sorunu tüm yönleriyle ortaya çıkarmak, çözüm ortamını yaratmak ancak silahlı mücadele ile mümkün oldu. Yeterli düzeyde silahlı mücadele yürütüldüğüne inanıldıktan sonra da sorunu siyasi taleplerle dile getirmeye başladık. Tek taraflı olarak defalarca ateşkes ilan ederek bunun zeminini yaratmaya çalışıyoruz. Biz kendi cephemizden atılması gereken tüm adımları attık.

'İmza atılmadan adımlar atılmaz'

Nedir onlar?

- Dünyada hiçbir gücün atmadığı adımları attık. Dünyada benzer sorunların olduğu yerlerdeki örneklere baktığımızda üçüncü bir tarafın gözetiminde ateşkes olur, gerilla mevzilerinden çıkar, esirler bırakılır ve sonra savaş durdurulabilir. Üçüncü tarafın gözetimi olmadan, taraflar anlaşmadan, imza atmadan bu adımlar atılmazdı. Biz bunlar olmadan bile tek taraflı olarak bu büyük adımları attık. Ama artık atacağımız başka adım kalmadı. Sıra devlet ve hükümettedir. Onlar bunu yaparsa biz üzerimize düşeni tereddütsüz yaparız. Önder Apo, eğer müzakere başlayacaksa paralel adımlar atılması gerektiğini söylemesine rağmen bu olmadı. Tek taraflı hatta merdiven basamaklarını zıplayarak adımlar atmak mümkün değilken biz geçmişte bunların hepsini yaptık. Ama devlet ve hükümet bunun karşısında atması gereken adımları atmadı.

'Türkiye, üçüncü tarafı hiç istemedi'

Üçüncü bir taraf var mı peki? Geçmişte oldu mu?

- Hayır şu anda yok. Bir dönem, Oslo sürecinde vardı. Ama Türkiye devleti üçüncü tarafı hiçbir zaman istemedi.

Üçüncü taraf derken bağımsız bir yapıdan mı yoksa bir devlet gözetiminden mi bahsediyorsunuz?

- Biz aslında daha 2013 Nevruzu’nda önder Apo tarihi açıklamayı yapmadan önce kendisiyle HDP heyeti üzerinden haberleşiyorduk. Biz hem Apo’ya hem de devlet ve hükümete şunu ilettik: Mademki tarihi bir açıklama yapılacak, Kürt sorununun demokratik yöntemle çözümü ortaya konacak, o halde bunun mekanizmalarını da ortaya konması gerekiyor. Bizim önerimiz üçüncü bir tarafın olmasıdır.

İşaret ettiğiniz belirli bir adres var mıydı?

- Hayır. Türkiye parlamentosu olabilir veya Türkiye sivil toplum örgütlerinden oluşturulabilecek bir komite de olabilirdi. Birçok seçenek sunduk. Kabul etmeyerek iki taraflı olarak bunu çözelim dediler. Yerel, milli bir çözüm olmasını istiyoruz dediler. Aslında ipe un sermekti bu. Çünkü dünyada böylesi bir çözüm örneği yok. Ama Türkiye bu yönde adım atmadı. Üçüncü taraf olursa süreç bozulur, ilerlemez dediler.

'Gerçekçi değildi'

Bize göre gerçekçi değildi. Sorunu çözme niyetleri olup olmadığı açığa çıksın diye, madem istemiyorsunuz sizin dediğinize de varız dedik. Çünkü biz çözüm istiyoruz. Bu yüzden o şartları da kabul ettik. Ama gördük ki milli ya da yerel dediklerinde de bir çözüm amacı yok.

'Kürt sorununu kabul etmiyorlar'

Bu söylediğinizden hükümetin ya da Türkiye devletinin Kürt sorununu değil de PKK sorununu mu çözmek istediğini anlamalıyız?

- Tamamen öyle. Devlet ve hükümeti Kürt sorununu kabul etmiyor. Kürt halkı diye bir halkı kabul etmiyor. Sorun siyasi olarak ele alınmak ve çözülmek zorundadır.

'Tezleri iflas etti'

Meseleye terör sorunu diye yaklaşırsanız zaten çözümünüz de savaşla olur. Türkiye devleti, “Kürt sorunu yok, terör sorunu var” tezi üzerinden hareket ediyor. Ama artık bu tez iflas etmiştir. PKK’nin mücadelesi ne Türkiye’nin içinde ne de uluslararası alanda bu yaklaşımın sürdürülemeyeceğini ortaya çıkardı. Bunu bütün dünya da görüyor ve gelinen nokta da artık bu sorunu çözmekten kaçamazlar.

'Biz suç işlemedik'

AKP kanadı görüşme masasında PKK’yi affedilmesi gereken suçlular olarak mı yoksa artık sınır ötesine taşan ve uluslararası aktörlerin de içinde yer aldığı Kürt sorununun önemli bir aktörü olarak mı görüyor?

- Elbette Türkiye hükümetine göre suçluyuz. Ama biz herhangi bir suç işlemedik. Bir halkın en doğal haklarının mücadelesini yürütüyoruz. Onlar ise böyle bir halk ya da haklarının olmadığını söylüyor. Onların yasalarına göre de suç işlemiş sayılıyoruz. Bu suçsa biz bu suçu işledik ve işlemeye de devam edeceğiz. Ta ki amaçlarımıza ulaşıncaya kadar.

"Ankara'nın 'Yerel çözüm' demesi gerçekçi değil"

Nedir amacınız?

- Bu halkın en doğal haklarını kazanmak. Bir kere Kürt sorunu sadece Türkiye’nin bir sorunu değil. Kürtlerle Türk devletinin ve hükümetlerinin arasındaki bir sorun da değil. Ortada bunu aşan bir sorun var. Türkiye’yi ilgilendirdiği kadar Ortadoğu’yu ve hatta uluslararası alanı ilgilendiren bir sorun var. Kürdistan parçalanmış bir ülke ve halktır. Her bir parçası da bir başka devletin egemenliği altındadır. Hepsi de sahip olduğu parça üzerinde politika yürütüyor. Bu devletlerin uluslararası alanda çeşitli güçlerle de ilişkisi var. Hem bu açıdan herkesi ilgilendiriyor hem de bu sorunu ortaya çıkaran, ağırlaştıran uluslararası bölgesel nedenler var. Bölgede önderliği alan ABD var. NATO ülkesi olan Türkiye Avrupa Birliği adayı ve İslam Birliği Teşkilatı’na üye.

'Dünyanın bütün güçleri içinde'

Dolayısıyla bu sorun bütün bu yapıları ilgilendiren bir mesele haline gelmiştir. Türkiye ile herhangi bir sorunu çözmek ABD, NATO, AB ve İslam Teşkilatı ile bir sorunu çözmek anlamına geliyor. Kısacası dünyanın bütün güçleri bu sorunun içindeyken Türkiye’nin milli ya da yerel çözüm demesi gerçekçi değil.

'28 Şubat'ı özellikle istedi'

28 Şubat’ta HDP ve AKP’nin toplantısında Öcalan’ın deklare ettiği 10 maddelik bir plan ortaya konuldu. Böylece Öcalan sürece dair son sözünü söyledi mi?

- Hayır. Çünkü son sözü söylemek artık amaca ulaşmak demektir. O anlamda orada bir bitiş ve gerileme, çürüme ve yozlaşma başlar. Oysa önder Apo ve PKK, devrimi devrim içinde gerçekleştirmeyi amaçlar.

Son sözden kastım şu; 10 maddelik bir deklarasyon ortaya konarak AKP de bir sorumluluğun altına sokulmuş olundu. Sorumluluğun yerine getirilmemesi durumunda ne olur?

- Önder Apo ısrarla açıklamanın 28 Şubat’ta yapılmasını istedi. Darbe karşıtı bir hareket olduğumuz için açıklamanın 28 Şubat’ta yapılması istendi. Ortak açıklama taraflarca imzalanmış ortak bir metninin duyurulmasıyla olur. Orada tabii ki hükümet ve HDP heyeti birlikte görüntü verdi. Anlamlıydı. Çünkü ilk kez hükümet, sorumluluk altına girdiğini gösteriyordu. Türkiye’nin böyle bir adım atması kolay olmadı ve önemlidir.

Peki, sorumluluk yerine getirilmezse ne olacak?

- Öcalan çağrı yapacak, PKK silah bırakacağını açıklayacak. Böylece sorun çözülmüş olacak. Toplumu aldatmaya yönelik sığ bir kurnazlıktır bu. Bu yanlış algıyı topluma yayarak seçimlerde başarı kazanmak istiyorlar. Kürt hareketi bunları yutmaz.

'Demokrasi olsa Kürt sorunu olmaz'

Peki, neden AKP’yle masaya oturmaya devam ediyorsunuz?

- Biz kim iktidarda ise onunla masaya otururuz. Bu yadırganamaz. Dünyada benzer sorunları çözenlerin hepsi ya faşist iktidarlarla ya da diktatörlerle meseleleri çözmüş ya da müzakere etmiştir. Burada olan da budur. Türkiye’de demokratik bir yönetim olsa zaten ne Kürt sorunu ne de demokrasi sorunu olur.

Türkiye’de faşizmi Erdoğan ve AKP mi temsil ediyor?

- AKP hegemonyasını ve diktatörlüğü temsil eden Erdoğan’dır. AKP bir yandan Türkiye’de Erdoğan diktatörlüğünü geliştirecek öte yanda güya Kürdistan’da sorun çözecek. Bu mümkün değil.

Milliyetçi seçmene yönelik bir politik girişim mi bunlar?

- Hem milliyetçi kesime sesleniyor hem de bizi tahrik ederek, halkı kışkırtarak adeta “yeter artık” deme noktasına getirerek bizi masadan kalkmaya zorluyor. AKP sorunu çözmez, tahrik etmeye devam eder, sürecin önünü tıkarsa tek taraflı olarak sorunu çözmekte bir aşamaya kadar gelebilirsin. Bunların üstüne tahrikleri ve tehditleri de eklerseniz masadan bizi kalkmaya itebilirlerdi. Bütün çabaları da bu yöndeydi ama sonuçsuz kaldı.

'AKP oy hesabı yapıyor'

AKP’nin bundan çıkarı ne? Masadan kalksanız kazancı ne olur?

- Elbette olur. Kendisini hep sorunu çözen taraf, bizi de çözüme karşıymışız gibi gösteriyor. Bizi zorlayarak çözüm noktasına getiriyor, adımlar attırıyor sabırlı davranıyor. Bunu işliyorlar. Eğer masadan biz kalkarsak, “Ben sorunu çözmek istedim. Sabırlı davrandım ama PKK çözüme gelmeyip savaşta ısrar etti. Barışa razı olmadılar. Savaşın dışında bir şey düşünmüyorlar” diyecekler. Böylece kendisine haklılık kazandırıp bunu da oya dönüştürecek. Hesapları hep bu yöndedir.

26 Eylül 2014 Cuma

Baskın Oran: Türkleri Niye Bıraktılar?

Baskın Oran, Musul konsolosluk çalışanlarının nasıl serbest bırakıldığını yazdı. 
'IŞİD ile AKP hükümeti arasında bu denli yakın bir ortaklık var' diyen Oran, Musul Konsolosu'nun nasıl olup da 101 gün boyunca teleonu sakladığını sordu.

Baskın Oran'ın Radikal'de yayımlanan 'Musul: Telefonun fısıldadığı sır' başlıklı yazısı şöyle:

Rehine olayı patladıktan hemen sonra Başbakan Erdoğan bir telefon işinden bahsetmişti de inanmamıştım. Ama Başkonsolos doğruluyor. Bu telefon olayı galiba zurnanın zırt dediği delik.

Hepimize büyük geçmiş olsun. Şükür kurtuldular. Kurtaranlar sağ olsun. Fakat şimdi AKP iktidarı biri yakın geleceğe diğeri yakın geçmişe ilişkin iki ana soruya cevap vermek zorunda:

1) Türkiye’nin artık IŞİD karşıtı koalisyona bir biçimde katılması gerekmeyecek mi?


2) Nasıl oldu da, herkesin kafasını uçuran IŞİD Türkleri bıraktı?

ARTIK TÜRKİYE’NİN ELİ RAHATLAMADI MI?
Birinci sorunun cevabı nispeten kolay: Türkiye’nin harekata katılarak Ortadoğu bataklığına saplanmasını haklı olarak istemeyen çok insan var. Ayrıca Erdoğan’ın elinde, Henri Barkey’nin de hatırlattığı  iki katılmama gerekçesi henüz duruyor: IŞİD’i terörist sayanların sadece % 70,7 olduğu Türkiye’de bu örgüt terörist eylemler yapabilir. Ve Süleyman Şah Türbesi’ni her an zapt edip yeni bela açabilir. 


Yalnız, tatsızlık şurada ki, bu iki ürkütücü gerekçenin ikisini de AKP politikası üretti.

Bir kere; Esad’ı düşürtmek için, ülkenin çeşitli yerlerinden IŞİD’e katılmaları vs. görmezden gelerek insanları şartlandırdı.


İkincisi, Türbe, Türkiye-Suriye sınırı boyunca uzanan Kürt-yoğun bölge Rojava’da. AKP, şu anda IŞİD çeteleri buranın merkezindeki Kobani’ye (Ayn el Arab) saldırdığı halde kılını kıpırdatmıyor. Kıpırdatmaması bir şey değil, IŞİD’in kafa kesmesine yardıma gidenler için kevgir ettiği sınırı, bir taş atımlık mesafedeki akrabalarını kurtarmak isteyen Türkiyeli Kürtlere Berlin Duvarı ediyor. Gaz ve basınçlı su sıkarak.


Sonuç: Hem Türbe’yi IŞİD’e fiilen zimmetlemiş oluyoruz, hem de, Urfa Suruç’un hemen karşısındaki Kobani düşerse Rojava ikiye bölünecek ve biz Suriye sınırı boyunca IŞİD’le komşu olacağız Allah’ın izniyle; nasılsınız inşallah.

TÜRKLERİ NİYE BIRAKTILAR?
İkinci ana soruya, daha doğrusu sorulara gelelim:


Nasıl oldu da herkesin kellesini kopartan IŞİD, Türkleri salıverdi? Hem de bu kadar büyük avantajdan vazgeçerek?


Bu bırakma olayı neyin sonucu? Tabii ki; 2010 sonuna kadar çok iyi götürülmüş Türk dış politikasının, 1923’ten bugüne uğradığı en büyük fiyaskonun son halkası. "Allah bizi sevindirmek istedi, bu canları önce kaybettirdi, sonra buldurdu"yu hatırlatıyor.


Kim bunun sorumlusu? Kendi kendine mi oldu? Fıtrattan mıdır?

MUSUL’DA KALINACAK DİYE KİM KARAR VERDİ?
Başımıza açtığımız bu belada esas oğlan kim? AKP iktidarı mı, Başkonsolos Öztürk Yılmaz mı? Soruyorum, çünkü Yeni Şafak’tan Abdülkadir Selvi, Ahmet Hakan’a mülakatında Başkonsolosu sorumlu tutuyor: “(…) olay büyük ölçüde oradaki Başkonsolosumuzdan kaynaklanıyor. Defalarca uyarıldığı, THY tahliye için uçak gönderdiği halde tehlikeyi görmedi”. Ahmet Hakan afallıyor. Selvi’nin cevabı: “Bence kendisini aşırı güvende hissetti”. Döneceğiz; devam edelim:

Neçirvan Barzani, Aslı Aydıntaşbaş’a konuşurken, sanki Selvi’yi doğruluyor: “Musul’daki olayların yaşandığı gece Sayın Davutoğlu’yla birkaç defa görüştüm. Bizden oradakilere göz kulak olmamızı istedi. Konsolosunuzu iki defa arayıp ne yapabileceğimizi sordum. Tahliye teklif ettim. Ama iyi durumda olduklarını ve yardıma ihtiyacı olmadığını söyledi. Doğrusu çok şaşırdık”.

Burada Başkonsolosun tahliyeyi reddi neye dayanıyor acaba? Kendi başına mı karar verdi, yoksa Ankara’dan aldığı talimatı mı uyguluyor?


TC Dışişleri’nde disiplin TSK’nın hemen ardından gelir. Diplomata Ankara’dan, hele böyle bir durumda, “Boşalt orayı!” talimatı gidecek de, genç diplomat boşaltmayacak, çoluk-çocuğu bile tahliye etmeyecek. Dışişleri’ni biraz bilen herkes için durum fazlasıyla net: “Kal olduğun yerde!” emri Ankara’dan gitti.

Gitti de, acaba böylesine korkunç bir şey nasıl yapılabildi ve 76 milyon birden rehine bırakıldı?


Herhalde, “IŞİD bunları rehine alsın da, Sünni kardeşlerimize karşı operasyona katılma mecburiyetinde kalmayalım” denmemiştir artık.


Ama galiba, “Yeni Türkiye büyük devlettir, korkup diplomatını tahliye etmez. Üstelik herkesin boşalttığı bir sırada biz kalırsak büyük prim yaparız, şanımız olur” dendi.

Tabii, şuna güvenerek: “Ben bu cihatçılara o kadar silah, ilaç, lojistik yardımı yaptım; benim adamlarıma zarar vermezler”.
Aralarında nasıl bir ilişki vardı ki böylesi bir sıcaklık oluştu? Türkiye isimli 700 yıllık bir devlet tecrübesi açısından nasıl bir güvendir bu?

ZIRT DİYEN DELİK: TELEFON MESELESİ
Herhalde hadisenin etkisini üzerinden atamamasındandır, Başkonsolos bazı şeyler anlatıyor. Mesela diyor ki: “Beni makam odamın önüne götürdüklerinde silahı doğrulttu kafama, açacaksın dedi. Kesinlikle açmadık kapıyı. 'Öldürün dedik' sonuçta onu da o anda göze almadılar. Kadınlara, çocuklara, bayrağımıza, ülkemize en ufak bir şey olursa, bizi öldürün dedik."

Yani, bu kana susamış katiller kilide bir kurşun sıkıp açıvermiyorlar da, Başkonsolostan anahtar istiyorlar, onun da “Bayrağımıza birşey olursa öldürün bizi!” demesi üzerine bu kapı açılamadan kalıyor. Mantığımı biraz fazla zorluyor.

Ama beynimi esas kurcalayan, cep telefonu meselesi.
Rehine olayı patladıktan hemen sonra Başbakan Erdoğan bir telefon işinden bahsetmişti de inanmamıştım. Ama Başkonsolos doğruluyor:


“Rehineyken 101 gün boyunca üzerimde telefon vardı. Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız, Dışişleri Bakanımızla sürekli görüşüyorduk. Ama o telefonu iyi sakladık. Çünkü sürekli aranıyoruz. Telefonu ele geçiremedikleri için çok kızıyorlardı".

Katiller çok kızıyorlar, çünkü telefon olduğunu biliyorlar, ama ele geçiremiyorlar.


Dahası, “Bir sabah kalktığımda baktım ve bana yalnızca kalan terliklerimdi. O da, onların verdiği. Zor bir süreçti. Bedeniniz dışında size ait hiçbir şey kalmıyor. Bazen onu da kontrol altında tutamıyorsunuz” diyen bir insan telefonu kontrol altında tutabiliyor.


Bu telefon olayı galiba zurnanın zırt dediği delik. İki izah biçimi olabilir:

a) Zayıf ihtimal: Başkonsolos, bu katiller kendisine kelle uçurma videoları oynatırken telefonu 101 gün boyunca saklamak gibi çok cesur bir başarıya imza attı.

Yine de olabilir. İşlemediği bir suçtan müebbet küreğe çarptırılan Henri Charrière’in o alabildiğine ilginç otobiyografik romanı “Kelebek”ten biliyoruz ki bazı şeyler, epey özel yöntemler kullanma pahasına, gardiyanlardan gizlenebilir. Ama Charrière parasını koyduğu ilaç tüpünü saklıyordu. Hem cep telefonu biraz fazla hacimli, hem de bunun bir de şarj aleti var. Ha, Başkonsolos 101 gün boyunca şarj işini ne yaptı?

b) Daha güçlü ihtimal: IŞİD katilleri kendisinin telefon kullanmasına izin verdiler. Türkiye’de değil tutuklananlara, gözaltına alınanlara bile verilmeyen ayrıcalık. Neden acaba?

KAÇINILMAZ MANTIKİ SONUÇ

Benim mantığım şöyle der: Demek ki IŞİD ile AKP hükümeti arasında bu denli yakın bir ortaklık var.


Ne denli ve nasıl olduğunu bana sormayın, büyüklerimize sorun. Ben sadece işin teorisini okumuş-okutmuş ve şimdi iyi gazete kıraat eden biriyim. Tahlillere ipucu vermeye çalışıyorum.

Son anda hayret notu: Rehinelerden özel harekatçı Veysel Can konuştu: "Başkonsolosumuz, o zaman Dışişleri Bakanı olan Ahmet Davutoğlu ile görüştü. Onun talimatıyla çatışmadık ve teslim olmak durumunda kaldık. IŞİD militanları bizi Türkiye'ye teslim edeceklerini söyleyip sınıra getirdi. 4 saat bekledikten sonra MİT görevlileri geldi".

Yarabbi aklımı koru. Hani bütün operasyonu "MİT uydudan izleyip yönetmiş ve kotarmış"tı? Yahu, bütün olayda doğru olan bir yön varsa bulsak da, onu yazıp çizsek, yorulmasak?

Ben size bu haber üzerine yapılacak resmî açıklamayı da şimdiden vereyim: "Medyada böyle bir haber çıkmıştır, gerçeklere aykırıdır, özel harekat polisimizin söyledikleri Paralel Yapı tarafından çarpıtılmıştır".

 
Bu haldeyiz.


Kaynak: http://www.demokrathaber.net/guncel/baskin-oran-turkleri-niye-biraktilar-h38594.html

24 Eylül 2014 Çarşamba

KCK: Ortada Bir Çatışmasızlık Durumu Kalmadı


KCK Yürütme Konseyi, Türk devleti ve AKP Hükümeti’nin süreci anlamsızlaştıran ve boşa çıkaran her şeyi yaptığına dikkat çekerek, "IŞİD’in Kobanê’ye saldırtılmasıyla birlikte ortada bir çatışmasızlık durumu kalmamıştır. Bakur’da çatışmasızlık, Rojava ve Başur’da savaş politikası kabul edilmeyecektir“ dedi. KCK, Türk devletinin gerillanın geri çekilmesi dayatmasında bulunmasına da sert tepki gösterdi; "Kürt Özgürlük Hareketi'nin gündeminde gerillanın geri çekilmesi gibi bir durum yoktur. Müzakereye geçilip Kürt sorununun çözümünde ciddi pratik adımlar atılmadan böyle bir adımın atılması söz konusu olmayacaktır“ ifadesini kullandı.

Kongra Gel ara dönem toplantısındaki kararları da hatırlatan KCK, "Yürütme Konseyimiz AKP'nin halkımıza karşı her yerde çok boyutlu yürüttüğü savaşa karşı mücadeleyi her alanda ve her türlü yöntemle yükseltme kararı almıştır“ diye belirtti.

KCK Yürütme Konseyi, Türk devletinin DAİŞ çetelerine verdiği destek, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın başlattığı “demokratik çözüm süreci”, Türk devletinin geri çekilme dayatmasına ilişkin önemli açıklamalarda bulundu.

KCK açıklamasında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 2012 yılı sonbaharında çatışmasızlık çağrısı yaptığı, 2013 Newrozu’nda ise bu çatışmasızlık konumunu resmileştirdiği çağrısında esir asker, polis ve devlet görevlilerinin de serbest bırakılmasını istediği hatırlatıldı.

KCK, 2013 Newrozu ve sonrasındaki gelişmeleri şu sözlerle hatırlattı:

“Hareketimiz Önderliğin çağrısına derhal uymuş, esirleri serbest bırakmış, gerillanın Medya Savunma Alanlarına çekilmesi hazırlıklarını başlatmıştır. Çatışmasızlık tam sağlanmış, gerillalar da peyderpey üslerinden ayrılarak Medya Savunma Alanlarına çekilmiştir. Önder Apo tüm bu adımları İmralı’da yapılan diyaloglar temelinde atmıştır. Türk devlet yetkilileri bu adımlar atıldığında karşılığının olacağı ve Kürt sorununun çözümünde adımlar atılacağı taahhüdünde bulunmuştur. Önder Apo, Türkiye halklarının Kürt sorununun çözümünü istediğini; Kürdistan, Türkiye ve bölge koşullarının da Kürt sorununun çözümüne uygun olduğu gerçeğinden hareketle bu adımların karşılık bulacağını düşünmüştür. Bu açıdan da Türk devletini ve toplumunu çözüme hazır hale getirecek adımların atılmasını tüm Türkiye halklarının çıkarına olduğunu görmüş ve 2013 Newroz deklarasyonunu yayınlamıştır.

Önderliğimizin 2013 Newrozu’nda milyonların şahitliği önünde okunan Türkiye ve Ortadoğu demokrasisi manifestosu niteliğinde olan demokratik siyasal çözüm deklarasyonu, Kürtler ve Türkler başta olmak üzere tüm Ortadoğu halklarında heyecan yaratmıştır. Kürt sorununun çözümü temelinde Türkiye'nin demokratikleşmesine dayanan demokratik Ortadoğu vizyonu tüm halkların geleceğe umutla bakmasını sağlatmıştır. Kürt Halk Önderi bu tarihi sorumluluğu yerine getirmiş, Türk devleti tarafından da karşılık verildiği takdirde Ortadoğu halklarının kara kaderine son verileceği bir durum ortaya çıkmıştır.

Böyle bir gelecek açısından Kürt Özgürlük Hareketi olarak üzerimize düşen sorumluluğu ve fedakarlığı yerine getirmede hiçbir tereddüt gösterilmemiştir. Birçok çevre tarafından çözüm için hangi adımlar atıldı ki çatışmasızlık konumuna geçiyorsunuz, üs bölgelerinden çekiliyorsunuz, denilmiş; bu adımları atmamız karşısında şaşılmıştır.

AKP ATILAN ADIMLARI ZAYIFLATMA OLARAK ELE ALDI

Türkiye'nin siyaset sosyolojisini ve toplumsal psikolojisini dikkate alarak bu adımları attığımızda, AKP hükümetinin de oluşan siyasal ortamda adım atacağı düşünülmüştür. Sorumlu ve rasyonel düşünüldüğünde AKP hükümetinin de bu yönlü adımlar atacağı beklenilmiştir. Tüm halklar, demokrasi güçleri ve demokratlar da böyle bir beklenti içine girmişlerdir. Dünya kamuoyunda da Kürt sorununun çözüleceği yönünde bir kanaat oluşmuştur. Çünkü Kürt Halk Önderi ve Özgürlük Hareketimizin cesaretli adımları ve makul yaklaşımları böyle bir düşünce ve beklentinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Artık bu koşullarda bu sorun çözülür ve Türkiye demokratikleşir yargısı ve eğilimi gelişmiştir.”

Ancak AKP Hükümeti’nin tüm bu adımlara karşın, “kılını dahi kıpırdatmadığı”nı belirten KCK, “Sanki otuz yıldır süren çatışmasızlığın son bulması ve gerillanın geri çekilmesi önemsizmiş gibi davranmıştır. Öyle ki, attığımız büyük tarihi adımlar karşısında Başbakan yardımcısı Bülent Arınç gerillanın geri çekilişi için ‘Cehenneme kadar yolları var’ demiştir. Halklarımıza duyduğumuz sorumluluk gereği demokratik siyasal çözüm için attığımız adımları daha önceleri de olduğu gibi özel savaş mantığı ve psikolojik savaş yöntemleriyle Hareketimizi zayıflatma doğrultusunda ele almıştır. Böylece bir çözüm politikası olmadığı, çözümsüzlükte ısrar eden politikaları sürdüreceği anlaşılmıştır” ifadesini kullandı.

Bu politikalar karşısında AKP hükümetini uyarmak ve durumun ciddiyetini hatırlatmak amacıyla gerilla güçlerinin geri çekilmesinin durdurulduğunun altını çizen KCK, “böylece AKP hükümetine çözüm için adımlar atılmadığı takdirde mevcut tutumunun kabul edilmeyeceği vurgulu biçimde hatırlatılmıştır. Ancak AKP hükümetinin amacı çözüm değil, sadece çatışmasızlık ortamında toplumsal desteği alıp iktidarını sürdürmek olduğundan, gerillanın geri çekilmesinin durdurulması biçimindeki uyarımız karşısında da ciddi bir yaklaşım içine girmemiştir. Çatışmasızlığın devamını sağlayacak psikolojik savaş yol ve yöntemlerine başvurma dışında hiçbir şey yapmamıştır. Sürekli çözüm sürecinden söz edip bir şeyler olacak algısını yaratarak zaman kazanma ve oyalamayı esas almıştır” dedi.

AKP ÇÖZÜM SÜRECİNE HİÇ GİRMEDİ

KCK, Öcalan ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin demokratik siyasal çözüm için atılabilecek tüm adımları attığını, şimdiye kadar da bu adımların sonuç vermesi için gerekli duyarlılık içinde olduğunu; AKP hükümetinin ise başından beri çözüm sürecine girmediğini vurgulayarak sözlerini şöyle sürdürdü:

“AKP Hükümeti Hareketimizin attığı adımlara süreci geri dönülmez hale getirecek hiçbir karşılık vermemiştir. Dolayısıyla Hareketimizin attığı adımlar ve gösterdiği çabalar AKP'yi çözüm sürecine sokmaya yetmemiştir. Geçen iki yıl AKP açısından hiçbir biçimde bir çözüm süreci olmamıştır. Sadece toplumsal desteği almak için çözüm sürecinden söz etmiş; ancak pratikte ise Önder Apo'nun başlattığı süreci anlamsızlaştıran ve boşa çıkaran her şeyi yapmıştır.

YILLAR ÇARÇUR EDİLDİ

Çatışmasızlık, tarafların bulunduğu pozisyonda kalmasını, sorumlu davranarak mutabakat, anlaşma ve çözüm için adımlar atılmasını gerektirmektedir. AKP, mütareke olarak ifade edilen çatışmasızlık ortamında demokratik siyasal çözüm için değil, bir savaş hazırlığını ifade eden pratik içinde olmuştur. Savaş sürecinde yapamadığı karakol, askeri amaçlı yol ve barajların yapımını hızlandırmıştır. Buna karşı Kürt halkının çatışmasızlığı korumak için gerçekleştirdiği demokratik protesto eylemlerine şiddetle saldırmış, birçok gencin ölümüne yol açmıştır. Önder Apo’nun başlattığı demokratik siyasal çözüm sürecinin ruhuna ters davranarak Kürt Halk Önderi’nin samimiyetini ve sabrını istismar etmiş, kötüye kullanmıştır. Özgürlük Hareketimizin defalarca yaptığı uyarıları ve Önder Apo’yla yapılan diyalog koşullarını da dikkate almamış, "ben hiçbir adım atmam, istediğim gibi davranırım" sorumsuzluğu içinde olmuştur. Hareketimiz AKP hükümetinin bu politikadan vazgeçmesi ve demokratik çözüm için adımlar atması çağrısını içeren birkaç deklarasyon yayınlamasına rağmen bunları da kaâle almamıştır. İki yıllık çatışmasızlık süreci oyalama ve zaman kazanma söylemleriyle boşa geçirilmiştir. Öyle ki, Kürt sorununun çözümünü isteyen birçok çevre bile ‘bu nasıl bir süreç, anlayamadık’ diyerek AKP'nin politikalarına yönelik kaygılarını dile getirmişlerdir. Biz Hareket olarak bu sürecin içindeyken hükümet yetkilileri hiçbir adım atılmadığı halde her gün ‘süreç iyi gidiyor’ diyerek toplumu aldatma yoluna gitmiştir. AKP hükümeti Önder Apo’nun sabrını ve Hareketimizin sorumlu davranışını böyle ele alarak yılları çarçur etmiştir.”

KCK, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çözüm önerilerini yerine getirerek çözüm sürecine girmek yerine iktidarın "gerilla güçlerinin Kuzey Kürdistan’dan çıkarılması" dayatmasında bulunmasına da sert tepki gösterdi.

ADIM ATMADAN ÇEKİLİN DEMEK KENDİNİZİ TASFİYE EDİN DEMEKTİR

“Geri çekilme olacak, ondan sonra yol haritası olacak” türünden bir dayatmanın çıkmazda ısrar olduğunu ifade eden KCK açıklamasında şunlar belirtildi:

“Halklar ve kamuoyu AKP hükümetinin hiçbir adım atmaması ve sorumsuz davranmasına rağmen Hareketimizin her türlü sorumluluğu ve samimiyeti gösterdiğini bilmektedir. 12 yıllık AKP hükümetinin 8 yılında çatışmasızlık içinde kalarak hiçbir hükümete tanınmayan şans AKP hükümetine tanınmıştır. Merhum Turgut Özal’ın ateşkesi bir ay daha uzatmamızı rica etmesi dikkate alındığında tutumumuzun ne anlama geldiğini ortaya koyduğu gibi, AKP hükümetinin ne düzeyde sorumsuz olduğunu da gözler önüne sermektedir.

Hareketimiz 2013 yazında gerilla güçlerini Türkiye sınırları dışına çıkarma iradesi göstermiş, ancak buna da hiçbir değer verilmemiştir. Bu açıdan geri çekilme olacak, ondan sonra yol haritası gündeme gelecek gibi AKP yandaşı basında çıkan haberler kabul edilmeyecek bir dayatmayı içermektedir. Kürt sorunu gibi sorun alanlarında en son atılacak bir adımı koşul gibi ileri sürmek arabayı atın önüne koşmak ve çıkmazda ısrar etmektir. Hiçbir adım atmamışken, psikolojik savaş dışında çözüm için bir irade ortaya koymamışken, halkımıza zor, baskı ve şiddet uygulayacak birçok unsur varlığını sürdürürken, halkımızın varlığını kabul edip savunmasını sağlayacak gerçek bir demokratikleşme olmamışken gerillanın geri çekilmesi dayatmasında bulunmak, açıkça çözüm için hiçbir adım atmıyorum, şimdiye kadar boşuna mücadele ettiniz, varlığınızı koruma ve özgürlüğünüzü sağlama iddiasından vazgeçin ve kendinizi tasfiye edin anlamına gelmektedir. Böyle bir istekte bulunmaya da hiç kimsenin hakkı yoktur; haddine değildir.

DİYALOG BİLE KURMAYAN NASIL MÜZAKERE YAPACAK?

Demokratik siyasal çözüm için büyük çabası ve olağanüstü sabrına rağmen gerilla güçlerini çektirme çağrısı yap denilmesi, Önder Apo’ya saygısızlıktır; Önder Apo'ya yönelik bir hakarettir. Kürt halkının varlığını tanıyanlar, Kürt halkının iradesine saygılı olanlar böyle bir tutum içinde olamazlar. Sürece ve Önder Apo'ya böyle bir yaklaşım sadece çözümsüzlükte ısrar etme anlamına gelmemekte, diyaloğu da anlamsızlaştırmaktır. Diyaloğa bile ciddi yaklaşmayanların müzakere yapması ve çözüm için adım atması mümkün değildir.

Önder Apo büyük bir fedakârlık yaparak AKP hükümetinin adım atması koşullarını yaratmak için çatışmasızlığı sağlamış, gerillanın geriye çekilmesi iradesini ortaya koymuştur. Buna doğru yaklaşmayanların gerillanın geri çekilmesini istemesi, daha doğrusu dayatmada bulunması anlamsız hale gelen çatışmasızlığı tümden ortadan kaldırma anlamına gelmektedir.”

KCK, Türk devletinin DAİŞ çetelerine verdiği açık desteğe de dikkat çekti. “Zaten IŞİD’in Kobanê’ye saldırtılmasıyla birlikte ortada bir çatışmasızlık durumu kalmamıştır” diyen KCK, “Bizzat Türk devleti ve AKP hükümeti çatışmasızlığı ortadan kaldırmış, Özgürlük Hareketi'ne karşı yürüttüğü psikolojik savaşı askeri bir saldırı haline getirmiştir. Kobanê’de sadece Rojava Devrimine değil, tüm Kürt halkına yönelik bir saldırı yürütülmektedir” belirlemesinde bulundu.  

“Kürt Özgürlük Hareketi'nin gündeminde gerillanın geri çekilmesi gibi bir durum yoktur. Müzakereye geçilip Kürt sorununun çözümünde ciddi pratik adımlar atılmadan, Kürt sorununun kalıcı bir çözüme kavuşacağı kesinleşmeden böyle bir adımın atılması söz konusu olmayacaktır. Hiçbir dayatma da böyle bir adımın atılmasını sağlatamayacaktır” uyarısında bulunan KCK açıklaması şöyle devam etti:

“Hareketimizin çatışmasızlığın sürdürülmesinin anlamsızlaştırıldığı, bunun sürdürülmesine gerek kalmadığını tartıştığı bir dönemde gerillanın geri çekilmesini dayatmak bir psikolojik harekat olmaktadır. AKP hükümeti bu tutumuyla müzakere yapmadan, çözüm için ciddi hiçbir adım atmadan çatışmasızlığın sürmesini sağlamaya çalışmaktadır. Böylece 2015 seçimlerine çatışmasızlık ortamında girip seçimi kazanarak iktidarını güçlendirmeyi hesaplamaktadır.  Gerillanın geri çekilmesi dayatması böyle bir planın psikolojik savaş boyutu olmaktadır.

DAİŞ’İN KOBANÊ’YE SALDIRTILMASI BARDAĞI TAŞIRAN SON DAMLAYDI

Böyle bir psikolojik savaşla çözümsüzlükte ısrar edilerek tasfiye saldırısında bulunulması karşısında Hareketimizin mücadelesiz kalarak bu oyalama hesabına yol vermesi mümkün değildir. AKP hükümetinin Hareketimizi çatışmasızlık ve mücadelesizlik içinde tutup kendini güçlendirerek tasfiye politikalarını derinleştirme ve saldırısını boyutlandırma stratejisi ve uyguladığı taktikler kabul edilmeyecektir. Çatışmasızlığı anlamsızlaştıran politikalarına, Kobanê’ye saldırıyla birlikte çatışmasızlığı ortadan kaldırmasına gereken tutum alınıp karşılık verilecektir. Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etme saldırısını Rojava’da tırmandıran ve Kobanê’de olduğu gibi Kürtlere karşı savaşı her türlü askeri, siyasi, lojistik destekle IŞİD’e ihale eden AKP hükümetinin bu politikasına karşı sessiz kalınmayacaktır. Bakur’da çatışmasızlık, Rojava’da ve Başur’da savaş politikası kabul edilmeyecektir. Kaldı ki Bakur’da sağlanan çatışmasızlık özel savaş ve psikolojik harekat zemini olarak kullanılmaktadır. Böyle bir özel savaş ve toplumları aldatma politikasına son verilecektir.

Bakurê Kürdistan’da hiçbir adım atılmazken, özel savaş yönelimleri ve psikolojik harekatlarla Özgürlük Hareketi tasfiye edilmek istenirken IŞİD’in, Kobanê gibi sadece Türkiye’ye kapısı bulunan küçük bir özerk bölgeye saldırtılması bardağı taşıran son damla olmuştur.”

SURUÇ’TA SALDIRI DAİŞ SALDIRISINA ORTAKLIKTIR

KCK Yürütme Konseyi, Suruç’taki devlet terörüne de tepki gösterdi. “Suruç ve Urfa halkının Kobanê’de bulunan akrabalarına manevi yardım yapmasına bile binlerce polis ve asker yığarak saldırtan bir devletin tüm Kürdistan halkına karşı bir savaş yürütmüş olduğu tartışmasız bir gerçektir” diyen KCK, “Suruç ovasında halka yönelik yapılan vahşi saldırganlık bir annenin ve babanın çocuğuna, bir çocuğun zor durumda olan kardeşlerine yaptığı yardıma yapılan saldırıdır. Bunu da hiçbir vicdanın, ahlakın, değerin kabul etmeyeceği ve bu tutuma isyan edeceği açıktır. Şu anda Bakur, Başur, Rojhilat ve Rojava’da tüm Kürdistanlılar Türkiye'ye karşı büyük bir isyan ve öfke patlaması içindedir. Bir Kürt şehri kuşatma ve katliam tehdidi altındayken Türk devletinin akrabalarının manevi yardımına koşan halka bile saldırması, tüm Kürt halkına karşı bir savaş ilanıdır. IŞİD saldırısına ortaklık anlamına gelen bu saldırı da tüm dünyada böyle anlaşılır. Biz de böyle anlamakta ve gereğini yapma kararlılığında bulunmaktayız” dedi.

İNSANSIZLAŞTIRMA VE ROJAVA DEVRİMİNİ BOĞMA HEDEFLENİYOR

KCK Türk devletinin bu saldırılarla Kürdistan’ı insansızlaştırma ve tampon bölge kurmayı hedeflediğine de şu sözlerle dikkat çekti:

“Türk devleti ve AKP hükümeti IŞİD’i saldırtıp Kürdistan'ı insansızlaştırmak istediği gibi, sınırı geçerek akrabalarının yanına gelen insanları bahane edip tampon bölge oluşturmayı hedeflemektedir. Türk devleti ve AKP hükümeti üç yıldır yürüttüğü Rojava Devrimi düşmanlığını şimdi de böyle bir tampon bölge yaratmayla sürdürmek istemektedir. Şimdiye kadar El Nusra ve IŞİD gibi çetelere her türlü destek vererek ve Suriyeli Arapların Türkiye'ye gelişini teşvik ederek Suriye'deki iç savaşı yaygınlaştıran AKP hükümeti, şimdi de Rojava Kürdistan halkını yerinden yurdundan ederek bunun üzerinden tampon bölge yaratmaya çalışmaktadır. Bu tampon bölgeyle Rojava’yı insansızlaştırmak, Rojava Devrimini boğmak ve faşist IŞİD çetesini kullanarak Suriye üzerindeki etkinliğini arttırmak istemektedir. Bunun için de her türlü kirli ilişki, yol ve yöntemi kullanmaktadır. Tampon bölgeyle Kürt halkına ve onun iradesi olan Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı yürütülen savaşı tırmandırmayı ve derinleştirmeyi hedeflemektedir.

Türkiye bugün Ortadoğu'da en kirli politikaları, yol ve yöntemleri devreye sokarak sorunları boyutlandıran ve kapsamlılaştıran bir ülke haline gelmiştir. Her yerde sorun yaratıp ondan sonra ‘durumdan vazife çıkartmak’ Türkiye'nin temel politikası haline gelmiştir. AKP hükümeti istihbarat teşkilatının dış operasyonlar bölümünü fazlasıyla genişletmiş ve bu departmana her türlü kirli yol, yöntem ve komploya başvurma yetkisi ve inisiyatifi vermiştir. Artık Ortadoğu'da her taşın altında AKP'nin mezhepçi Türkiye’si çıkmaktadır.”

ASKERİ VE SİYASİ HER TÜRLÜ MÜCADELE

KCK; son olarak geçtiğimiz günlerde Medya Savunma Alanları’nda gerçekleştirilen KONGRA GEL 7. Ara dönem toplantısında ulaştıkları kararları da hatırlatarak demokratik kamuoyunu AKP’nin Kürt halkına savaş açan politikalarına karşı tutum almaya çağırdı:  

“Türkiye’nin Ortadoğu'daki tüm politikalarını Kürtleri ezme ve yok etme üzerine kurması konusunu değerlendiren Kongra Gel 7. Ara Dönem toplantısı, AKP hükümetinin Önder Apo’nun başlattığı demokratik siyasal çözüm politikası ve bunun için iki yıldır sürdürdüğü çatışmasızlığı Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etme ve Kürtler üzerindeki kültürel soykırımı tamamlama yönünde kullanma politikasını kapsamlıca değerlendirmiştir. 7. Ara Dönem Toplantısı, AKP hükümetinin Önder Apo'nun çabalarını istismar ettiği ve çatışmasızlığı anlamsız hale getirdiği kararına vararak Yürütme Konseyine AKP'nin bu politikasına karşı her türlü tutumu alma ve mücadeleyi geliştirme yetkisi vermiştir. Önder Apo'nun müzakerenin başlatılması ve Kürt sorunun çözümü için yaptığı çağrılara karşı gerilla güçlerinin sınır dışına çıkarılmasının dayatılması çözümsüzlükte ısrar etme olarak değerlendirilmiş, AKP'nin bu politikaları karşısında Yürütme Konseyimize siyasi ve askeri olarak her türlü adımı atma ve Kürt halkına yönelik uğursuz ve kirli politikaları boşa çıkarma görevini yüklemiştir.

Yürütme Konseyimiz bu yetki doğrultusunda gereken değerlendirmeleri yaparak çatışmasızlığın AKP tarafından  ortadan kaldırıldığı ve Kürt halkına yönelik bir savaş açıldığı tespitine varmış, AKP'nin halkımıza karşı her yerde çok boyutlu yürüttüğü savaşa karşı mücadeleyi her alanda ve her türlü yöntemle yükseltme kararı almıştır.

Tüm halkımızı, Türkiye halklarını, demokrasi güçlerini ve tüm dünya demokratik kamuoyunu AKP'nin bu politikalarına karşı tutum almaya, Özgürlük Hareketimizin Türkiye’yi demokratikleştirme ve Kürt halkını özgürleştirme için yükselteceği mücadeleye destek vermeye çağırıyoruz.”

ANF