Site İçi Arama

Yükleniyor...

3 Şubat 2016 Çarşamba

Türklüğün Kürtlükle İmtihanı

Kendisi de bizzat İspanya iç savaşına katılmış olan Malraux daha sonra savaşı anlatan Umut isimli romanını yazmıştı.

O romanda, bugün büyük bir faşist saldırı altında kalan Türkiye’deki insanların ciddi dersler çıkarması gerektiğine inandığım kısa bir sahne vardır.

Franco’nun ordusunun saldırısını beklerken, bir birlik komutanıyla yardımcısı aralarında konuşurlar, konuştukları konular da ilginçtir ama asıl ilginç olan onların kimlikleridir.

Birlik komutanının yardımcısı bir komünisttir, birlik komutanı ise bütün ömrü komünistlerle mücadele ederek geçmiş bir albaydır.

Normal zamanlarda birbirlerine karşı, birbirlerine rakip olan bu iki insan, faşistlerin saldırısı karşısında ülkelerini, değerlerini, insanlarını koruyabilmek için demokrasi ve hukuk etrafında bir araya gelmişlerdir.

Birlikte, birbirlerine saygı ve güven duyarak mücadele ederler.

Bugün Türkiye’de, “başkanlık” adı verilen faşist bir diktatörlük sistemini kurabilmek için Kürtlerin kanından oy damıtmaya uğraşan korkunç bir vahşet var.

Öldürülen her Kürt gencinin damarlarından boşalan kanıyla birlikte sandıklarına akan oyun artacağını düşündükleri için şehirleri, mahalleleri, evleri bombalayarak savaşı gittikçe kızıştırıyor, bebekleri, kadınları, yaşlıları sokaklarda vuruyorlar.

Yüz binlerce insanı sürgüne zorluyorlar.

“Ama PKK da…” diye başlayacak her cümlenin, Türkiye’nin geleceğini belirleyecek bu gerçeği sakladığına inanıyorum.

PKK’ya kızarak, söverek, eleştirerek, öfkelenerek, bugünkü durumu değiştiremezsiniz.

PKK daha önce de neler yaptı, daha evvelki yıl hamile karısının yanında astsubayı çarşıda kafasından vurdu, neden savaş çıkmadı, neden mahallelere tanklar girmedi?

Çünkü o zamanlar başkanlık için Kürtlerle anlaşabileceklerini düşünüyorlardı.

Bugünkü kan banyosunun tek nedeni, “başkanlık” isteyen birilerinin, bunu Kürtleri öldürerek kazanabileceklerini düşünmeleridir.

Bütün projektörleri ve eleştirileri PKK’ya döndürmeye uğraşmalarının, herkesi “PKK’yı eleştir” diye tehdit etmelerinin asıl nedeni, gerçek “faili” karanlıkta ve eleştirilerden uzak tutabilmek içindir.

İstiyorsanız PKK’yı eleştirin, çok haklı nedenleriniz de olabilir eleştirirken ama bu katliamın asıl sorumlusunun kim olduğunu da hiç unutmadan yapın bunu.

Yaşadığımız iç savaş görüntülerinin ilk ve ana nedeni, başkanlık tutturmasıdır.

PKK savcılara emir veremez, PKK gazetecileri tutuklattıramaz, PKK akademisyenlerin evlerine polis gönderemez, PKK devlet hazinesini dibine kadar soyamaz, PKK dış politikada Türkiye’yi bir çıkmaza sokamaz, PKK bankalara el koyamaz, PKK doları fırlatıp enflasyonu azgınlaştıramaz, PKK ihracatı geriletemez, PKK kolay kazançlar için binlerce işçiyi ölüme gönderemez.

Bunları kim yapabiliyorsa, bizim bugün durdurmak zorunda olduğumuz güç de odur.

Savaştan medet uman güç de odur.

Bugünkü iktidarın Kürtleri öldürmesinin hedeflerinin neler olduğu belli.

Zaten işbirliği yaptığı “ulusalcılarla” bağlarını kuvvetlendirmek ve onların üzerinden CHP’yi bloke edip hareketsizleştirmek ilk hedeflerinden biri.

“Laikliği” demokrasiden daha fazla önemsedikleri için yıllarca kavga ettiğimiz Kemalistler, şimdi bir karar vermek zorundalar.

Suudi Arabistan’la “mezhepsel” ortaklık kurduğunu açıkça ifade eden ve laikliği ortadan kaldırmak için adım adım ilerleyen faşist bir yönetimi, sırf Kürtlere kızdıkları için destekleyecekler mi?

“Türklük” adına laikliğin, demokrasinin, hukukun yok olmasına göz yumacaklar mı?

Sırf Kürt diye HDP’yi dışlamanın, laiklik düşmanı faşist bir hırsızlık rejiminin yolunu açtığını görmezden mi gelecekler?

Yoksa, şu sırada demokrasinin ve barışın en temel güvencelerinden biri olan HDP ile birlikte faşizme karşı mı duracaklar?

İspanyol “Kemalisti” diyebileceğimiz bir albayla, bir komünistin faşizme karşı bir arada mücadele etmesini sağlayan sağduyuyu ve aklı gösterebilecekler mi?

“Türklük” sadece Kürt düşmanlığı olarak mı belirecek Kemalistler için?

Şu anda bir bodrumda ölümü bekleyen yaralı insanlara ambulans göndermeyen “Türkler”, gerçekten Türkler için bir övünç vesilesi mi?

Mahalle aralarındaki gençlere tanklarla saldıran “Türkler” mi Türklüğü yüceltecek?

Sur’daki çatışmalar, çok övündüğünüz Çanakkale’deki savaşlar gibi göğsünüzü kabartıyor mu gerçekten?

Çanakkale, büyük bir gücü yiğitliğiyle durduran insanların hikayesi olduğu için bununla hep övünürsünüz, bugünkü tabloda övünebileceğiniz ne peki?

Bir avuç çocuğu tanklarla ezmeye çalışan bir ırkın parçası olmayı mı yoksa çocukların ölümünü önlemek için büyük güçlere karşı duran bir ırkın parçası olmayı mı istiyorsunuz?

Bugünkü kan banyosunu sırf “Türklük” adına destekliyorsanız, bu savaş Türklüğü utandırır ve “Türklüğü” faşist bir rejim kurmak için bir “yem” gibi kullananların işine gelir.

Çocuklarla savaşarak yücelmiş bir ırk da, bir ulus da yoktur.

Bu iktidar, sizin tarihte en çok övündüğünüz konumunuzu değiştiriyor, bunu görmüyor musunuz?

Bunu durdurabilmek için Kürtlerle yanyana durmanız gerektiğini anlamıyor musunuz?

HDP olmadan bu ülkede hiç kimse bu iktidara karşı mücadeleyi kazanamaz.

Bu savaşı kışkırtıp HDP’yle kurulacak bağları kesmek istemelerinin temel nedeni de bu zaten.

Bu tuzağa düşecek misiniz?

Aynı sorular, MHP’li milliyetçiler için de geçerli.

Mahalle aralarında çocukları tanklarla öldürmenin Türklük için yüceltici bir savaş olmadığını anlayamıyor musunuz gerçekten?

“Türk” olmanın, adil olmakla, ezilene sahip çıkmakla, güçlüye karşı direnmekle hiçbir ilişkisi kalmadı mı artık, Türk olmak, yüzlerce kez daha güçlü olduğun bir çatışmada çocukları öldürmekle övünmek mi?

Bu iktidarın sadece Kürtlüğü değil Türklüğü de ortadan kaldırdığını,ümmet adı altında sadece başkana biat eden zavallı, korkak bir kalabalık yaratmaya uğraştığını görmüyor musunuz?

Türklük, çocukları öldürmekle övünebilecek bir ırk olabilir mi?

Böyle bir Türklük mü istiyorsanız?

Milliyetçiliğin her türü kötü ve sakattır bence ama illa ırkınızla övünmek istiyorsanız, övünecek daha iyi nedenler bulmanız gerektiğini kavramıyor musunuz?

Bir düşünün bakalım bugünkü bu savaşta kim zırhlılarıyla Çanakkale’ye dayanan İngilizlere, kim top mermilerini sırtında taşıyan yarı aç yarı tok askerlere benziyor?

Üçüncü hedef, elbette “milliyetçilikleri” fazlasıyla güçlü muhafazakar Müslümanlar.

Kürt çocuklarını bu şartlarda öldürmek, övündüğünüz hangi savaşa benziyor?

Hırsız bir iktidar, bu hırsızlığını saklayabilmek ve hırsızlığı “rutin” bir iş haline getirebilmek için bu savaştan medet umuyor.

Siz sadece Kürt çocuklarını öldürmelerini değil, hırsızlık yapmalarını da “din için” yapıyorlar diye desteklediniz.

Söylesenize bana, “din” için hırsızlık yapmak mubah mı?

Mubahsa, neden hiçbir zaman Hazreti Ömer’in, Hazreti Ali’nin “din için hırsızlık yapmalarıyla” övünmediniz de hep onların "dürüstlükleriyle" övündünüz?

Onlar bu iktidar kadar “dindar” olmadıkları için mi hırsızlık yapmadılar?

Hazreti Ömer, bunlardan daha az dindar olduğu için mi “yamalı hırkasıyla” geziyordu?

Siz, daha az dindar olduğu için mi Hazreti Ömer’le övündünüz?

Kürtleri öldürerek bir diktatörlük sistemi kurmak isteyen bu iktidarın, dini de ortadan kaldırdığını görmüyor musunuz?

Müslümanlık, “yolsuzluk hırsızlık değildir” diyen bir din midir?

Müslümanlık, çocukları öldüren bir din midir?

Müslümanlık, bir lideri “Allah’la, peygamberle” kıyaslamak ve bu kıyasa sessiz kalmak mıdır?

Kürtlerin ölmüyle desteklediğiniz bu iktidar, öldürdüğü her çocukla birlikte sizin dininizi, dini değerlerinizi de ortadan kaldırıyor.

Bunu gerçekten görmüyor musunuz?

Dindarlar, Kemalistler, demokratlar, muhafazakarlar, milliyetçiler, hepinizin önem verdiği değerler bu iktidarın bir başkanlık sistemi kurmasıyla ortadan kalkacak.

Değerlerinizi savunamayacak, birbirinizle bu değerler için tartışamayacaksınız bile.

Tek bir adamın sözlerini tekrarlamak zorunda kalacaksınız.

Dininiz, ırkınız,  milletiniz yeniden tarif edilecek ve hepsi bir köleliğe dönüştürülecek.

Kürt çocuklarını öldürerek yapmak istedikleri bunlar.

Bir daha düşünün.

Gerçekten destekliyor musunuz Kürt çocuklarının öldürülmesini?

Yoksa Kürtleri de alarak hep birlikte, demokrasi cephesinde korkunç bir faşizme karşı kolkola direnip, övünebileceğimiz bir mücadele mi verelim?

AHMET HAKAN VE SAHTEKARLIK

Bu iktidarın yaptığı en büyük kötülüklerden biri, bu toplumdan “ayıp” kavramını ve “utanma” duygusunu silmesi oldu.

İnsanların artık “ayıp olur” gibi bir endişeleri, utanmak gibi bir dertleri yok.

Her türlü ahlaksızlık serbest.

Bunun yansımalarını basında da çok sık görüyoruz.

Hürriyet Gazetesi’nde yazan Ahmet Hakan, geçen gün benim “hükümet-cemaat” ilişkisi konusunda iki şıklı bir yazımı almış ve bu yazının ilk şıkkını yayınlamış… İkinci şıkkı kesip atmış.

Bir yazının yarısını yayınlayıp, diğer yarısını saklamak sahtekarlık değil mi?

Neden başkalarının yazılarını çarpıtarak alıntılıyorsun?

Bir yazıyı yayınlamak istiyorsan hepsini yayınlaman gerekmez mi?

Eğer bir kısmını kesiyorsan bunu söylemen icap etmez mi?

Mesleğe de ahlaka da aykırı işler yapmaktan utanmıyor musun?

AHMET ALTAN | HABERDAR

9 Ocak 2016 Cumartesi

Prof. Dr. Çağlar: Kürtlere Karşı Yürütülen Saldırı Faşist Çılgınlıktır

ANKARA (DİHA) - Sosyal hareketler ile faşizm üzerine araştırmalar yapan Prof. Dr. Gazi Çağlar, Kürtlere yönelik saldırıların "konjoktörel" olmadığını belirterek, saldırıları "Kürtlerin bütün kazanımlarını bertaraf etmeye yönelik faşist çılgınlık" olarak nitelendirdi. Kürtlerin özerklik taleplerini ve yöntemlerini "Fatsa" örneğine benzeten Çağlar, Kürtlerin taleplerinin "bölücülük" olarak nitelendirilmesinin ırkçılık olduğunu söyledi.
Türkiye'de iktidar lehine yaşanan dönüşümler toplumun diğer kesimlerine ölüm, katliam, yoksulluk, işsizlik olarak yansıyor. İstikrar ve güveni taahhüt etmiş bir iktidarın ülkeyi kaosa sürüklerken, Kürtlere karşı yürüttüğü savaş ise mağdur kesimleri biraz daha arttırıyor. Konuya ilişkin DİHA'nın sorularını cevaplandıran Prof. Dr. Gazi Çağlar, AKP'nin içte ve dışta savaş partisi olduğunu söyledi.

* Türkiye'de yaşananları ve iktidarın yaklaşımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP, çözüm partisi değil, içte ve dışta savaş partisidir. AKP'nin emperyalizmin desteğiyle "Ilımlı İslam projesi" olarak iktidara getirildiği günden bu yana kapsamlı bir projesi var. Halen devam etmekte olan 12 Eylül rejiminin yasa ve kurumlarının kolaylaştırıcılığına sığınarak devleti tüm kurum ve kuruluşlarıyla ele geçirmek, parti-devlet bütünleşmesini sağlayarak otoriter bir disiplin mekanizması oluşturmak. Yine toplumu tüm alanlarda devlet destekli, çoğu kez yukarıdan aşağı oluşturulan İslamcı STK'ler aracılığıyla kuşatıp teslim almak ve giderek lidere tapınan, sıkı hiyerarşiye dayanan, organizist-faşizan bir devlet-millet bütünleşmesiyle laik cumhuriyet ve parlamenter sistemin yerine mezhepçi faşizan bir ümmet toplumu inşa etmek.

* Peki bu nasıl bir proje?

Bu proje özellikle üç işlevi nedeniyle hem transnasyonal hem de yerel sermayenin de sıkı sıkıya sarılıp desteklediği bir proje.


1. Yolsuzluklarla iç içe yürüyen özelleştirmeler ve kamu kaynaklarının özel sermayeye pürüzsüz ve itirazsız peşkeş çekilmesiyle neoliberal talan ve birikim süreçlerini müthiş fırsatlarla kolaylaştırıcı bir proje. 

2. Sermaye-emek ilişkilerinde organizist bir modeli pohpohladığı için emekçi kesimlerin direnişini kıran, örgütsüzlüğünü pekiştiren, şükürcü bir işçi modelini üreten, sosyal haklara dayalı modern bir sosyal devlet yerine sadaka odaklı bir işveren modelini, hayır vakıflarını vb. hayata geçiren, özetle sınıf çelişkilerini İslamcı ümmet tonlarına boğarak pasifize eden bir proje. 

3. Kuvvetler ayrılığı ilkesini ve parlamenter denetimi ortadan kaldırdığı oranda talancı sermayenin ihtiyaç duyduğu karar süreçlerini hızlandırıp denetimsiz, merkezileştiren, neoliberal devlet modelinin yerleşmesini sağlayan bir proje.
* Bunca demokratikleşme söylemi, açılımlar vs.

AKP'nin Türkiye'deki köklü sömürge tipi açık veya kapalı faşist devleti tasfiye edip demokratikleştirici bir işlev görmesi mümkün değildi. Devlet ve toplumda iktidarını pekiştirme, hedeflerine ulaşma sürecini pürüzsüz düşünmek yanlış olur. Önündeki engelleri aşmak için nısbi "demokratik açılımlar" söylemi şarttı. İslami tonlara boğduğu her açılım söylemini muhalefeti pasifize etmek, kısmi destek sağlamak, parçalamak, birbirinin karşısına dikmek, özetle zaman içerisinde eritmek için kullandı. Örneğin "Alevi açılımı" Sünni İslam'a tabi bir ''AKP Aleviliği'' oluşturma projesi oldu. "Romen açılımı", Romen halkını yerinden yurdundan eden kentsel talanı perdeleyen "AKP Romenleri" yaratma projesiydi vs. "Açılım" ve "çözüm" diskurları asıl projenin güçlendirilmesini ve pekiştirilmesini perdeledi.

* Peki ya askeri vesayeti sona erdirdiği söylemi?

AKP gerçekte askeri vesayete karşı mücadele vermedi, devasa bir militarizasyon ile ordu da modernizasyon gerçekleştirdi. Tam ve en modern silahlarla donanmış bir polis devleti kurdu ve ikisini de kendine bağladı. Onay mekanizmasını güçlendirmek için büyük mali olanaklarla ve devasa personel sayılarıyla Diyanet'i, cemaatleri, İHH vb. gibi paravana yardım kuruluşlarını, gençlik ve kadın teşkilatlarını, sayıları on binlere varan dernek ve vakıfları oluşturdu ve tek seslileştirilen bir savaş medyasıyla tamamladı. Özetle devleti ve toplumu pratikte ve zihniyette otoriterleştirerek dönüştürdü. Projenin kalemşörlerinden Abdurrahman Dilipak'ın da vurguladığı gibi "mikro çetelerden olimpik halkalara" uzanan ve giderek mafyavari ilişkilere dönüşen rüşvet ve yolsuzluk sarmallarının normalleştiği, toplumsal ahlakın elementar ölçülerinin çökertildiği, dolayısıyla kelimenin tam manasıyla soygun ve şiddete hazır bir toplum yaratıldı.

* Kürdistan'da yürütülen savaş konseptini nasıl değerlendiriyorsunuz? 2015 yılının başında çözüm süreciyle başlamıştık ve Dolmabahçe Mutabakatıyla da barış umutları artmıştı. Ne oldu da bu duruma geldik?

Tüm saydığım nedenlerden dolayı AKP'nin ne işlevleri, ne mezhepçi ideolojik zihniyet tablosu ne de bütünleştiği faşizan devlet yapısı Türkiye'nin 100 yıllık en can alıcı sorunu olan Kürt halkına demokratik statüye açık değil. Ben başından itibaren Kürt halkına sunulan "çözüm süreci"nin, Kürt özgürlük hareketinin tasfiyesini hedefleyen bir süreç olduğunu düşünenlerdenim. Sünni İslam şemsiyesi altında sınırlı anadil özgürlüğünü vb. kapsayan, "çözüm sürecini" mümkün olduğunca muğlaklaştırıp zamana yayarak Kürt özgürlük hareketinin zaman içinde tasfiyesini hedefleyen, aynı zamanda askeri-polisiye gücü olası bir nihai hesaplaşmaya hazırlayan, AKP'nin Müslüman Kardeşler, Suud'lar, Katar vb. ile bölgede geliştirdiği "stratejik derinlikli" mezhepçi hegemonya politikalarını kolaylaştıran her alanda çelişkili bir "çözüm süreciydi" söz konusu olan. Şeffaflıktan uzak, bırakın halkların özgürce tartışmasını ve katılımını meclisin dahi bilgilendirilmediği, yürütülüş tarzı tamamen şu an saraydaki şahsın vicdanına terk edilmiş, özetle tamamen anti-demokratik bir süreçten "demokratik çözüm" beklenemezdi, çıkmazdı. Çözüm sürecinin şeffaflaştırılması, meclise getirilmesi vb. talepleri hem Türkiye'de geniş çevrelerce dile getirildi hem de "çözüm süreci"nin muhatabı Kürt hareketi tarafından izlediğim kadarıyla sürekli vurgulanarak istendi. AKP, kulakları tıkadı. Dolmabahçe mutabakatıyla çözüm ve statü konusunda somut yasal adım atılması noktasında da masayı devirdi. Özetle bu kadar ciddi ve can alıcı bir konuda tarihsel beklentileri ve barış ümitlerini yerle bir edeceği, "çözüm sürecinin" antidemokratik yapısında zaten gizliydi.

* Neden şimdi?

Kanımca üç sebebi var.  


En başta AKP projesinin Kürt sorunu dahil hiç bir sorunda demokratik çözümünün olmadığı gerçeği geliyor. AKP zihniyeti, devlet ve toplum projesi bakımından demokrasinin karşıt cephesinde konumlanmaktadır. Kendi içerisinde bile biat ve kulluk projesidir. Kürt sorununa dayattığı çözüm de bu nedenle ancak kendisine biat eden kullaştırılmış Kürt halkı olabilir. Bunu da Kürt halkı kabul etmez. 

İkinci nedeni, AKP hegemonyasının Gezi isyanıyla birlikte çökmüş olmasıdır. Hegemonya, toplumda muhalefetin de kısmi onayını gerektirir. Gezi isyanı, AKP'nin tüm hegemonik perdelerini yırtıp attı ve gerçek yüzüne kavuşturdu. Demokratik ve gönüllü onay mekanizmalarından yoksun, salt devletin zor aygıtlarına dayalı, tüm çürümüşlüğü ortaya çıkan ve dünya çapında yankı bulan bir parti. Bu AKP'yi artık sadece kelimenin geniş anlamıyla devlet terörüyle ayakta kalabilecek bir parti haline getirdi.  

Üçüncü neden AKP'nin "stratejik derinlikli" Ortadoğu politikasının Suriye'de ve özellikle Kobanê direnişinde çökmüş olmasıdır. Kürt sorunu bağlamında Kürt özgürlük hareketinin Rojava'da IŞİD'e karşı direnişi ve tüm insanlık tarafından alkışlanan başarısı, Rojava'da giderek kurumlaşması ve uluslararası alanda da destek bulması AKP'yi tam bir hüsran olan yenilgi pozisyonundan saldırıya geçmeye zorladı. AKP'nin Suriye ve Irak'ta artık elde edebileceği herhangi bir başarı yoktur. Rojava'nın Türkiye'de tekrarlanması, Kürt halkının özellikle Kobanê direnişiyle artan özbilinci ve artık kendisini oyalattırmama kararlılığı, sarayı masayı devirmeye ve çözüm sürecine ait tüm söylemlerini terk etmeye itti. Binlerce polis tarafından korunan saraylı, kitlesel ölümden başka bir sonucu olmayan askeri-polisiye metodu dayattı.
* Bu sürecin hiç mi kazanımı olmadı?

Silahların susması, insanların ölmemesi, silahsız siyasal çözümün Türkiye cephesinde demokratik bir güç tarafından ciddi ve şeffaf yönetildiğinde elbette mümkün olabileceğini gösterdi. Geniş kesimlerin Kürt sorununu kavramasına yol açtı vb. Şu andaki milliyetçi-şoven hava elbette bu kazanımları da zihinlerde yerle bir edebilir. Bu tehlike ne yazık ki yüksek.

* Genelde bu olan bitenin seçimlerle bağlantısı kuruldu. Nihayetinde 1 Kasım seçimleri üzerinden bu yapılanların AKP açısından sonuç verdiği görülüyor. Ama saldırılar seçimlerden sonra bitmedi aksine arttı. Siz saldırıların seçimler nedeniyle başlatıldığını düşünüyor musunuz?

Elbette AKP'nin 7 Haziran seçim yenilgisi, sopalı-katliamlı seçimlere yönelmesini, Kürt halkına karşı sert söylem ve savaş ile milliyetçi oyları devşirme politikasını gündeme getirdi. Bu politika AKP açısından sonuç da verdi. Demokratik seçimin özgür, eşit, gizli gibi tüm kriterlerinden yoksun 1 Kasım seçimlerinde kaybettiği oyları devşirmeyi başardı. Yine de kanımca çözüm masası yukarıda saydığım sebeplerden dolayı eninde sonunda devrilecekti. Yani tek başına seçimlere bağlamak doğru değildir. Öyle olsaydı 1 Kasım'dan sonra derhal masaya dönerdi. Kürt sorununda özgürlükçü demokratik çözümler AKP zihniyetine içkin değildir.

* Bu saldırıların asıl sebebi nedir?

AKP'nin iktidarını uzatması. Kürt halkına yönelik demokratik çözümü olmayışıyla ilgili. Türkiye'nin tüm antidemokratik güçlerinin onayıyla ve savaşın ardına dizilmesiyle askeri-polisiye metotlara kilitli. Kürt özgürlük hareketinin silahlı güçlerinin tam tasfiyesini hedefleyen, AKP'nin Sünni İslam çatısı altında öngördüğü "ümmet" çözümünü dayatmanın temellerini hazırlamaya yönelik bir savaş. Kürt özgürlük hareketinin Türkiye Kürdistan'ında çözüm sürecinde ve sonrasında edindiği tüm mevzilerin imhasına yönelik bir savaş.

* Bir ülkede yönetimin şehirlerini kuşatmaya alması ve tanklarla vurmaya çalışmasını nasıl tanımlamak lazım?

Resmi rakamlara göre 50 bin insandan fazla kayıba yol açmış, ağır travmalar ve her alanda korkunç yıkımlar üretmenin dışında her hangi bir pozitif getirisi olmayan askeri-polisiye metotlara dönmenin, Kürt halkı yoğunluklu şehirlere ve ilçelere tankla-topla, özel askeri-polisiye güçlerle girmenin bir tek tanımı olabilir. Faşist çılgınlık. Ülkeleri bölen demokrasi ve siyasi çözümler değil, emperyalizmin yanı sıra, tamamen Türkiye haklarının çıkarlarına da aykırı faşist çılgınlık rejimleri ve kör şiddet politikalarıdır. Adeta Kürt halkına "siz bizden değilsiniz, düşmansınız" mesajı vermekte yarışıyorlar. Bir yanda "bin yıllık kardeşlikten" bahsediyor, diğer yanda ise demokratik siyasal statüyü hor görüp imhada çözüm arıyorlar. Bu savaş mantığı, sadece Kürt halkının travmatik sivil ölümlerine, ilçelerinin yıkımına, savaş korkusuyla göçlere neden olmuyor, tüm Türkiye insanını da insanlıktan çıkarmaya yönelik bir girişim olarak beliriyor. Bu türlü savaşlar tüm toplumu zehirler, zafer çığlıklarıyla perdelenen bu zehirlenme on yıllar boyunca tüm toplumdan öç alır, oradan buradan patlar. Kürt halkına verilen mesaj, diz çökme mesajıdır. Bu zihniyet çözüm üretemez.

* Türkiye bu politika ile nereye gidecek. Nasıl bir durum bekliyor Türkiye'yi?

AKP, Türkiye'yi her alanda derin bunalımlara zorluyor. Ekonomiden kültüre, siyasetten ahlaka, dış politikadan mezhep çatışmalarına, bilimden sağlığa, özetle her alanda tüm toplumsal fay hatlarıyla oynuyor. Türkiye'ye bu politika dayatılmaya devam edilirse gidebileceği iki seçenek var. 


Birincisi ekonomi dahil her alanda yıkımla eşleşip reel bir tehlikeye dönüşecek Suriyelileşme süreci. Bosnavari bir boğazlaşma tehlikesi en büyük korkum olmaya devam ediyor. 

İkincisi Türkiye'nin sosyalist, gerçek anlamda sosyal demokrat güçlerinin Kürt halkının barış ve demokratik güçleriyle beraber gerçekçi bir Kürt sorunu çözümü dahil, emeğin ve doğanın acil sorunlarını da kapsayan asgari bir demokrasi, barış ve özgürlük programı etrafında alternatif oluşturmaları.

Kimsenin farklılığını ret etmeyen, toplumu ve devleti demokratikleştirmeye dönük, AKP egemenliğine son verecek bir iktidar alternatifinin oluşturulması. Birinci süreci, Suriyelileşme diye kabaca tarif ettiğim süreci engelleyebilecek tek muhtemel çözüm bu olsa da izlediğim kadarıyla gerçekleşme şansı da zayıf. Ama bugün zayıf olan ihtimalleri güçlendirme zamanı.

* Özyönetim konusuna esas olarak nasıl bakıyorsunuz ve DTK'nin özyönetim deklarasyonundan sonra Kürt siyasetinin hedef haline getirilmesi neyin işaretidir?

Türkiye tarihinin tek halkçı özyönetim deneyi Fatsa'dır. Fatsa, sözün, yetkinin, kararın ve iktidarın halkta olduğu bir Türkiye perspektifinin Karadeniz'de uygulanma deneyimiydi. Halk bir nevi kendi kaderini kendi eline almış, iyi bir yönetimin nasıl olacağını tüm Türkiye'ye göstermişti. Fatsa'da istenilen özgürlükçü ve eşitlikçi sosyalist toplumun bir nüvesi olarak ortaya çıkmıştı. Korkusunda boğulan oligarşik yönetim, tanklarıyla, yüzü maskeli faşistleriyle, karadan ve denizden gerçekleştirdiği "Nokta operasyonuyla" Türkiye'nin aydın geleceğine güçlü bir çağrı olan Fatsa'yı fiziken ezdi. Bu halkın kendi kendini yönetme arayışının, Fatsa Fikri'nin yenilgisi değildi elbette. Nerede halklar bu uğurda mücadele başlatsalar, Fatsa fikri yeniden doğmaktadır. Tüm kıtalarda da benzer örnekleri yaşanmıştır ve yaşanacaktır.

Mücadele eden Kürt halkının en örgütlü güçleri Türkiye'nin 100 yıllık, kelimenin tam manasıyla en can alıcı sorunu olan Kürt sorununa da şimdi özyönetim perspektifiyle yaklaşıp özyönetim deklarasyonu yayınladılar. Özyönetim ve özerk bölgelerle ilgili 14 maddelik, Rusya, İspanya, İsviçre, Azerbaycan dahil dünyanın birçok bölgesinde de facto çeşitli şekillerde uygulanan özerklik açıklaması, kamuoyuna büyük bir milliyetçi-şoven yaygarayla "bölücülük" olarak sunuluyor, açıklamanın okunmasına ve tartışılmasına dahi müsaade edilmiyor.

* Siz ne görüyorsunuz 'bölücülük' olarak ilan edilen bu maddelerde?

14 madde Türkiye içinde özyönetimi öngörüyor. Türkiye içinde özyönetim isteyenlere ise iktidarın, psikolojik savaş aygıtı medyanın, ulusalcı-milliyetçi tüm gericilik kuvvetlerinin verdiği tek yanıt ise Fatsa'ya reva görülen yanıtın aynısı. Tüm zor ve psikolojik savaş aygıtlarını devreye sokarak "kökünü kazıyacağız" söylemi ve pratiği. Yani can almaya, tahrip ve imha politikasına devam. Kirli savaşın askeri-polisiye metotlarına güvenmek, halkları onarılmaz oranda düşmanlaştırmak, giderek derinleşecek bir iç savaşa zorlamak. Bölgede ve ülke içinde tüm hegemonik öğelerini kaybeden, devletin artık sadece çıplak zor aygıtlarına dayanan AKP'nin mezhepçi faşizminin iktidarını sürdürmek için başka "çözüm" bulamadığını gösteriyor. Özetle özyönetim ve özerklik talebi, "terörist" bir talep değil, demokratik siyasi çözüm talebidir. Tüm Türkiye'nin özgürce ve korkusuzca tartışmasının zararı değil, faydası olur. Ben tartışmaktan, savaşa karşı siyasi çözüm aramaktan yanayım.

* Hitler Almanya'sının modellenerek sunulduğu başkanlık sistemi tartışılırken özyönetimin ihanet olarak sunulmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Her ne kadar sonradan düzeltilmeye çalışılsa da "Hitler Almanya'sının başkanlık sisteminin" örnek verilmesi dahi tüm insanlık önünde hiç de hafife alınamayacak büyük bir suçtur. Hitler faşizminin yol açtığı 50 milyona yakın ölü insanın anısı önünde de affedilmez bir saygısızlıktır. İslamcı hareketlerde ve liderlerinde Hitler özentisinin, antisemitizmin, şiddet tapınmacılığının, üstünlük söyleminin, hiyerarşik kulluk sisteminin derin kökleri olduğunu biliyoruz. AKP yönetiminde demokratik anayasa da hayaldir, yapılmaz. Hitler'e atıfta bulunulurken bir demokratik talep olan özyönetim ve özerkliğin şeytanileştirilmesi, düşmanlaştırılması, terörize edilmesi ise demokratik ve hümanist perspektiften anlaşılamaz.

Prof Dr. Gazi Çağlar kimdir?

Gazi Çağlar, 12 Eylül askeri darbesinden bu yana Almanya'da yaşayan, 1980'li ve 1990'lı yılları Kenan Evren darbesinin baskı ve işkencelerine karşı insan hakları ve demokrasi, özgürlük ve eşitlik mücadelesinde geçiren, sosyal hizmet, siyasal bilimler, tarih ve din bilimleri okumuş, doktorasını uluslararası politika alanında Avrupa, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye'de devlet ve sivil toplum üzerine yapmış bir profösördür. Samuel Huntington'in "Medeniyetler Çatışması" kitabının en kapsamlı eleştirisini içeren Belge Yayınları'nın çıkardığı "Uygarlıklar Arası Savaş Miti - Dünyanın Geri Kalan Bölümüne Karşı Batı" gibi çok sayıda Almanca ve Türkçe kitabın ve makalenin yazarıdır. Ayrıca Türkçe de "12 Eylül Yargılanıyor - Askeri Rejime Karşı Uluslararası Mahkeme" adlı halen örnek alınabilecek bir derlemesi de bulunmaktadır. 4 yıl dekanlık görevinde de bulunan Gazi Çağlar, bir süre Birgün Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapmıştır. Kapitalizm ve emperyalizm, ırkçılık, göç, uluslararası ilişkiler, sosyal hareketler tarihi ve faşizm araştırmalarına devam etmektedir.



http://www.diclehaber.com/tr/news/content/view/493395?from=1815887918

Güney Kürdistan’daki TSK Varlığı ve Operasyonel Hesaplar


HEWLÊR - CİHAN ÖZGÜR
Türk devletinin Güney Kürdistan’daki varlığı, Başika kriziyle yeniden tartışılır oldu. Irak ile Türk devleti arasında krize dönüşen konu, geçen yılın Aralık ayında BM ve Arap Ligi’ne taşındı. BM ve Arap Birliği Türkiye aleyhine tavır aldı. ABD, Rusya gibi dünya devleri ve İran başta olmak üzere bölgesel güçler ve Kürtler, Türk devletinin Irak ve Güney Kürdistan’daki varlığından rahatsız. Başika’da yaşanan gelişmeler bu konuyu ve Türk devletinin Güney Kürdistan’daki varlığını yeniden gündeme getirdi.

Peki, Türk devleti Güney Kürdistan’da neden asker bulunduruyor? Güney Kürdistan’ın hangi kentlerinde askeri üsleri var? Bu üslerde ne kadar asker bulunduruyor? Bu askeri üslerde ne tür faaliyetler yürütülüyor? Türk devletinin Güney Kürdistan’da asker bulundurmasının yasal bir dayanağı var mı? Hangi anlaşmaların sonucunda Türk devleti Güney’de askeri üsler oluşturdu? Bunca tepkiye rağmen Türk devleti neden bu kadar ısrarlı? Bu üsler PKK açısından gerçekten bir tehdit oluşturuyor mu? Yabancı güçlerin varlığı Güney Kürdistan’ın geleceği açısından ne ifade ediyor?

KISA BİR TARİHÇE

Bütün bu konuları değerlendirmeden önce, Türk devlet güçlerinin Güney Kürdistan’daki varlığına dair kısa bir tarihçe sunmak faydalı olacak.

Türk ordusunun 36. Paralelin kuzeyinde kalan Duhok, Hewler, Süleymaniye gibi kentlerdeki varlığı, 12 Temmuz 1991 çokuluslu Çekiç Güç’ün koruma sorumluluğu aldığı “güvenlikli bölge” dönemine kadar uzanıyor.

1990’lı yılların başında Irak’ın onayıyla 1300 Türk askeri Duhok’a bağlı Bamerni, Şeladize ve diğer bazı kasabalarda ‘geçici’ gözlemci karakollarda konuşlandırıldı.

'GEÇİCİ-GÖZLEMCİ' GÜÇTEN KALICI GÜÇ OLMAYA DOĞRU

Türk üslerinin Güney Kürdistan’da kalıcılaşması ise 1994 yılında KDP Başkanı Mesut Barzani ile Türk devlet yetkililerinin ‘sözlü’ anlaşması sonucunda ‘de-facto’ bir pozisyon kazandı. Anlaşma kapsamında Duhok, Zaxo, Hewler ve Salahaddin kentlerinde askeri alanlar oluşturuldu. Batufa, Bamerni, Begova ve Kanimasi bölgelerindeki Türk askeri varlığı işte bu döneme rastlıyor. 1997 yılında ise Türk ordusu ile KDP arasında yapılan anlaşma sonucu bölgede Türk askerinin bulunması resmileşti. Duhok’un kuzeydoğusuna düşen Kani Masi, Deralok ve Sirsi’de dört askeri üs kuruldu.

O günden bugüne kadar Türk askerleri bölgeden ayrılmak bir yana üslerdeki asker sayısını arttırdı, güçlerini tank ve zırhlı araçlarla takviye etti.

TÜRK ORDUSU NERELERDE ASKER BULUNDURUYOR?

Büyük çoğunluğu Uludere'nin 60 kilometre güneyindeki şehir merkezinde bulunan Türk askeri varlığı; 5000 civarında asker, 150 dolayında tank, onlarca zırhlı araçtan ve saldırı tipi helikopterlerden oluşuyor. Zırhlı araçların arasında Alman Leopard 1 tipi tanklar da mevcut. Tank birliklerinin özellikle Kuzey Kürdistan sınırına yakın noktadaki Batufa ile Kanîmasî'de konuşlandırılmış olması dikkat çekici.

Ayrıca Amediye şehir merkezinin kuzeyinde Türklere ait bir karargah bulunuyor. Tankların da bulunduğu karargahta daha çok istihbarat çalışması yürütüldüğü belirtiliyor. Zap alanı ile Gare Dağı arasında yer alan Şeladizê ve Deraluk’ta ise 10'dan fazla tank ve bine yakın asker ve çeşitli askeri araçlar bulunuyor.

Türk ordusunun Bamernê, Bêqulkê, Qadişê ve Begova’da tank, top ve helikopter bulundurduğu biliniyor. Ayrıca Amediye, Zaxo, Hewler ve Duhok’ta Bolu ve Kayseri Dağ Komando Tugaylarından Türk Özel Kuvvetleri (bordo bereliler) ve MİT mensupları bulunuyor.

MİT'İN FAALİYET ALANLARI ARTTI

2011 yılından bu yana bölgede süreklileşen asker takviyesinin yanı sıra, MİT ile KDP istihbarat birimi olan Parastın’ın ortak faaliyetlerinde gözle görülür bir artış var.

Türk ordusu son dönemlerde ise Kerkük-Hewler arasında bulunan ve KDP’nin Kerkük güzergahında son kontrol noktası olan Altunköprü, Musul’un kuzeydoğusunda bulunan Başika, Êzidi kenti Şexan’ın güneyinde bulunan Gali Zardık köyü, Şii Kürtlerin yaşadığı Xaneqin, Êzidi kenti Şengal, Kandil’e 40 kilometre uzaklıkta bulunan Diyana ve Medya Savunma Alanları'na bağlı Xınerê’ye yakın Sideka nahiyesinde yeni askeri üsler kurmuş durumda.

Güney Kürdistan’daki askeri faaliyetler, güçlerin organizasyonu ve koordinasyonu, Türk devletinin Hewler Konsolosluğu Operasyon Yönetim Merkezi tarafından yönetiliyor.

Peki, Türk ordusunun Güney Kürdistan’daki varlığını kim istiyor? Sınır ötesindeki askeri varlığın yasal bir dayanağı var mı?

GÜNEY KÜRDİSTAN PARLAMENTOSU 2008’DE 'TÜRK ASKERİ ÇIKSIN' DEDİ

26 Şubat 2008 tarihinde Türk ordusunun Kürdistan topraklarına yönelik giriştiği askeri saldırı, Güney Kürdistan parlamentosunda tartışıldı ve üslerin kapatılması karara bağlandı. Kürdistan parlamentosu adına yapılan yazılı açıklamada, "Kürdistan Hükümeti'nin çok acil bir şekilde Kürdistan toprakları üzerinde bulunan Türk askeri üslerinin kaldırılması için çalışması gerekiyor" denildi. Başbakan Neçirvan Barzani, bu açıklamadan bir hafta sonra, 3 Mart 2008'de Hewler'de yaptığı bir basın toplantısında, "Kürdistan Hükümeti, Kürdistan bölgesinde bulunan Türk askeri üslerini boşaltmak için çaba içindedir" dedi. Barzani, bu temelde Bağdat Merkezi Hükümetiyle görüşeceklerini ifade etmişti.

2012'DE IRAK HÜKÜMETİ: TSK ÇIKMALI

2012’de ise Merkezi Bağdat Hükümeti, Türkiye’ye ait askeri üslerin kapatılması ve yabancı güçlerin Irak topraklarına girişinin yasaklanmasına karar verdi. Dönemin Irak Hükümet sözcüsü Ali Debbag, "Bakanlar Kurulu kendi topraklarındaki yabancı üsler ve birlikleri çıkarmaya ve yabancı güçlerin Irak topraklarına girişini yasaklamaya karar verdi" diyor.

Irak’ın aldığı karar kapsamında NATO ve ABD, 2003’ten bu yana Irak’ta bulunan güçlerini geri çekti ancak Türk ordusu bütün itirazlara ve tepkilere rağmen askeri gücünü çekmek bir yana daha da arttırdı.

Bölgesel Kürt Yönetimi ne kendi parlamentosunun ne de Irak’ın aldığı kararın uygulanması için herhangi bir girişimde bulundu. Hükümetin bütün erklerini işgal eden, Goran Hareketi'nden olan bakanları görevlerinden azleden, başkanlık seçimlerini yapmayı reddeden KDP’den bölge başbakanı olan Neçirvan Barzani, bırakalım Türk askeri varlığına yönelik çaba sergilemeyi, Ankara’dan daha fazla asker talep ediyor.

Başika’da yaşanan krizde Türk devletine destek veren tek gücün KDP oluşu, Türk ordusunun hangi güce yaslanarak Güney Kürdistan’da bulunduğunu açıkça ortaya koyuyor.

HALK TÜRK ASKERİNİ İSTEMİYOR

Güney Kürdistan’da halkın ve bazı siyasi partilerin bu konuda yıllardır rahatsızlığı söz konusu. 2011’de Güney Kürdistan Yurtsever Gençlik Hareketi, Güney Kürdistan parlamentosunun aldığı kararın uygulanması için imza kampanyası başlattı. Türk ordusunun Güney Kürdistan’daki varlığına son verilmesi talebiyle toplanan 470 bin imza, Güney Kürdistan parlamentosuna ve Güney Kürdistan Başkanlığına sunuldu. Ancak halkın talebi yanıtsız kaldı; ne hükümet ne de Güney Kürdistan Başkanlığı bu konuda herhangi bir çaba içerisinde oldu.

GÜNEY HÜKÜMETİ HALKIN TALEBİNİ DİKKATE ALMIYOR

Ardından 2015’te aynı taleple bu sefer Güney Kürdistan Gençlik Hareketi, Güney Kürdistan Özgür Kadın Hareketi (RJAK) ve Güney Kürdistan Özgür Toplum Hareketi (Tevgera Azad) öncülüğünde başlatılan ve çok sayıda siyasi parti ve sivil toplum kuruluşunun desteklediği kampanyada, 1 milyona yakın imza toplandı. Bu imzalar da Güney Kürdistan parlamentosuna ve Bölgesel Hükümete sunuldu. KDP hükümeti bu talebi de görmezden geldi; Türk ordusunun Güney Kürdistan’dan çıkarılması bir yana son dönemlerde Güney Kürdistan’daki Türk varlığı daha da arttırıldı. 1992’den beri Çekiç Güç kapsamında Güney Kürdistan’da oluşturulan askeri üslere yenileri eklendi, var olan üslere asker ve zırhlı araç takviyesi yapıldı.

TÜRK ASKERİ NEDEN GÜNEY’DE?

Var olan durumu Güney Kürdistanlı siyasi çevreler ve aydınlar bir işgal girişimi olarak değerlendiriyor. Türk ordusunun Güney Kürdistan’a gelişinin dört temel yönünün olduğuna vurgu yapılıyor.

1- KDP ile olan anlaşmalar sonucunda Türk ordusunun KDP’nin yanında olduğunun ifadesi olarak askerlerin Güney Kürdistan’a geldiği. Bununla ekonomik olarak büyük kriz yaşayan Türk devletinin Güney Kürdistan petrollerinden elde edeceği gelirle gidermeye çalışması.

2- Irak’ta Sünni ve Türkmen kartını kullanarak bölgede etkinlik kurmak ve Lozan’da kaybettiği Musul-Kerkük hayallerini bir oldubittiyle yeniden elde etme hayali.

3- Rojava’ya yönelik saldırıları Güney Kürdistan’dan organize etmek.

4- Güneyli aydınların, siyaset bilimcilerin ve askeri uzmanların ortaklaştığı temel husus ise, PKK’ye karşı Güney Kürdistan’da bir ileri karakol ve operasyon gücü oluşturma hedefi.

KDP’DEN İTİRAF: TÜRK ASKERİ PKK İÇİN GÜNEY’DE

Türk yetkililer de bu hususu reddetmek bir yana açık bir şekilde ifade ediyor. Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın "Kuzey Irak’ta bir hata yaptık, Kuzey Suriye’de buna izin vermeyeceğiz" demesi, askeri varlığa nasıl bir rol biçildiğini gösteriyor. Bir yandan PKK’yi hedefleyen AKP iktidarı olası bir bağımsızlığı engellemek için Güney Kürdistan’a güç yığıyor. KDP’nin Türk askeri varlığına yönelik gelişen tepkilere karşılık olarak "Türk askerinin Güney'de bulunmasının sorumlusu PKK’dir" açıklaması, adeta bir itiraf anlamına geliyor.

Türk ordusu ile KDP arasındaki anlaşmalar çerçevesinde daha önce birçok defa PKK’ye karşı ortak operasyonlar yapıldı.

KDP-TSK ORTAK SALDIRILARI

KDP desteğiyle Türk Ordusu tarafından 6 Mayıs 1992’de Behdinan alanına büyük bir kara harekâtı gerçekleştirdi.

Yine 2 Ekim 1992 savaşında, Kürt Özgürlük Hareketi'nin karşısında yenilgiye uğrayan KDP, bu yenilgiyle 19 Mart 1995’de Güney Kürdistan’da Türk ordusu öncülüğünde PKK gerillalarına karşı "Çekiç Harekâtı" adıyla yeniden saldırıya geçmişti.

14 Mayıs 1997’de, Türk ordusu 200 bin askerin katılımıyla Güney Kürdistan’da PKK’ye yönelik 'Çekiç Harekâtı' ismiyle Türk devlet tarihinin en büyük operasyonunu başlattı. Savaş 7 Temmuz’da sona erdi. 

Aynı yıl, 25 Eylül-15 Ekim arasında her iki güç 'Şafak Harekâtı' ismiyle ikinci bir operasyon gerçekleştirdi.

Türk devleti ve KDP arasında yapılan antlaşmaya dayalı olarak, Türk ordusu 'Murat Operasyonu' ismiyle Mayıs 1998’de Güney Kürdistan’da PKK’ye yönelik büyük bir operasyon daha başlattı. KDP peşmergeleri de bu operasyonda yer aldı.

Mayıs 1999’da, Türk ordusu Güney Kürdistan’da PKK’ye karşı KDP peşmergeleri öncülüğünde 'Sandviç Harekâtı' ismiyle bir operasyon gerçekleştirdi.

Türk ordusunun Medya Savunma Alanları’na dönük son kara harekatı ise 21-29 Şubat 2008'de gerçekleştirilen 'Güneş Harekâtı', namı diğer Zap direnişiydi.

Türk devleti yukarıda saydığımız hiçbir operasyonda amacına ulaşamadı. Aksine PKK’yi ezme amacıyla gerçekleştirilen tüm sınır ötesi operasyonlarda büyük darbe yiyerek geri çekilmek durumunda kaldı. 

En son 2008’de Zap’ı hedef alan operasyonda büyük kayıplar verdikten sonra geri çekilmek zorunda kalan Türk ordusunun başarısızlığını dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, "Ordumuzu tereyağından kıl çeker gibi geri çektik" diyerek itiraf etmiş oldu. Aynı operasyona ilişkin HPG komutanları ise "Aslında biraz daha dikkatli olsaydık, yüzden fazla asker esir alabilirdik" diyeceklerdi.

HEM KUZEY KÜRDİSTAN’DAN HEM DE GÜNEY KÜRDİSTAN’DAN PKK’YE SALDIRI PLANI

Son dönemlerde özellikle gerilla bölgelerine yakın yerleşim yerlerine MİT elemanlarının yerleştirildiği haberleri geliyor. Günlerdir kapalı olan Silopi-Zaxo sınır kapısı olan Habur’da askeri hareketlilik artmış durumda. Bütün bu gelişmelere Türk medyasında Sri Lanka modeli tartışmaları da eklenerek ele alındığında, PKK’ye yönelik yeni bir sınır ötesi operasyonun güçlü olasılık olduğu rahatlıkla görülebilir. Bir yandan Güney Kürdistan’daki askeri hareketlilik öte yandan sınırın öte yakasında bulunan Şırnak-Silopi-Uludure, Hakkari-Şemdinli-Çukurca-Gever’deki askeri yığınak, PKK’ye yönelik 2008 Zap harekatından daha kapsamlı bir harekatın hazırlıklarının yapıldığına işaret ediyor.

SUİKAST VE KOMPLO PLANLARI VAR

Ayrıca Türk Özel Kuvvetlerinin PKK’nin yönetim kademesini hedefleyen faaliyetlere hazırlandığı yönünde ciddi iddialar var. Kandil, Xınerê, Haftanin gibi alanlarda indirme, ani baskın, suikast, sabotaj gibi operasyonel planlar yapıldığı belirtiliyor. Ayrıca Türk istihbarat elemanlarının Güney Kürdistan’daki demokratik kurumlara ve kurum çalışanlarına yönelik bilgi merkezi oluşturduğu ve Güney Kürdistan’daki demokratik kurumlara yönelik saldırı hazırlığında olduğu ifade ediliyor.

TÜRK ORDUSUNUN BULUNMA SEBEBİ SINIR ÖTESİ OPERASYON

Geçmişte defalarca yapıldığı gibi yeni bir saldırı konseptinin devrede olduğu çok açık. Türk yetkililerin açıklamalarından böylesi bir gelişmenin yaşanabileceğini çıkarsamak zor değil. Bir yandan Türk ordusunun Güney Kürdistan’daki varlığı öte yandan Güney Kürdistan’a sınır olan Silopi-Uludere-Hakkari-Yüksekova- Şemdinli-Esendere boyunca uzanan sınır hattında bulunan 50’den fazla karakol ve binlerce askerin varlığı, kapsamlı operasyon hazırlığının işaretleri olarak yorumlanabilir.

ANKARA-HEWLER TRAFİĞİ YOĞUNLAŞTI

Askeri gelişmelere, hareketliliğin ve yığınağın yapıldığı alanlara bakarak Haftanin, Metina, Zap-Avaşin veya Xakurkê-Xınerê alanlarının hedeflenebileceği tahmin ediliyor.

İşin en dikkat çekici yönü, Türk devletinin yeni saldırı planına en büyük desteğin her zaman olduğu gibi KDP’den gelmesi. Aralık başında Başika’ya geçen Türk askerine Irak merkezi hükümeti sert tepki gösterince Barzani ani bir kararla Ankara’ya bir ziyaret gerçekleştirmiş ve ilk uğrak yeri Ankara’daki MİT karargahı olmuştu. Burada Türk Özel Kuvvetlerini ziyaret eden Barzani, sonraki günün sabahında Türk Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ile görüşmüştü.

Türk devlet yetkilileri bu görüşmeden sonra, 14 Aralık’ta güçlerin bir kısmını Bamernê’ye çekti. Ankara temasları sonrası KDP yönetiminin PKK’ye ve PKK’nin Güney’deki varlığına yönelik yaptığı sert açıklamalar, PKK ile KDP arasındaki tansiyonu yükseltti. Tam böylesi bir zamanda bu sefer Güney Kürdistan Başbakanı Neçirvan Barzani, Ankara’da temaslarda bulundu. Neçirvan Barzani, Erdoğan’a ‘sağladıkları askeri destekten kaynaklı’ teşekkür etti. Bu ziyaret, Mesut Barzani’nin Ankara ziyaretinin devamı olarak yorumlanırken, siyasi gözlemciler bu görüşmeyi PKK’ye yönelik operasyon hazırlığı olarak okuyor.

Kaynak: http://anfturkce.net/kurdistan/guney-kurdistan-daki-tsk-varligi-ve-operasyonel-hesaplar

29 Aralık 2015 Salı

DTK'nin 14 maddelik Özyönetim Deklarasyonu

Demokratik Toplum Kongresi(DTK)’nin olağanüstü kongresinde önemli kararlar alındı. Hükümete özerklik konusunda adım atması için çağrı yapılan deklarasyonda özerklik için inşa çalışmalarına başlanacağı duyuruldu. Alınan kararlar maddeler halinde kamuoyuna sunulurken, "süren savaş ortamında halkın gerçekleştirdiği öz savunma direnişinin de sahiplenildiği" belirtildi.

Diyarbakır Kayapınar Spor Kompleksinde gerçekleştirilen kongreye 500 kurum temsilcisi ve 501 delege katılmıştı. İki gün süren kongrenin sonuç deklarasyonu ve alınan kararlar açıklandı. Deklarasyonu DTK Eş Başkanı Selma Irmak Kürtçe olarak okudu.

‘DOLMABAHÇE MUTABAKATI CUMHURBAŞKANI TARAFINDAN REDDEDİLDİ’

Irmak,”Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın 2013 Newroz’unda bütün Türkiye ve dünya toplumlarına sunduğu tarihi açıklaması ve çağrısı böylesi tarihi bir zamanda yapılmıştı. Kuşkusuz ülkemizin sorunlarının çözümü derinlikli ve güvene dayalı bir müzakere temelinde Türkiye Büyük Millet Meclisi onayı ile gerçekleştirilmelidir. Nitekim Sayın Öcalan 2013 Newrozunda yayınladığı deklarasyon sonrasında gerçekleşen diyaloglarda bunu hedeflemişti. Artık silahlar susacak, fikirler konuşacaktı. Yeni mücadele yöntemi fikri ve demokratik siyaset olacaktı. Ancak bu  gerçekçi ve doğru çözüm yolu AKP Hükümeti tarafından oyalama ve tasfiye politikasına dönüştürülmüştür. 28 Şubat’ta hükümet yetkililerinin de hazır bulunduğu Dolmabahçe Sarayında kamuoyuna sunulan mutabakat belgesi Cumhurbaşkanı tarafından reddedilmiştir. Bunun ardından, makul yaklaşımlarıyla çözümleyici olduğu  tüm kesimler tarafından kabul edilen Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’a uygulanan ağır tecrit ve sürecin buzdolabına kaldırıldığı açıklaması, AKP’nin Kürt sorununda bir çözüm politikasının olmadığının, baskı ve savaşla Kürt halkının özgürlük mücadelesini tasfiye etmeyi amaçladığının  açık kanıtı olmuştur” diye konuştu.

‘STATÜ TALEBİ KABUL EDİLMEDİĞİ İÇİN KÜRT HALKI MÜCADELEYE BAŞLADI’

Gelinen sürece dair değerlendirmelere ilişkin de Irmak şunları söyledi, “İmralı’da yürütülen görüşmelerin sonlandırılarak varılan mutabakatın yok sayılması, savaş kararı alınarak gerilla alanlarına yönelik hava ve kara operasyonlarının başlatılması, halklarımızın en meşru ve demokratik taleplerinin şiddet yöntemleriyle bastırılmaya çalışılması sonucunda, bazı il ve ilçelerde halk meclisleri özyönetim kararı almıştır. Özyönetim ilan edilen yerlerde bir yıldır sakız gibi çiğnenen “kamu güvenliği” adı altında seçilmişlere, sivil halka, siyasetçilere ve gençlere yönelik tutuklama ve infazlara yönelinmesi, özyönetim alanlarını hendekler ve barikatlarla savunma durumunu ortaya çıkarmıştır.  Bugün, sorunu hendeklere sıkıştıran ve bunun üzerinden geliştirilen devlet terörünü meşrulaştıran politikalara karşı halkımızın geliştirdiği meşru direniş, özünde kendi kendini yerelden yönetme, yerel demokrasiyi inşa etme talebi ve mücadelesidir. Kürt halkının hukuki, siyasi ve statü talebi kabul edilmediği için Kürt halkı da kendi öz gücüne dayanan bir mücadele sürecine girmiştir. Bu mücadele toplumsal sorun üreten iktidarcı, merkeziyetçi ve erkek egemen yönetim anlayışlarına alternatif olarak demokratik siyaset anlayışını, yönetim modelini ve sistemini benimseyen, toplumsallığı ve birlikte yaşamı, Kürt sorununun siyasi statü temelinde demokratik çözümünü esas almaktadır. Bu da, sorunun esas olarak bir demokrasi ve özgürlük sorunu olduğunu ortaya koymaktadır. Demokrasi ve özgürlük talepleri özünde siyasi statü talepleridir. Çözümü de siyasi müzakere zemininde olmalıdır. Bu nedenle, yaşadığımız bütün sorunların aşılabilmesi için diyalog ve müzakere kanallarının yeniden devreye girmesi önemlidir."

‘ÖZYÖNETİMİ HAYATA GEÇİRMEK ELZEMDİR, İNŞA KARARI ALDIK’

"Bunun için de, Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanmasını, sürecin sağlıklı ve istikrarlı yönetilebilmesi için zorunlu görmekteyiz. DTK olarak halk meclislerinin ilan ettiği özyönetim ilanlarını ve halkımızın her alanda yürüttüğü bu haklı ve meşru direnişi sahipleniyor; Kürt halkının ve tüm Türkiye halklarının bu direnişlere katılmasını ve destek vermesini  demokrasi ve özgürlük mücadelesi  gereği olarak görüyoruz. Şu anda yaşananlar AKP hükümetinin gösterdiği gibi hendek ve barikat sorunu değildir; demokrasi sorunudur. AKP'nin saldırgan politikası ise halkın iradesini ve yerel demokrasiyi tanımayarak halkın özgür ve demokratik yaşam iradesini kırmaya yöneliktir. Demokratik siyasal yollardan çözülmesi gereken bir sorunun çözümsüz bırakılmasının yarattığı sorunlar yaşanmaktadır. Var olan gerilim ve çatışmalar ancak demokratikleşme zihniyeti ve çözüm yaklaşımıyla ortadan kaldırılabilir. Kürt sorunu gibi temel bir sorunun çözülmemesinin, direnişin derinleşerek büyümesine yol açacağı aşikardır. DTK Genişletilmiş Olağanüstü Genel Kurulu, yaptığı kapsamlı tartışma ve değerlendirmeler neticesinde, özyönetimin içeriğinin doldurularak sahiplenilmesini, savaş ve şiddet politikalarına karşı bireyin ve toplumun kendi özsavunmasını almasının meşruluğunu, toplumsal inşa sürecinin de eşzamanlı ele alınarak hayata geçirilmesinin elzem olduğunu karara bağlamıştır."

‘YERİNDEN YÖNETİM İÇİN YASAL ADIMLAR ATILMALI’

"Kürt sorununun demokratik özerklik çözümü Türkiye’nin demokratikleşmesinden ayrı ele alınamaz. Türkiye gerçeğinde demokratik özerkliğe dayalı bir siyasi ve toplumsal sistem yaratmadan Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkünn değildir. Bu açıdan özyönetim ilanları kesinlikle Türkiye’yi de demokratikleştirme adımlarıdır; Yerinden yönetimi sağlayan yasal demokratik adımların atılmasını da tüm Türkiye halkları açısından gerekli ve doğru bir adım olarak görüyoruz. Kuşkusuz yerel demokrasi her alanın, bölgenin ve toplumun ihtiyaçları ve koşullarına göre farklı uygulama biçimlerine kavuşacaktır. Demokratikleşme, yerel demokrasinin ve farklı kimliklerin özerkliğinin gerçekleşmesi açısından yasal imkan sağlayacağından her alanın demokrasiyi kendi koşullarına uyarlaması zor olmayacaktır.Demokratik özerklik, özyönetimler ve yerel demokrasi açısından spekülatif tartışmaların son bulması için Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik şartındaki çekincelerin kaldırılması yanında, aşağıda belirteceğimiz demokratik özerklik sorumluluk alanlarının tespiti çerçevesinde sadece Kürt sorununun değil; siyasi, toplumsal ve idari birçok sorunun çözümüne kapı aralayacağına  inanıyoruz”.

Metnin Türkçesini ise DTK Eş Başkanı Hatip Dicle okudu.

Alınan 14 maddelik kararlar ise şunlar;

1.    Ülke genelinde kültürel, ekonomik, coğrafi yakınlıkları dikkate alınarak bir veya birkaç komşu şehri kapsayacak biçimde demokratik özerk bölgelerin oluşturulması,

2.    Tüm bu özerk bölgelerin ve kentlerin demokratik esaslarla seçilmiş meclisler ve meclisler içinden seçilmiş özyönetim organları tarafından Türkiye’nin yeni demokratik Anayasasının temel prensipleri  çerçevesinde yönetilmesi. Özerk Bölgelerin halk iradesinin ayrıca TBMM ve merkezi yönetimde de demokratik esaslar temelinde temsil edilmesi.


3.    Demokratik özerk bölgeler ve diğer idari birimlerde merkezi yönetimin seçilmişler üzerindeki her türlü vesayetine son verilmesi, seçilmişleri görevden alma yetkisinin kaldırılması. Merkezi yönetim organlarının, yeni demokratik anayasa ilkelerine uyulması doğrultusundaki denetimleri dışında bölgesel ve yerel yönetimler üzerindeki her türlü vesayetinin son bulması,


4.    Özerk bölge ve kentlerde şehir, mahalle, köy, kadın ve gençlik meclislerinin, farklı halklar ve inanç toplulukları meclislerinin, sivil toplum örgütlerinin karar alma ve denetleme süreçlerine doğrudan katılımının sağlanması,


5.    Demokrasinin derinleşmesi, kapsamlılaşması, özgür ve demokratik yaşamın sağlanması açısından kadınların meclislerde, tüm karar mekanizmaları ve özyönetim kademelerinde eşit temsilinin tanınması. Kadınların ihtiyaçları doğrultusunda meclis, komün ve toplumsal kurumlar kurabilmesi; kadın kurumları ve kadınlarla ilgili kararların tamamen kadın meclislerinin onayından geçmesi. Kadının her alanda özgür ve özerk örgütlenmesinin tanınması.


6.    Gençliğin karar mekanizmaları ve özyönetim organlarında yer alması. Bu açıdan gençliğin her alanda özgün örgütlenmesi ve karar mekanizmalarına özgün kimliğiyle katılmasının sağlanması,


7.    Her kademede eğitimin özyönetimlere bırakılması.Türkçenin yanı sıra bütün anadillerin de eğitim ve öğretim dili olması. Eğitim müfredatında genel müfredat dışında yeni demokratik anayasa, evrensel değerler ve insan hakları çerçevesinde  yerelin tarihi, kültürel ve toplumsal özgünlükleri ve ihtiyaçları temelinde müfredata eklemeler yapılması. Türkçe’nin yanında yerel dillerin de resmi dil olarak kabul edilmesi.


8.     Dil, tarih ve kültür alanında her türlü çalışma yapabilmek.Aynı zamanda İnanç ve ibadet hizmetleri sunan kurumların özerk kurumlar olarak örgütlendirilmesinin sağlanması.


9.    Bütün düzeylerdeki sağlık ve tedavi hizmetlerinin özerk yönetimlerce  sunulabilmesi.


10.    Yargı Sistemi ve Adalet Hizmetlerinin Özerk Bölge Modeline göre yeniden düzenlenmesi.


11.    Toprak,Su ve Enerji kaynaklarının Ekolojik çerçevede toplum yararına işletilmesi,denetlenmesi ve üretimden pay alma yetkisinin Özerk Bölge Yönetimine verilmesi.Öz yönetimin tarım, hayvancılık, sanayi ve ticaret dahil her alanda genel demokratik anayasa ilkelerine ters düşmeden her türlü üretim ve işletme birimleri oluşturma,bu tür toplumsal ve bireysel girişimleri destekleme, teşfik etme,hibe desteği sunma yetkisine sahip olması.


12.    Özerk Bölgenin yönetim alanında ve kent içinde,  her türlü kara, hava, deniz ulaşım hizmetlerini sunması ve denetimini sağlaması. Trafik hizmetlerinin merkezi trafik kurumları ile uyumlu halde yerel yönetim organları denetimindeki birimlerce yürütülmesi.


13.    Yukarıda belirtilen hizmetlerin sunulabilmesi için yerelde bütçelemenin Özerk Bölge Yönetimine devredilmesi ve kadın odaklı bütçelemenin esas alınması; merkezle ve diğer yerellerle varılacak anlaşmalara ve hakkaniyet ilkelerine bağlı olarak bazı vergilerin özyönetim birimleri tarafından toplanması. Merkezin yerelden topladığı bütün vergi gelirlerinden yerele pay verilmesi. Merkezin bölgelerin gelişmişlik farkını giderecek şekilde gerekli tedbirleri alması.


14.    Özerk Bölge Yönetiminin denetiminde, yereldeki asayişin tümünü sağlayacak resmi yerel güvenlik birimlerinin kurulması, bu birimlerin Anayasal kurallar çerçevesinde ihtiyaçlara bağlı olarak kurulmuş merkezi Savunma ve güvenlik birimleriyle koordineli olarak çalışması.


SONUÇ METNİ
Demokratik özyönetimlerin Türkiye'nin demokratik birliği ve halkların ortak geleceği temelinde gerçekleşmesini ve bu nitelikte demokrasiyi ve özgürlükleri güvence altına alacak demokratik bir anayasa yapılması zorunludur. Böyle bir anayasa tüm toplumsal kesimler, farklı etnisiteler ve inanç toplulukların özgür ve demokratik yaşama kavuşması açısından da vazgeçilemez önemdedir. Yalnızca bir halkın, bir kesimin,  bir topluluğun özgür ve demokratik yaşamını sağlayan ama diğerlerine hak tanımayan bir anayasa, siyasal ve  toplumsal bir sistem düşünülemez. Demokratik özerklik mücadelemiz Kürtler için olduğu kadar, Türkler ve tüm diğer etnisiteler, inanç toplulukları, dışlananlar, ezilenler, ihmal edilenler için de bir demokrasi ve özgürlük mücadelesidir.
Özyönetimlere dayalı demokratik özerklik modelimizin aynı zamanda Ortadoğu’nun içinde bulunduğu bu karmaşa ve kaos ortamından çıkışa dönük önemli bir örnek oluşturacağı inancındayız. Bu model bin yıldır kader ortaklığı yapmış halklarımızın ülke ve bölge meselelerinin barışçıl ve demokratik çözümüne öncülük edecektir.


Bu deklarasyon dinamik bir tartışma ve uzlaşma arayışıdır. Öneri ve eleştirilere açıktır.


Bu çerçevede çatışmalara son verilerek, Türkiye’nin demokratikleşmesi, siyasi çözüm yolunun açılması için, Türkiye'nin bütün demokratik ve toplumsal özgürlük güçlerini, siyasi partileri, şahsiyetleri, kanaat önderlerini, inanç toplulukları ve kurumlarını Kürt halkının yürüttüğü meşru ve haklı mücadeleye ve taleplerine destek vermeye davet ediyoruz. Kürdistan’daki bütün toplumsal kesimleri ve siyasi partileri ulusal birlik ruhuyla  halkımızın yürüttüğü direnişe sahip çıkmaya; dünya halklarını ve kurumlarını halkımızın meşru özgürlük talepleriyle dayanışmaya çağırıyoruz.