Site İçi Arama

Yükleniyor...

25 Ağustos 2015 Salı

YPG: Cerablus'u da Özgürleştireceğiz

EFRÎN (DİHA) - YPG Genel Komutanı Sipan Hemo, Türkiye'nin Kürtlerin Suriye'de herhangi bir hak elde etmemesi için ABD'ye birçok taviz verdiğini ve uluslararası koalisyonun YPG ile olan ilişkilerini kesmeye çalıştığını söyledi. Hemo, Türkiye'nin "güvenli bölge" oluşturmak istediği ve kendine bağlı tugaylar gönderdiği Cerablus'u halkların talebi doğrultusunda özgürleştireceklerini belirtti. YPG'nin DAİŞ yerine yeni bir çeteci oluşuma izin vermeyeceğini dile getiren Hemo, DAİŞ ve AKP ilişkilerinin çok derin olduğunu, ellerinde bu ilişkiyi kanıtlayan çok sayıda belge bulunduğunu kaydetti. Hemo, Türkiye'nin Ahrar-u Şam'a teslim ettiği savaşçılarının başına herhangi bir şeyin gelmesi durumunda bundan Türkiye'nin sorumlu olacağını söyledi.

YPG Genel Komutanı Sipan Hemo, Türkiye'nin DAİŞ, El Nusra ve Ahrar-u Şam çeteleri ile ilişkilerine, Ezaz-Cerablus hattına ve YPG'nin bundan sonraki pozisyonuna dair DİHA'ya açıklamalarda bulundu.
'DAİŞ'i Cerablus'tan söküp atacağız'

Girê Spî'nin özgürleştirilmesinden sonra gözlerin Ezaz ve Cerablus hattına çevrildiğini ifade eden Hemo, bölge halkının Kobanê ve Efrîn kantonlarının birleştirilmesini talep ettiğini söyledi. Girê Spî'yi halkların talebi doğrultusunda özgürleştirdikleri gibi Cerablus'u da özgürleştireceklerini dile getiren Hemo, DAİŞ'in oradan da sökülüp atılacağını ve Kobanê üzerindeki saldırılarının son bulacağını belirtti. Cerablus'tan Kobanê Kantonu'na saldırılarından kaynaklı YPG'nin kendini savunma hakkı kapsamında kentin özgürleştirileceğini söyleyen Hemo, Ezaz için böyle bir durumun söz konusu olmadığını, orada DAİŞ'in bulunmadığını, Ezaz'da bulunan güçlerin ÖSO ya da diğer gruplara bağlı olduğunu ve onlarla iletişim halinde olduklarını ifade etti. Başlarda tehlike arz edebilecek bir durumun bulunmadığını dile getiren Hemo, gelişmelerin şimdi seyrini değiştirdiğine vurgu yaptı.

'Suriye, İran ve Türkiye bölgeye müdahale etmek için görüştü'

YPG'nin üstlendiği rolün bazı bölge devletlerini rahatsız ettiğine işaret eden Hemo, özellikle Türkiye'nin Girê Spî hamlesinden çok rahatsız olduğuna dikkat çekti. Rojava'da meydana gelen gelişmelerin Kürdistan'daki tüm parçaları etkilediğini ve Türkiye açısından da yeni gelişmeler ortaya çıkardığını ifade eden Hemo, "Eğer Cerablus ve diğer bölgeler de Girê Spî gibi alınsaydı, bu mesele daha farklı bir aşamaya taşınabilirdi. Rojava topraklarına müdahale de edebilirlerdi. Onun için Suriye, İran ve Türkiye bu bölgelere müdahale etmek için görüşmeler yaptılar" dedi.

'Türkiye'nin amacı Rojava'nın önünü kesmek'

Türkiye'nin koalisyon güçlerinin YPG'ye verdiği desteği kendilerine verilmesini talep ettiğine değinen Hemo, Türkiye'nin koalisyon güçlerine "DAİŞ'e karşı savaşı biz yapalım, o bölgelere de ÖSO ve Türkmen grupları yerleştirelim" dediğini ifade ederek, "Ama gerçekte amaç bu değildir. Asıl amaç Rojava'nın gelişmesinin önünü tıkamaktır. Bunu başka bir renge büründürerek, yapmak istiyorlar. Koalisyon güçleri bu oyunun farkındadır. Onlar de kendilerince bir gayret içerisindeler. İyi biliyorlar ki DAİŞ, Nusra ve diğer çetelerin baş destekçisi Türkiye'dir. Bu yüzden onlar da çeşitli yollarla Türkiye'yi bu sürece çekmeye çalışıyorlar ki çetelerin önünü alabilmek için. Bunu hem çetelere karşı tedbir geliştirmek, hem de çetelere darbe vurmak için yapıyorlar" diye konuştu.

Türkiye ve ABD bazı konularda anlaştı

Türkiye'nin de kendine göre planları olduğunu söyleyen Hemo, Türkiye'nin bölgede bütün politikalarını Kürt karşıtlığı üzerinden kurguladığını belirtti. Türkiye'nin "Biz her şeyden vazgeçebiliriz, her şeyi de satabiliriz. Gereken bütün belgeleri imzalayacağız. Uluslararası güçlere gereken her hizmeti yapacağız. Fakat Kürtlerin hiçbir şekilde gelişim imkanı elde etmemesi gerekiyor" noktasında olduğuna dikkat çeken Hemo, bu noktada da ABD ve Türkiye'nin bazı durumlarda anlaştığını ifade etti. Hemo, şunları kaydetti: "Anlaşmaya göre Türkiye, DAİŞ ve terörist güçler karşıtı savaşın içine girecek. Buna karşı koalisyon güçleri de, özellikle ABD, Türkiye'nin Kürtlere karşı savaşında tolerans tanıyacak. Bizim takip ettiğimiz ve yansıtılanlara baktığımızda ortaya bu çıkıyor. Fakat şunu belirtmek istiyoruz. Bu planın ömrü çok azdır. Gün geçtikçe bu plan su yüzüne çok net bir biçimde çıkacaktır. Bu iki kuvvet birbirlerinin geliştirmek istediği planlar karşısında birbirlerine engel çıkarıyor. Bu da onların dostluklarının kısa olacağını gösteriyor. Biz istiyoruz ki bu plan bir an önce ortaya çıksın ki savaş daha fazla derinleşmesin, ölümler olmasın. Yaptıkları planın süreci başlamıştır. Türkiye devleti çok kirli bir oyunu Türkmenler yolu ile devreye koymuş bulunmaktadır. Onun için YPG'de çağrıda bulunarak, Türkmenlerin geleceğinin Suriye ve Rojava halkı ile birlikte ortak inşasında olduğunu açıkladı. Türkmenler Türkiye'nin kirli oyunlarına alet olarak, geleceğini inşa edemez."

Türkiye ABD projesini tasfiye etti

ABD'nin Suriye topraklarında Eğit-Donat programı çerçevesinde geliştirmek istediği projeye de değinen Hemo, bu program çerçevesinde ABD ve Türkiye'nin kendi planları kapsamında bu güçleri hazırladığını aktardı. Türkiye'nin ABD'nin programı kapsamında hazırladığı 30'uncu Tümen'i sınırdan geçirerek, El-Nusra çetesine teslim ettiğini dile getiren Hemo, Türkiye'nin çok açık bir biçimde bu gücü tasfiye ettiğini belirterek, ABD'nin Suriye'de geliştirmeye çalıştığı politikayı engellediğini kaydetti.

Sultan Murat El-Nusra çetesi ile ittifak yaptı

Türkiye'nin kendi politikaları kapsamında hazırladığı ve Ezaz'a soktuğu Sultan Murat ve Fatih Sultan Mehmet adlı tugayların, gidip El-Nusra çetesi ile ittifak yaptıklarını belirten Hemo, bu ittifaka göre Nusra'nın bölgede bulunan bütün noktalarına bu grupların yerleştirildiğini anlattı. Hemo, bunun Nusra tarafından doğrulandığını belirterek, bunun Türkiye ve Nusra'nın eskiden beri bir birlikteliklerinin olduğunu gösterdiğini söyledi.

'Bölgede DAİŞ'in yerine yeni çetelere müsaade etmeyiz'

Bu senaryonun DAİŞ'in bulunduğu bölgelerde de devam edeceğine dikkat çeken Hemo, "Soran bölgesi ve Cerablus'ta göstermelik bir savaş çıkaracaklar. Ondan sonra DAİŞ bu bölgelerden çekilecek ve bölgenin Sultan Murat ve Fatih Sultan Mehmet tugayları tarafından özgürleştirildiği söylenecek. Türkiye Kobanê ve Efrîn arasında bulunan bölgede bu politikayı hayata geçirme gayretindedir. Ama uluslararası siyaset ve politikalara göre bu yaklaşım başarıya ulaşamayacaktır. Bizim de bu bölgeye yönelik planlarımız var. Belki Girê Spî kadar çabuk olmayabilir. Bölgenin konjonktürel durumu göz önündedir. Kimse Kürtler olmadan bölgede bir politik sürece gidemez. Biz de burada derin bir politikaya giderek, net sonuçlar almak istiyoruz. Eğer bu bölgede Suriye'de demokrasiyi savunan ya da dostlarımız olan güçler bulunsa bizim açımızdan sorun yaratmaz. Eğer orada DAİŞ'i kaldırıp, yerine başka bir DAİŞ getireceklerse bizim için büyük bir sorundur. Biz de güvenliğimizi almak ve kantonları birleştirmek için savaşırız. Ancak bu şekilde Rojava'nın toprak bütünlüğünü savunabiliriz" şeklinde konuştu.

'DAİŞ Erdoğan ilişkisi çok derin'

Türkiye'nin DAİŞ'i vurduğu haberlerinin gerçeği yansıtmadığını belirten Hemo, böyle bir şeyin hiçbir zaman yaşanmadığını ifade ederek, DAİŞ'in bulunduğu alanlara hiçbir şey yapılmadığını, aksine YPG'nin vurulduğunu söyledi. Türkiye'nin DAİŞ'le olan ilişkilerinin gün yüzüne çıkmasından dolayı DAİŞ'i bölgeden çekerek yerine getireceği yeni güç ile emellerine ulaşmaya çalışacağını kaydeden Hemo, DAİŞ ve Nusra gibi çetelerin Türkiye'yi kendine en yakın olan ülke olarak gördüklerine işaret etti. DAİŞ ve AKP ilişkilerinin çok derin olduğunu, ilişkilerinin gün yüzüne çıkarılanlarla sınırlı olmadığını aktaran Hemo, Erdoğan'ın biraz araştırılması halinde bu ilişkinin Afganistan, Suudi Arabistan ve Katar'a kadar uzanacağını kaydetti. Hemo, ayrıca Ahrar-u Şam çetesine değinerek, Türkiye'nin bu örgüte yabancı olmadığını ve ilişkilerinin de yeni olmadığını aktararak, çetenin tüm kadrolarının Irak ve Afganistan savaşında yer alan kişiler olduğunu ve bölgede siyasi olarak Nusra'dan daha etkili olduklarını söyledi.

Türkiye DAİŞ, Nusra ve diğer çetelerle Antep ile Kilis'te görüştü

Son dönemlerde Antep'te MİT, Nusra ve Türkmen gruplar arasında toplantı yapıldığını, buna paralel olarak Kilis'te de MİT, DAİŞ ve Türkmen gruplarının toplantı aldıkları bilgisini paylaşan Hemo, çok yakında Türkiye-DAİŞ ilişkilerine ilişkin yeni belgeler yayınlayacaklarını duyurdu. Ellerinde Türkiye'nin DAİŞ çetesi ile yaptığı kirli oyunlara dair birçok belgenin bulunduğunu da ekleyen Hemo, çok kirli oyunlar olduğu için paylaşmaya savaş ahlaklarının el vermediğini ifade etti.

Nusra'ya uyarı!

Türkiye'nin 6 YPG savaşçısını Cilvegözü Sınır Kapısı'ndan Ahrar-u Şam örgütüne teslim ettiğini hatırlatan Hemo, Türkiye'nin uluslararası anlamda savaş suçu işlediğini aktardı. Bunun kabul edilecek bir durum olmadığını vurgulayan Hemo, arkadaşlarının başına bir şey gelmesi halinde bunun sorumlusunun Türkiye devleti olduğunu belirtti. Hemo, son olarak 14 Ağustos'ta El-Nusra çetesi tarafından alıkonulan YPG Efrîn Komutanlığı Dış İlişkiler Sorumlusu Cemal Qasım'ın serbest bırakılmasını, aksi durumda Nusra'ya sert bir şekilde cevap vereceklerini kaydetti.

'Raqqa'yı halklar ile birlikte özgürleştireceğiz'

Rakka'nın Suriye halkının zengin bir şehri olduğuna dikkat çeken Hemo, DAİŞ'e karşı nerede olursa olsun savaşacaklarını kaydederken bunu devrimci hareketler, Arap, Süryani ve Türkmen halkı başta olmak üzere diğer halklar ile birlikte yapmak istediklerini belirtti.

15 Ağustos 2015 Cumartesi

Bir Sürecin Anatomisi; İmralı Masasını Kim Devirdi?..

Amed DİCLE 

Dönemin BDP milletvekilleri Ahmet Türk ve Ayla Akat Ata'nın 3 Ocak 2013 tarihinde İmralı adasına giderek Abdullah Öcalan ile görüşmesi, Öcalan ile devlet yetkililerinin ondan bir süre önce başlattıkları diyaloğu yeni bir aşamaya getirmişti.

27 Temmuz 2011 tarihinden itibaren Öcalan'dan haber alınamıyordu ve BDP'li vekiller bu atmosferde İmralı'daki görüşme masasına oturdular. Öcalan, bu görüşmeye hazırdı, nasıl bir süreci başlatacağını önceden hazırlamıştı.

Konuya şöyle bir giriş yaptı:

'Bu süreç Özal,  Erbakan ve Ecevit döneminden bu yana devam ediyor. Yirmi yıldır uğraşıyoruz. Son iki buçuk yılda kesildi. Beni 14 yıldır çürütmek için uğraştılar. İmha temelli geldiler, gelecekler de. Bu süreci sabote etmek isteyenler de olacak. (Bu cümleden tam bir hafta sonra Sakine Cansız ve arkadaşları Paris'te katledildi) Burada her toplantı yapıldığında gerilla kayıpları bildiriliyor. Böyle mesaj veriyorlar. Tabii heyetle (devlet heyeti) yaptığımız görüşmeler önemlidir. Sürecin bundan sonraki gidişatına ilişkin bir mektup yazacağım. Mektubu hazırlarken, bir yöntem önereceğim. Gerillanın çatışmasızlık ortamına girmesi için parlamentoda kanunla kurulacak bir komisyon gerekiyor. Hakikat Komisyonu denebilir, Uzlaşma veya Yüzleşme Komisyonu da denilebilir...

...Gerillanın çekilmesi halinde halka yönelik şiddeti engellemek amacıyla kurulacak barış konseyi gereklidir.'

Öcalan, bu sözleri, 3 Ocak 2013'de saat 10 sıralarında, karşısında oturan Ahmet Türk ve Ayla Akat Ata'ya söylediğinde, devlet heyeti de görüşme masasının diğer ucundaydı. Daha önce ve sonrasında olduğu gibi, Öcalan'ın ve görüşmecileri arasındaki tüm konuşmalar devlet görevlileri tarafından not ediliyor, ses ve görüntü kaydı yapılıyordu. Yani, gerek devlet heyetinin ayrı ve gerekse HDP heyetinin İmralı adasında yaptığı yüzlerce görüşmenin tüm detayları, Devletin arşivinde mevcuttur.

Ve Öcalan, bu görüşmelerinin tümünde, çözüm için tarafların yapılması gerekenleri, kendi misyonunu ve sürecin yasal işleyişini masada tuttu. Tıkanmalara müdahale etti, hükümete ve PKK hareketine yönelik sert eleştirilerde bulundu. Bu süreç zarfında, kendi çözüm paradigmasını PKK hareketine anlatmak için 15 mektup yazdı. Değişik vesilelerle gönderdiği açık mesajlarla sürecin gelişmesi için yoğun bir emek harcadı.

Öcalan, konuşmasının devamında süreçten beklentilerini şu şekilde özetledi:

‘Biz, Kürtleri demokratik bir ünite haline getirmek istiyoruz. Türkiye Anayasasında ve yasalarda bu olmadan barış olmaz. AKP buna gerek yok diyor. Peki, biz nasıl yaşayacağız? Yirmi milyon insanın yasal ve anayasal ifadesi olmadan biz nasıl yaşayacağız? Bu nedenle bir eylem planı çıkarıyorum.’

Öcalan, kendini dinleyen ve not alan her iki heyete dönerek tasarladığı eylem planını şu şekilde ifade ediyordu.

1- Çatışmasızlık ortamının sağlanması...

2- Anayasal ve Yasal süreç.

3-Normalleşme süreci.

Öcalan, bu başlıkların içeriğini açımlayarak KCK yönetimine bir mektup şeklinde iletti. KCK de fikirlerini yine bir mektupla İmralı adasında gönderdikten sonra, Öcalan, 13 Şubat 2013 tarihinde üç aşamalı eylem planını devlet heyetine sundu. Bu eylem planı aynı zamanda Kandil'e de gönderilecekti.

Öcalan'ın el yazısıyla hazırladığı 22 sayfalık 'Demokratik Barışın eylem planı' belgesinin birinci aşaması 7, ikinci aşaması 5, üçüncü aşaması 7 maddeden oluşuyordu.

Öcalan, birinci aşamada, tarafların sürecin selameti için kullanacakları dilin önemine dikkat çektikten sonra, aynı başlığın ikinci maddesinde ise aynen şöyle diyordu:

Taraflar arasında ana ilkelerde anlaşılmak kaydıyla en geç Haziran 2013 tarihine kadar çatışma alanlarından anlamlı bir geri çekilme hedeflenmektedir.

Devamında ise, hükümetin hiç bir zaman yanaşmadığı ve yerine getirmediği temel beklenti yazılıyordu.

‘Çekilmenin önündeki engellerin kaldırılması ve yasal boşlukların giderilmesi acilen sağlanmalıdır.’

Öcalan, birinci aşamanın 4. maddesinde, 'çekilme sırasında ve sonrasında doğacak boşluğu denetlemek için meclis tarafından bir komisyonun kurulması ve buna bağlantılı olarak Akil İnsanlar Grubunun teşkil edilmesi' gerektiğini öneriyordu.

Öcalan, 'çatışmasızlık sürecinin başarıyla tamamlanması halinde' ikinci aşamanın başlayacağını yazmıştı. Anayasal ve yasal güvencelerin gerçekleşeceği bu aşama sonbahara kadar tamamlanacaktı.

Öcalan, AKP hükümetinin görmezden geldiği ve aksini pratikleştirdiği ikinci aşamadan beklentilerini ise şu şekilde belirlemişti:

Anayasal adımlar. Bunun için öncelikle, sorun teşkil eden belli başlı maddeler üzerinde uzlaşı sağlanması, başta seçim kanunu ve siyasi partiler yasası olmak üzere, bazı temel yasaların demokratikleştirilmesi, yerel demokrasinin tanınması açısından öncelikle AB Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nın koşulsuz imzalanması...

Öcalan, 'vatandaşlık tanımının etnik ve dinsel bağlamdan ayrıştırılmasını' istiyor ve 'kimliklerin özgürce ifade edilmesi ve yaşatılması garanti altına alınmalıdır' diyordu.

Sürecin hızlı ve ortak aklın gelişimi açısından akademik, medyatik ve sivil toplum örgütleriyle iletişimin kurulması, güvenlik ve sağlık birimlerinin yetkinleştirilmesi gerektiğinin altını çizen Öcalan, anayasal ve yasal süreç için yapılacak konferans-toplantı türü organizasyonların önemine dikkat çekiyordu.

Öcalan, 'ikinci aşamanın başarıyla tamamlanması sağlanmadan, üçüncü ve son aşama olan normalleşme sürecine geçilemez' diyordu.  'Bu aşamada, silahlı güçlerin güvenliği ve denetimi için bazı uluslararası güçlerin desteği aranabilir' önerisinde bulunuyordu.

'Demokratik barışın eylem planı' başlıklı taslakta, Öcalan, üçüncü aşamayı 7 madde şeklinde formüle etmişti. 'Bu aşamanın temel amacı normal yaşama geçiştir, savaş ortamından kalıcı barış ortamında güvenlik içinde yaşamla bütünleşmelidir' şeklindeki vurgudan sonra, silah bırakma sürecine ilişkin aynen şöyle yazmıştı:

'Silahların bırakılması varlıksal ve özgürlüksel olarak Kürtlerin sorununun çözümüne kavuşturulmasına bağlıdır.'

Öcalan, hazırladığı bu eylem planının bir taslak olduğu ve tarafların bunu ortak bir metne dönüştürebileceğini söyledi.

İmralı'da devlet adına görüşmelerde bulunan heyet, bu taslağı kabul ederek, gereken adımların atılacağına dair taahhütte bulundu. KCK yönetiminin de bazı kaygılarla birlikte taslağa olumlu cevap vermesi üzerine, Öcalan, Newroz 2013'teki tarihi mektubuyla 'geri çekilme çağrısı yaptı.'

Murat Karayılan 25 Nisan'da basın toplantısı düzenleyerek, 8 Mayıs'ta geri çekilmeye başlayacaklarını açıkladı. Süreç senkronize bir şekilde devam edecekti. 8 Mayıs 2013'te ilk gerilla grubu geri çekilmeye başladığından birkaç gün sonra Bülent Arınç, 'cehennemin dibine gitsinler' diyerek, sözcüsü olduğu hükümetin tavrını açıkladı. Oysa hükümetten beklenen bu değil, yasal adımların atılması ve ikinci aşamaya geçmek için hazırlık yapmasıydı.

2.BÖLÜM 

Tarih 15 Eylül 2013...Selahattin Demirtaş ve Pervin Buldan İmralı adasındaki görüşmeye gittiklerinde, Öcalan, mevcut sürecin bir yıllık değerlendirilmesini yapacağını belirtiyor. Bu görüşmeden bir hafta önce 9 Eylül'de, KCK, AKP'nin ayları çarçur ederek sürecin ikinci aşamasına geçmemek için direndiğini ve çözüm için adım atmadığını gerekçe göstererek geri çekilme sürecini durdurduğunu açıklamış.

Demirtaş, görüşmenin başlangıcında bu haberi Öcalan'a ilettiğinde, 'haberim var... değerlendireceğim' yanıtını alıyordu.

Abdullah Öcalan, sürecin artık yeni bir formatta devam etmesi gerektiğini, bu zamana kadar devam eden sürecin diyalog olduğu, diyalogun fazlasıyla yapıldığını belirterek şunları söylüyor:

'Artık bu sürece müzakere süreci diyeceğiz. Olursa tabii. Hükümete bağlı, yazılı ve sözlü olarak hükümete ilettim. Eğer kabul ederlerse Ekim ayıyla birlikte müzakere sürecini başlatacağız.'

Evet bu sözler yaklaşık iki buçuk yıl önce 15 Eylül 2013'te İmralı adasında Abdullah Öcalan tarafından söyleniyor. Ve tabii ki Öcalan, KCK'nin geri çekilme kararını ise şu cümlelerle onaylıyor:
'AKP oyalamayı seviyor. Bana göre Kandil neyi varsa 1 Haziran'a kadar bitecekti. Önderlik olarak ben böyle öngörmüştüm. Ama Kandil'in de haklı gerekçeleri var. Pusulama yaptılar, karakol yaptılar, köylü katliamları yaptılar, geri çekilme için yasa çıkarmadılar. Askeri amaçlı barajlar yaptılar. Kandil haklı olarak tedbir aldı.'

Öcalan, konuşmasının bu noktasında, devleti temsilen görüşmede bulunan yetkiliye dönerek şöyle diyor:

'Sayın yetkili, ben 1 Haziran derken yasa çıkarılır, kamyonlarla bir aylık yolu 12 saatte giderler diye düşündüm. TV'lere çıkıp 'Yok, APO 1 Haziran demişti, örgüt dinlemedi' diyorlar. Bunlar kanat takıp mı gidecekti. Nasıl gidecekler? Hükümet akıllı olsaydı, 1 Haziran'da biterdi.'

Öcalan daha sonraki görüşmelerin birinde, yasa çıkarmadan geri çekilme çağrısı yaptığı için 'özeleştirisini vererek', hükümetin çözüm için atılan bu büyük adımı istismar ettiğini ve fırsatı kaçırdığını belirtiyordu.

Bu görüşmeden bir süre sonra, Öcalan'ın sürece yaklaşımını ve AKP hükümetinin ciddiyetsizliğini bir basın toplantısıyla eleştiren Selahattin Demirtaş’ın bizzat Erdoğan'ın talimatıyla bir daha İmralı adasına gitmesi engellendi.

Öcalan'ın hazırladığı ve her görüşmede tarafların görüş ve önerilerini dikkate alarak revize ettiği çözüm için eylem planı bir türlü hayata geçmiyordu. Zira müzakere süreci henüz başlamamış ve hükümet bunun için adım atmıyordu. Aksine, sadece Hakkari bölgesinde bu süreç zarfında 189 Karakol yapılmış, Amed, Dersim ve bir çok bölgede yüzlerce karakol ve kalekol inşaatlarının ihalesi TOKİ'ye verilmişti. Öcalan'ın, insani olarak oldukça önemsediği hasta tutsakların durumunda bir gelişme olmadığı gibi, tedavileri bile engelleniyordu. Öcalan'ın ve PKK hareketinin çözüm için attıkları adımlar ve iyi niyet çabaları, bir zaafiyet olarak değerlendirilip, derinden bir askeri ve siyasi saldırı hazırlıkları yapılıyordu. Bu hazırlıklara karşı direnen halka saldırılıyor, sivil insanlar katlediliyordu.

KCK ve İmralı'ya giden HDP heyeti bu durumdan rahatsızlıklarını dile getirip, hükümetin çözüm için değil, tasfiye hazırlıklarını yaptığını sürekli açıklıyorlardı. Öcalan, hükümet bu süreci değerlendirirse mevcut Ortadoğu kaosundan Kürt Türk birlikteliğinin çıkacağını ve bu sinerjinin bölgeye olumlu anlamda müthiş bir etki yapacağını düşünüyordu. Süreç değerlendirilmez ve çözümsüzlük dayatılırsa büyük bir kırılmanın olacağını sürekli HDP ve devlet heyetine iletiyordu. Bu büyük kırılmanın olmaması ve savaşın derinleşmemesi için yapılması gerekenleri ayrıntılarıyla taraflara iletiyordu.

Eylül ve Ekim aylarındaki görüşmede 'süreç artık yeni formatta devam etmeli' diyen Öcalan, 2014 Newroz’una kadar müzakerelerin başlaması ve adım atılması için değerlendirmelerde bulundu. Sürecin artık istediği gibi gitmeyeceğini gören hükümet, rutin devlet heyeti dışında, İmralı adasına üst düzey bir siyasi yetkilisini göndererek, gereken siyasi ve yasal adımların atacağına dair taahhütte bulundu.


3. BÖLÜM  

 Devam edecek....

28 Temmuz 2015 Salı

Demirtaş Anlatıyor: Müzakereden Çatışmaya Nasıl Gelindi (Ezgi Başaran'ın Ropörtajı)

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, ateşkes sürecinin unutulan detaylarını anlattı ve polislerin öldürülmesiyle ilgili ilk kez konuştu: ‘O polislerin kardeşleri kardeşlerim, çocukları çocuklarım gibidir. Kandil ile bizim barış sürecini yürütmeyle ilgili farklı tarzlarımız olabilir.

2013 Newroz’unda Diyarbakır meydanında Öcalan’ın silahlı mücadele devri bitmiştir şeklindeki mektubuyla başlayan, Çözüm Süreci vahim bir duraklamaya girdi. Son 10 gün içerisinde Suruç Katliamı yaşandı. Ardından PKK iki şehirde polisleri infaz etti ve Türkiye hem Kandil’e hem de Suriye’deki IŞİD hedeflerine hava operasyonu düzenledi. Ülkede ciddi ve sarsıcı bir savaş hali. Bu noktaya nasıl geldiğimizle ilgili herkesin bir kronolojisi, bir iddiası var. Son bir kaç gündür sessiz kalan HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş’ı bekliyordu herkes. Ne diyecek, nasıl davranacak? Demirtaş’a tüm iddiaları sordum, daha önce hiç söylemediği detayları bizlerle paylaştı. Tüm Türkiye’nin bir çok bakımdan bana göre tarihi olan bu röportajı dikkatle okuması gerekir, diyerek sözü bırakıyorum.

Ateşkesin nasıl bittiğine, masadan kimin kalktığına dair herkesin farklı bir ‘çözüm süreci’ kronolojisi var. Sizinki nedir?

-2013’ten bugüne kadarki süreç Dolmabahçe mutabakatına hazırlık sürecidir, onun ön tartışmalarıdır. Asıl Dolmabahçe mutabakatı nasıl hazırlandı, ona bakmak lazım.

Ondan önce, sürecin mihenk taşlarından biri olan Türkiye’den PKK’lilerin çekilmesi meselesi var. Başbakan iki gündür yaptığı açıklamalarda buna vurgu yapıyor ve Kürt tarafı çekilmedi, sözünü tutmadı diyor. Çekilme döneminde ne olmuştu, detaylarını bize hatırlatır mısınız?

-Benim de katıldığım İmralı görüşmelerinin ilk zamanlarında Öcalan geri çekilmenin çok hızlı olması gerektiğini düşünüyordu. ‘Bu iş gecikmemeli, devletle anlaştık ve çekilme için gerekli yasayı çıkaracaklar… Biz de çekilmeyi hızla gerçekleştirmeliyiz ki provokasyonlar yaşanmasın.’ Böyle diyordu. ‘Biz devlet heyetiyle anlaştık, yasa çıktı çıkacak’ diye ifade ediyordu.

Bu yasanın özelliği neydi?

-Şöyle anlatayım… Dağlarda silahlı insanlar var değil mi… Çekilme demek bu insanların şehirlerden, köylerden, kasabalardan geçerek bir yere ulaşması demek. Peki bu kişileri gören güvenlik güçleri ne yapacak? Hakim, savcı, kaymakam, vali ne yapacak? Kafasını öte yana mı çevirecek, çevirmezse ne olacak? Çevirirse yarın bir gün önünden silahlı insanlar geçti sen niye müdahale etmedin demezler mi? İşte tüm bu nedenlerden çekilmenin bir yasası olmalı idi. Ve devlet bu yasayı çıkaracağına söz verdi.

Kime söz verdi, Öcalan’a mı?

-Evet. Biz de İmralı’dan döndükten sonra devlet heyetiyle bir toplantı yaptık. ‘Siz İmralı’da böyle bir çekilme yasası çıkaracağınızla ilgili mutabakata varmışsınız’ dedik, ‘Doğrudur’ dediler. Bunun üzerine gittik, dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile görüştük. Sadullah Bey dedi ki, ‘Şu anda yan odada hukukçu arkadaşlarımız bu yasa üzerinde çalışıyor.’ Ben de ‘Bizim hukukçlarımız da çalışıyor, ortaya çıkan metinleri parlamentoya geri çekilme yasası olarak sunalım’ dedim. Bakın, Abdullah Öcalan o dönemde bu silahlı çekilmenin illa Kandil’e çekilmesi konusunda da diretmemişti. Türkiye sınırları içinde bir yerde de tüm grupların toplanabileceğini söylemişti. Çünkü zaten şöyle kurgulamıştı: O sırada başka bir yasa daha çıkacak ve dağdakiler de inecek.

Sadullah Ergin çok uğraştı ama yasa çıkmadı

Bu noktadan nasıl dönüldü?

-İşte bütün detayları paylaşıyorum ki halkımız bilsin. Bakan Ergin’le konuşmamızdan sonra Kandil’e gittik ve hem Bakanlık hem biz çalışıyoruz, yasa çıkacak dedik. Bunun üzerine Murat Karayılan çıkıp ‘Biz geri çekilme kararı verdik, yasa çıkar çıkmaz geri çekilmeyi başlatacağız ve en hızlı çekilde sonlandıracağız.’ dedi. Sonraki süreçte yasanın çıkması için biz de Adalet Bakanı Sadullah Ergin de çok uğraştı fakat iş geldi dönemin Başbakanı Erdoğan da tıkandı. ''Yasa masa yok'' dedi Erdoğan. Bunun üzerine kriz çıktı. Biz tekrar Kandil’e gittik, devlet heyeti de İmralı’ya. Sayın Öcalan yasa olmadan çekilmenin risklerini anlattı ama sonra anladık ki bu yasa çıkmayacak. Bunun üzerine bir sonraki görüşmede Abdullah Öcalan ‘Bu yasanın önemini kavratamadık oysa söz vermişlerdi. Ben yine de geri çekilme olsun istiyorum’ dedi. Sonra Erdoğan ''silahlarını gömerek çekilsinler'' dedi. Ama yasa yok birşey yok, kim nereye silahları gömecek, nasıl gömecek? Bu krizle de birlikte geri çekilme 45 gün uzadı. Oysa anlaşma gereği yasa hemen çıkacak, çekilmenin tamamı 45 gün içerisinde tamamlanacaktı.

Sonra geri çekilme basının da bir bölümüne tanıklık etmesine izin verilerek başlamıştı fakat tamamlanmadı, değil mi?

-Kandil çok riskli bulmasına rağmen Öcalan’ın yine de başlayın sözleriyle çekilmeye başladı. Türkiye’deki tüm güçlerin toplanıp çekilmesiyle ilgili bir takvim öngörmüşlerdi. Üç ay kadar bir süre hesaplamışlardı. Biz bu takvimi hükümete ilettik, hükümet de memnuniyet duyduğunu açıkladı. Çekilmenin başlamasının üzerinden birkaç gün geçmişti ki hükümet sözcüsü Bülent Arınç bir basın toplantısında bir soru üzerine ‘Cehennemin dibine kadar yolları var, buyursunlar istedikleri yere çekilsinler’ dedi. Bu açıklama Kandil’de şok etkisi yarattı. O zamanlar ben de gidip geldiğim için bizzat şahit oldum.

Arınç’ın o sözü Kandil’de şok etkisi yarattı

Arınç’ın sözü mü mesele oldu Kandil’de?

-Samimiyetimle söylüyorum şok oldular. Çünkü ortada yasa yokken, sadece Öcalan’ın ‘Biz yine de çekileceğiz, hemen sonrasında da çözüm olacak’ sözüne güvenerek çekilmeye başlamışlardı. Zaten çok tedirgin ve güvensizdiler. Bu açıklamaya çok sert tepki göstermelerine karşın süreci durdurmadılar. Fakat sonrasında Kandil ve bölge ziyaretlerimizde hep şunlar konuşuldu: ‘Bizim boşalttığımız gerilla alanlarına hızla kalekollar yapılmaya başlandı. Madem çözüm olacak, madem biz dağdan iniyoruz, bu dağların başına kalekollara ne lüzum var…’

Başbakan ise bir devletin baraj ve karakol yapması son derece doğaldır diyor. Burada asıl mesele nedir?

-Evet Başbakan bunu anlamıyor, anlatmak istiyorum. Yaptıkları şey sulama veya enerji için kullanılacak bir baraj değil. Askeri bir baraj. Gerillanın dağları ovaları kullanarak geçiş yapmasını engellemek için oraları suyla doldurmak için yapılan bir baraj. Dağın tepesine yapılan askeri yollar… Duble yol değil bunlar.

Yalnız Kandil bu baraj ve kalekol yapımını daha sürecin ilk dönemlerinde biliyor ve şikayet ediyordu. Fakat buna rağmen süreç yürüdü. Sonra niye bu konu gündeme geldi?

-Geri çekilme esnasında mesele oldu bunlar yeniden, o şekilde gündeme geldi. Özellikle sınır hattına dağın zirvesine askeri araçların geçebileceği beton yolların yapılması… ‘Biz geri çekiliyoruz ama devlet bunları yapıyorsa barış niyetleri yok, biz çekileceğiz onlar savaş başlatacak’ diye yorumladı Kandil bunları. Bu tartışmalar Kandil’de ‘Çekilme yavaşlamalı’ tartışmalarını başlattı. Biz de bu durumu hükümete aynen ilettik. Tam bu döneme denk gelen bir Gezi direnişi süreci yaşandı. Ve hükümetin Gezi’deki gençlere verdiği tepki Kürt tarafındaki güvensizliği iyice arttırdı. ‘Böyle davranan bir hükümet bizimle barış istiyor olabilir mi’ denildi.

Öcalan’ın da Gezi olaylarının çok iyi anlaşılması gerektiğiyle ilgili bir açıklaması olmuştu o dönemde…

-İşin doğrusu daha Öcalan o açıklamayı yapmadan Kandil çekilmeyle ilgili frene basmıştı. Ardından Öcalan, ‘Elbette böyle bir durumda çekilme devam edemez’ diyerek onların tutumunu pekiştirdi. Çekilmenin hikayesi budur. Kim kime ne sözü verdi, kim niye tutmadı detaylarını incelemeden olayları öne çıkarmak çarpıtmaktır.

Sözünü ettiğiniz çekilme yasası çıkmış olsaydı, ne olurdu?

-Ne diyordu biliyor musunuz Sayın Öcalan? ‘Ben kamyonlarla, otobüslerle gerillalar çok hızlı biçimde bir yere taşınacak ve biz bir an önce müzakereye başlayacağız.’ Hep böyle hayal ediyordu. O yüzden ‘Murat Karayılan bana bu iş 3 ay sürer dediğinde ben kızıyordum, çok hızlı olması lazım bu işin çünkü devletle böyle konuştuk’ diyordu. Eğer hükümet vermiş olduğu sözü tutsaydı, otobüsle kamyonla PKK gerillaları çekilmeyi yapsaydılar, çekilme bitmiş, büyük ihtimalle silahsızlanma dönemi başlamış olacaktı. Yasayı çıkarmayan bellidir.

Ama yasasız başlanmış olan çekilme süreci bir şekilde devam ettirilemez miydi?

-Bu elbette HDP’nin vereceği bir karar değil ama bu kadar hassas bir süreç böylesine bir anlaşma bozmayı, böylesine bir güvensizliği kaldıramıyor işte.

Anlaşma ta o noktada bozulduysa, Dolmabahçe’de neyin mutabakatını yaptınız?

-Şimdi gelelim o noktaya… O mutabakat için buluşuldu, herşey hazırlandı çünkü aslında çekilmenin büyük bir kısmı tamamlanmıştı. Yoksa mümkün mü? Çok az bir PKK’li grup Türkiye içinde kalmıştı. Hükümet bunu çok iyi biliyor, çekilmenin büyük kısmı tamamlandığı için geri kalanları problem etmedi. Ve görüşmelere devam edildi. Hükümet o noktada çekilme yüzde yüz tamamlanıncaya kadar görüşmem demedi. İmralı’ya gidip gelindi.

Dolmabahçe mutabakatına giden günler ve haftalarda ne konuşuldu İmralı’da?

-Şöyle sözler verildi İmralı’da: Geniş heyetler, gazeteciler, başka siyasetçiler hatta Kandil’den temsilciler gelecek Öcalan ile görüşmeye.

Kim diyor bunu?

-Öcalan ile görüşen devlet heyeti. Bu arada İmralı’da konuştuğumuz herşeyi biz Ankara’ya gelip teyit ettik hep. ‘Böyle konuşmuşsunuz, biz bunları tutanağa yazdık, bu tutanaklar Kandil’e de gidiyor, Kandil bu konuda uzlaşma sağladığınızı kabul edecek, teyit ediyor musunuz’ dedik. ‘Evet ediyoruz’ dediler. Hem bakanlık hem de devlet heyeti.

Dolmabahçe’deki oturma krizini Cumhurbaşkanı çözdü

Bu arada tüm bu diyalog sürecinde İmralı’yla görüşen HDP heyetinden bir çok defa Öcalan’ın devlet heyetine ve MİT müsteşarının çözme gayretine güvendiğini söylediği ifade edilmişti. Doğru mudur?

-Doğrudur. MİT’in de içinde bulunduğu devlet heyeti ''biz mutabık kaldık ama siyasetçilerin kaygıları başka, ikna edemedik'' diyordu. Fakat biz İmralı’da Öcalan’ın ''uzlaştık'' dediği her konuyu sonrasında Ankara’da teyit ettik. Bunları da Kandil’e bildirdik. Ankara’ya, Kandil’e ve İmralı’ya güven vermek üzere çok gayret sarfetti HDP heyeti.

Dolmabahçe’de açıklanan izleme heyetinde çoğunluğu hükümete yakın gazeteci ve siyasetçiler vardı. Onların İmralı’ya gitmesi sözkonusuydu. Cumhurbaşkanı niye sinirlendi bu oluşuma?

-Siz görünen şeyi soruyorsunuz haklı olarak ama olayların gelişimine baktığınızda sinirlendiği şeyin ne izleme heyeti ne de mutabakattaki sözler olduğunu anlayacaksınız.

Cumhurbaşkanı Dolmabahçe mutabakatı toplantısının ardından ‘Doğru bulmuyorum’ demedi mi? ‘İzleme heyetine ne lüzum var’ demedi mi?

-Buradaki sıralama da, o toplantının yapıldığı güne kadar yaşadığımız süreç de çok önemli. Kamuoyunun anlaması için detaylara girmem gerekecek.

Elbette, buyrun dinliyorum…

-Ben Kanada’dayken, Şubat’ın başı, İmralı heyetimiz telefonla aradı ve Öcalan ile anlaşılan metni hazırladıklarını, hükümete sunacaklarını söyledi. Bana da gönderdiler, uygundur dedim. Sonra bu metin hükümete gitti, onlar incelediler. Ve ‘kabul edilemez’ diyerek kendileri bir metin önerdi. Fakat onların gönderdiği metinde sadece hükümetin istekleri ve beklentileri vardı. Ve İmralı’da konuşulan metin değildi.

Çok mu farklıydı?

-Çok farklıydı. Bizim hazırladığımız metin müzakere için gereken başlıkları da içeriyordu, silahsızlanma çağrısını da. Onlarınkinde ise sadece silahsızlanma çağrısı vardı. Müzakere filan yok. Aynen şunu söyledim: ‘Biz de PKK’nin silah bırakmasını arzuluyoruz. Fakat bu yöntemle olmaz. PKK’yi yada Öcalan’ı kandırarak olmasın. Güvensizlik oluşturmayalım. Çünkü metne karşılık alamazsak, Kandil bu nereden çıktı derse süreç tuzla buz olur.’ Bunun üstüne bizim heyetimizi hükümetin metnini iletmek üzere Kandil’e gönderdik. Siz bu metne olumlu cevap verecekseniz hemen açıklayalım dedik. Kandil de ‘Hayır İmralı’da konuşulan bu değil, tutanaklar bizde de var, böyle bir çağrı yapılırsa uymayız’ dedi. Heyetimiz tüm bunları hükümete iletti, ‘gelin herkesin kabul edebileceği bir metin hazırlayalım’ dedik. Bunun üstüne devletin heyetiyle bizim heyetimiz birlikte İmralı’ya gitti.

Bu iki farklı metin konusunu iletmek üzere mi?

-Tabii ki. İki metni de gösterdik. Bunun üstüne Öcalan 28 Şubat’ta Dolmabahçe’de açıklanan mutabakat metnini önerdi. Bunun üzerine hükümet yetkilileri Cumhurbaşkanı ile görüştü.

Bundan emin misiniz?

-Tabii ki. Metin budur denildi ve Cumhurbaşkanı’nın onayı alındı. Açıklamanın Dolmabahçe’de yapılması kararlaştırıldı vesaire. Tüm bunlar açıklamayı 22 gün geciktirdi. Çünkü o metin krizi o kadar sürdü. Şimdi Cumhurbaşkanı ya da Başbakan diyor ki, ‘Öcalan silah bırak çağrısı yaptı ama HDP buna engel oldu.’ Bu süreci referans alarak söylüyorlar o lafı.

PKK ve İmralı’yı aldatmamız istendi

Bu kısmı biraz açar mısınız?

-Bizim onların metnini kabul etmememiz kısmını söylüyorlar. Halbuki o noktada aslında bizden Öcalan ve PKK’yi bir nevi aldatmamız istendi. Biz de, ‘Böyle yaparsak süreç çok yıpranır sil baştan başlamak gerekir’ dedik. Asıl AKP’yi öfkelendiren budur.

Tüm bunlara rağmen Dolmabahçe açıklaması yapıldı ama…

-Her adımda, -oturma düzeni dahil- her adımda Cumhurbaşkanı’ndan onay alındı. Oturma krizindeki son noktayı da sayın Cumhurbaşkanı koydu. O kadar sürecin içindeydi yani. Zaten ardından Cumhurbaşkanı’nın ilk tepkisi şu oldu: ‘Uzun süredir beklediğimiz bir açıklamadır. Gecikmiştir ama sevindiricidir.’ Yani ilk açıklaması ‘Doğru bulmuyorum’ şeklinde değildi. Bu gözden kaçıyor hep. İlk açıklamada beğenmediği şey benim yaptığım açıklama idi yoksa mutabakatla ilgili bir sıkıntı ifade etmemişti henüz. Fotoğraf yanlıştır yahut mutabakat yanlıştır demedi.

Sonra ne oldu da doğru bulmadı?

-Bu ilk açıklama ile ‘Doğru bulmuyorum’ açıklaması arasında geçen süre zarfında AKP’nin oylarının artmadığını hatta düşürdüğünü ama HDP’nin oylarının arttığını gördü. Anket şirketleri böyle bir bilgi vermiş.

Siz nereden biliyorsunuz?

-Biz içeriden, AKP’nin içinden öğrendik. Cumhurbaşkanı aynen şunu demiş ‘Bize hiç bir faydası yoksa bu işe niye girdik.’ Ve homurdanmalar başladı AKP içinde ama Cumhurbaşkanı merkezli. Dışa çok yansımıyor ama bizim heyetlerimiz birbiriyle görüşüyor. Mutabakat başlayacak ardından silah bırakma kongresi yapılacak, şeklindeydi anlaşma. Onların beklentisi ise ''Kandil hemen kongreyi toplayacak ve silahsızlanma açıklaması yapacak'' şekline dönüştü.

Aslında neydi?

-İmralı’da büyük bir masa kurulacaktı. Bizim heyetimiz, devlet heyeti ve gözlemciler konuşup tartışacaktı, aynı gün Öcalan silah bırakın çağrısı yapacaktı. İmralı buna tamam demişti. ‘Siz gelin, masaya oturduğumuz gün ben bu çağrıyı yapacağım’ diye açıklamıştı. Anlaşma buydu. Ve Dolmabahçe mutabakatından hemen 1 hafta sonra olacaktı tüm bu iş. Biz İmralı’ya gitmek için, gözlemcilerin gitmesi için başvuruları yaptık fakat hükümet tarafından bize ‘Sorun var’ denmeye başladı. Ne sorunu var, kamuoyu önünde buluştuk, konuştuk, beklenti var. Ne oluyor? Sonra anladık ki Erdoğan demiş ki ''gözlemci heyet filan da olmaz''. Halbuki isimler dahi netleşmişti. Zaten hemen sonrasında Cumhurbaşkanı sipariş bir soruya cevap olarak ‘Dolmabahçe mutabakatını doğru bulmuyorum’ dedi.

Hakan Fidan ve MİT bu noktada nasıl bir katkı yaptı, sizler hiç görüşmediniz mi kendisiyle?

-Devlet heyetinin bir parçası olarak MİT müsteşarlığı ve Kamu Güvenliği Müsteşarlığı ile sürekli görüşülüyordu. Onlar devlet heyeti olarak sözleri verdi, hükümet teyit etti ama herşey bir çırpıda reddedildi. Olan bu. Nedeni nedir tam olarak kendilerinin cevap vermesi lazım. Bunları tek yanlışı, tek eksiği tek fazlası olmadan anlatıyorum. Olaylar aynen böyle gelişti.

Kandil ile anlaşmadığımız noktalar var

Meselenin başka bir kısmına gelelim. HDP’nin kazandığı ciddi seçim başarısının ardından Kandil’den çeşitli açıklamalar geldi. Öncelikle sizin emanet oy ifadenizi beğenmediler, sonra HDP’yi pasif buldular, sonra da sizin sürecin adresi olarak Öcalan’ı göstermenizle ilgili ‘apolitikliktir’ ifadesini kullandılar. Hiç bir noktada sizin Demirtaş olarak başarınızı dile dökmediler. Bunların hepsi üst düzey örgüt yöneticilerinin ağzından çıktı. Kandil’in HDP ile ya da Demirtaş ile ilgili pozisyonu nedir şu anda?

-Ne benim onlarla ne de onların benimle kişisel bir sıkıntımız yok. Ama her konuda aynı düşünmüyoruz. Her konuda aynı düşünmek zorunda da değiliz. Ben HDP’nin eş genel başkanıyım, onlar KCK’nin eş genel başkanları. Biz ne bütün siyasi tartışmalarda örtüşmek zorundayız, ne de her konuda yüzde yüz anlaşmak zorundayız. Elbette KCK Ortadoğu’da, İran, Irak ve Suriye’de etkili büyük bir hareket. Türkiye’deki siyasi gelişmelere dair yorum yapmalarından daha doğal birşey olamaz. Bunlar ne bizim için talimattır, ne de onlar söyledi diye ille yerine getirmek zorunda olduğumuz hareket planlarıdır. Zaten talimat dediğiniz şey basın üzerinden, köşe yazıları aracılığıyla yapılmaz. Onlar fikirlerini açıklıyorlar.

Hangi konularda anlaşmıyorsunuz?

-Örneğin HDP önemli bir siyasi alan açtı. Ve bu siyasi alan henüz tamamlanmamış bir yürüyüştür. Dolayısıyla Türkiye toplumu HDP’ye büyük bir şans verdi. Ve bu şans ile ne yapacağımız, HDP’nin daralmasına mı büyümesine mi yol açacak, onu belirleyecek. O nedenle HDP’nin süreci tamamlanmamıştır, potansiyeli bunun çok ötesindedir. İktidar partisi olabilecek ruha sahiptir.

Peki nasıl ulaşacak iktidara, gerçek potansiyel dediğiniz şeye?

-Barışı sağlayarak. Çatışmasızlığı koruyarak. Bu konudaki duruşunda istikrarlı ve ilkeli mesajlar vererek. Seçim öncesi verdiği mesajları savunmaya devam ederek. HDP bir seçim partisi değildir artık, kalıcı bir harekettir. Uzun yürüyüşü Türkiye siyasetine damga vuracaktır. Dolayısıyla HDP’nin barışa dönük çağrıları, silahsızlanmaya dönük çağrıları, niyet beyanı, yöntem önerisi rolü ve görevi icabıdır. Bu apolitiklik değil, politikanın ta kendisidir. Bu konuda benim düşüncem budur.

Size göre Öcalan’ın rolü ne olmalı?

-Müzakereyi yönetmelidir. Bu Öcalan’ın üstünde bir baskı veya yük değildir. Silahsızlanma kararını nihai olarak verecek Kandil’dir zaten. Öcalan sadece çağrıyı yapabilecek konumdadır. Kendisi de aynen bunu beyan ediyor zaten. Ama Öcalan’ın dahil olmadığı bir müzakere sürecinde yapılacak silahsızlanma çağrılarının da işlerliği olmayacaktır. Kandil’in biraz daha Türkiye demokratik siyasetinden yaklaşması gerekir meselelere. Ben böyle düşünüyorum. Çünkü HDP çok büyük bir potansiyele sahip. Öte yandan Kandil de savaş delisi bir yönetim değil. Onların da çözüm ve barış istediklerinden zerre kadar şüphe duymuyorum ama buna gidiş usulü ve yöntemleri konusunda bazen farklı düşünebiliriz. Bu da normaldir.

Biz siviller savaşın iç mantığına gerekçe bulamayız

Diyarbakır ve Adıyaman’daki polisler niye öldürüldü?

-Savaşın ve çatışmanın bizim gibi sivillerin anlayamayacağı bir iç mantığı vardır. Biz savaşın bize acı ve anlamsız gelen iç mantığına müdahale edemezsek ölümleri de engelleyemeyiz. Sivil siyasetle uğraşan bir insan olarak niye öldürüldü sorusunu cevaplandıramam. Öldürülmemeleri lazımdı. Hiç kimsenin ölmemesi lazım. Bizim iç mantığımızda sivil siyaset dünyamızda böyle birşeyi açıklayamazsınız ki. Gerekçesini bulamam.

Ne diyeceğiz öyleyse anlayamıyoruz mu diyeceğiz?

-Hayır anlayamıyoruz demiyorum. Savaş mantığı içerisinde devletin yaptığının da PKK’nin yaptığının da bir tutarlılığı var. Bize anlamsız geliyor. Ama o realiteyi düşünmemiz gerekir.

Diyarbakır’daki polisler öldürülmeden önce henüz Kandil bombalanmamıştı…

-Yani hiç bir şekilde kabul etmediğimizi ifade ettim. Ben başsağlığı diledim, orada öldürülen polislerin bu halkın yoksul evlatları olduğunu dile getirdim. Bu konuda tereddüt göstermeyiz. Hangi ölüm karşısında biz Bülent Arınç gibi davranabiliriz ki? Bizim için öldürülen kişinin giydiği üniformanın, taşıdığı siyasi kimliğin hiç bir anlamı yok. Önce ortadaki cenazeye hep birlikte sahip çıkarız. Ben provakasyon olmayacağından emin olsam, o polisin cenazesine giderdim mesela. Ailesine giderdim, o insanların ailesinin elini öperdim. Yani benim annemden nasıl bir farkı var ki onların? Tabloya bakın, görüntülere bakın… Aynıdır. Onların kardeşleri benim kardeşlerim gibidir. Çocukları çocuklarım gibidir. Nasıl ayrıştırabilirsin ki bu toprağın insanlarını… Fakat bunu durdurmanın yolu kınamak, lanetlemek sonra da yerine oturmak falan değildir. Ciddi bir müzakeredir tek yol. Başka türlü bitmiyor bu iş. Tekrar tekrar yaşıyoruz bu acıları. Boğuluyoruz.

Şu anda HDP olarak sizin alacağınız pozisyonun hiç olmadığı kadar önemli olduğunu söylesem, katılır mısınız?

-Bizim barış politikamız gönül alma değil sonuç alma odaklı. Halkı aldatmadık, öyle bir niyetimiz de yok. Şirin mesajlar verip arkadan da başka işler yapmak istemiyoruz. Yapmadık, yapmayacağız. Kalıcı ve etkili olmak istiyoruz. Bunun da yolu çatışan tarafları uzlaştırmak, masaya oturtabilmekten geçer. Kamuoyu HDP’den bir barış rolü oynaması beklentisi içerisindeyse bizim bu pozisyonumuzu iyi anlaması gerekiyor. Bu pozisyon herkes için değerli bir pozisyondur. Şu anda yer yüzünde Ankara-Kandil ve İmralı ile görüşebilen tek siyasi parti biziz. Türkiye kamuoyu HDP’nin bu rolünün ne kadar işlevsel olduğunu görebilmeli. Biz pratik bir iş yapıyoruz. Yoksa sabah öğlen akşam herkesin istediği açıklamaları HDP yapsa, hiç bir pratik sonuç alamayacağız. Ölümleri durdurabilecek işler yapmak istiyoruz. Dağdakinin annesi de bizden bunu istiyor, askerdekinin annesi de.

Kürt annesi de Ankara’yla görüş bombalamasınlar diyor

Davutoğlu artık İmralı’ya gidemezler, kimle görüşüyorlarsa görüşsünler silah bıraktırtsınlar dedi. Nasıl yapmayı düşünüyorsunuz?

-HDP şu anda kime gidip ne söyleyecek? Peki biz Kandil’e gidelim, ne diyeceğiz? Teslim olun mu diyeceğiz?

‘Silah bırakın, artık sivil siyaset dönemi’ gibi Öcalan’ın dediği türden birşey bekleniyor olabilir mi?

-Öcalan ''ben böyle bir çağrıyı yapmaya hazırım'' dedi zaten. Görüşmeyi yarım bırakan hükümettir. Müzakere mukabilinde bunlar olacaktı. Bu konularda uzlaşılmıştı, neden vazgeçildi diyorum. Nedir oradaki tehlike? Dolmabahçe niye yanlıştır? Orada gayri meşru, ahlaksız bir iş yoktu. İhale pazarlığı yapmadık biz. Toplumun barışı için kutsal bir iş yaptık. Niye sahip çıkmadılar. O fotoğrafta bulunan bakanlar bile sahip çıkmadı. Neden? Bir tek Bülent Arınç çıktı ve ‘Dolmabahçe mutabakatından Cumhurbaşkanı’nın haberi vardır ve biz izleme heyetini olumlu buluyoruz’ dedi. Arkasından üstüne Ankara Büyükşehir Belediye başkanını saldılar ve ‘Konuşanın sonu bu olur’ mesajını verdiler. Ve herkes sustu. Böyle bir durum varken biz HDP olarak nasıl ilerleyebiliriz? Silah bizde değil, bizim kontrolümüzde de değil.

İnorganik bağınız olduğunu söylüyor ya Cumhurbaşkanı…

-Neyi kastediyor bilmiyorum. Biz ayrı bir örgütüz, PKK ayrı bir örgüt. Bizim PKK ile ne ast üst ilişkimiz vardır ne de ortak hareket etme gibi bir ilişkimiz vardır. Biz çözüm sürecinde kolaylaştırıcı olduk, zaman zaman ara bulucu olduk, zaman zaman kriz çözücü olduk.

Çözüm sürecinin çeşitli aşamalarında hükümet Öcalan’ın ‘olayları doğru okuduğu’ ama ‘Kandil’e söz geçiremediği’ ya da sizin sert açıklamalarınız nedeniyle sıkıntı yaşandığı söylendi. Nedir aslı?

-Evet Öcalan’ın siyasi analizleri ve iradesi çok güçlü. Barış konusunda da yapabileceği çok şey var. Ama şimdi Öcalan ile görüşme sona erdirildi. Niye dört aydır tecrit altında? Bence Öcalan’a rehine muamelesi yapmak istiyorlar, Kandil ve Öcalan da bunu kabul etmiyor. Benim görebildiğim bu.

Peki polislere yapılan infazlara bakarak PKK’nin Türkiye ile ilgili stratejisinde bir değişiklik olduğunu söyleyebilir miyiz? Çünkü Duran Kalkan ‘yeni bir mücadele’den söz etti üç gün önce.

-2013’te Öcalan’ın Newroz’da açıkladığı noktalar stratejik bir kırılmaydı, ona göre yapılması gereken Türkiye ile ittifak kurmak idi. Ben bu stratejinin değiştiğini düşünmüyorum çünkü bağrında ideolojik bir referans da barındırıyor. Konjonktürel ya da dönemsel çıkarları gözeten bir strateji değil. Öcalan 1997’den beri, daha İmralı’ya getirilmeden önce, bunları sistematik olarak söyledi. 2013 Newroz çağrısı o günlerde oluşmadığı gibi bugünlerde de değişmez. O yüzden hepimize, bunu seçime, dönemsel çıkarlara heba etmeyin dedi. Kandil için de önderlik olarak kabul ettiği Öcalan’ın stratejik pozisyonu değişmez.

Sizin HDP olarak planınız nedir şu anda?

-Savaşın faturasını bütün Türkiye ödüyor, ölen hangi taraftan olursa olsun. Çatışan taraflara acilen dur çağrısı yapmamız lazım. İki tarafı da zorlamak istiyoruz. Çünkü barış hakkı bir insan hakkıdır. Medya savaş ayarlarına dönmemelidir. Eksiklerimizi eleştirsinler ama barış dilinden vazgeçmesinler. Bizim açıklamalarımızı PKK’yi korumak, hükümete vurmak şeklinde yorumlamamak lazım. Bizim desteğe ihtiyacımız var. AKP içinde bir çok kişinin de barışı çok istediğini biliyoruz. Onlar da sesini çıkarsın.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde HDP’nin oylarını artırdınız, genel seçimlerde o oranın da üstüne çıktınız. Son gelişmelerin bu oyları verenleri hayalkırıklığına uğrattığını düşünüyor musunuz?


-Bunu AKP’nin manüpilasyonları bu hale getiriyor. Ölümlerin hiç biri HDP’nin sorumluğundan ötürü değil. Erken seçime giderken bir kaos ortamı istendi ki halk, ''istikrarı güvenliği sağlayacak bir tek AKP’dir'' desin.

Ama kahir ekseriyetin hayatı düz mantıkla ilerler. Şöyle ki: PKK polisleri öldürdü. HDP, PKK ile görüşüyor. Dolayısıyla bunu düzeltsin. Hatalar olabilir ama bu mantığın yaygınlaşmasını gayri makul mu buluyorsunuz?

-Gayet makul ve doğrudur. Elbette biz bunu düzeltmek için uğraşmak zorundayız. PKK’nin eylemleri durmalı. Devletin operasyonları durmalı. Bir Kürt annesi de bize barış için oy verdi. O da bana şunu soracaktır: ''Biz sana oy verdik, benim çocuğum dağda, gece yarısı onun tepesine bomba yağdırılmasın, sen Ankara’yla konuşabiliyorsun. Git düzelt.'' O da haklı mı? Haklı.

90 gençliğiyim, yaşadığım her anı fazladan sayarım 

Son olarak… Parti içinde ya da Kandil’de size yönelik özel bir memnuniyetsizlik var mı?

-Bu röportajı kişiselleştirmek istemiyorum ama çok kısa cevap vereceğim. Ben siyasete girdiğimden beri parti içinde ve çevresinde küçük de olsa rahatsız olan bir kesim oldu. Çünkü siyaset tarzım ve üslubum önceki tarzlarla pek uyumlu değil. Bu konuda mütevaziliğimi bozmamaya gayret ettim ama işin doğrusu şöyle bir şeyle karşılaştım: Herkesin çıtayı belli bir seviyede tuttuğu yerde çıtayı yükselttiğiniz zaman bazılarının çıtasının düşük olduğu ortaya çıkıyor ve rahatsızlık yaratıyor. Bu öyle çok yaygın birşey değil, bir hizipleşme de yok. Halktan ve parti içinden bana destek olan çok büyük bir kesim de var. Fakat bazı kişiler benim önümü kesecek, benim şevkimi kıracak hareketler yapmaya çalıştılar. Ben çok koltuk sevdalısı değilim, her an koltuğu bırakabilirim hissini de herkese verdim. Bırakmam gereken zaman ikiletmem mesajını verdim. Fakat ben kimsenin adamı da olmadım hiç bir zaman. Diğer partilerde belki böyle bir tarz vardır. Ya uluslararası gücün adamı olur, ya bir istihbarat örgütünün adamı olur, ya parti içinde bir kliğin adamı olur. Birşeyin adamı olur yani. Ben öyle olmayınca bir çokları herhalde ‘Benim adamım değilse öbürünün adamıdır’ diye düşündü. Hiç kimse demedi ki bu halkın adamıdır. Çünkü bu memleketin siyasi geleneğinde yok. Hiç kimsenin adamı olmamamama ihtimal vermeyenler benimle uğraşıyor. Bu kadar.

Çok ciddi tehditler aldığınız söyleniyor, doğru mu?

-Öyle. Emniyetten de geliyor bilgileri. Ben 90 gençliğiyim. Bir çok arkadaşım yaşamını yitirmiştir. Biz hep kendimizi fazladan yaşamış insanlar olarak gördük. Tüm günler hanemize fazladan yazılıyor diye düşündük. IŞİD’den, kontradan korkacak insanlar değiliz ama herkesin içi rahat olsun tedbirimizi de alıyoruz. Halkın moralinin bozulmasını istemeyiz.

*Ezgi Başaran’ın bu röportajı, Radikal gazetesinden alınmıştır.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Barışa Sahip Çıkalım! Hemen, Şimdi!


​Geçici hükümet, geçiciliğine aldırmaksızın, 7 Haziran'da ortaya çıkan iradeyi yok sayarak, ülkeyi korkunç bir savaşa sürüklüyor. Her gün ölüm haberleri alıyoruz. Bu ölümleri durdurmak için aklıselim davranacaklarına, ağızlarından köpükler saçarak savaş naraları atıyorlar.

32 gencecik insanı katleden IŞİD'e karşı başlatıldığı söylenen savaş, bir yıldır IŞİD'e karşı en büyük mücadeleyi veren PKK'ye yönelmiş durumda. Uzun süredir ellerinde oyaladıkları, sık sık beyanlarında ağırlığından şikâyet ettikleri çözüm sürecini bitirdiler.

Twitterdan bir zat yazmış: "Operasyonlardan önce AK partinin oy oranı %30-35 civarındaydı, şimdi, %40-42 civarında, kararlılıkla devam ederse %45 i bulur" diye. Yani Kürtleri öldürmeye kararlılıkla devam ederse, AKP'nin oyları artar, Erdoğan Kürtler yüzünden bir türlü kavuşamadığı Başkanlığa kavuşur, demek istiyor. Tüm hesaplar bunun üzerine yapılıyor. O yüzde 5'lik artış için ne kadar ölüm, ne kadar acı, ne kadar öfke gerektiği planlanıyor.  Başka bir dengesiz ise "Jetler Kürtler için kalkmışken boş geçmesin Cihangir'e de şöyle bir birkaç bomba fena olmaz" diyebiliyor.

Bu tarafta ise sabır taşı çatlamak üzere. Bir yıldır Bölgenin şehirlerine gelen yüzlerce cenaze Bölgede büyük bir acının yanı sıra büyük bir öfke de yaratmış durumda. Kürt halkı IŞİD'le savaşarak ölen çocuklarının, AKP'nin IŞİD'e verdiği destekle öldüğünün farkında. Bölge cenaze ve yaralı dolu. Kürt hareketi son bir yıldır büyük bir özveri ve sabırla bu öfkeyi kontrol etmeye çalıştı. En son Suruç katliamını protesto etmek için DTK önünde yapılan basın toplantısında, Kürt siyasetçiler soğukkanlılık ve sağduyu içinde basın bildirisini okurken, Kürt gençler ise "şer şer şer" (savaş, savaş, savaş) diye bağırıyorlardı.

Topyekun bir savaşa doğru gidiyoruz.

Hükümet ise bir yandan Kürtleri vururken bir yandan da saçmalamaya devam ediyor.

Hükümet yetkilileri "muhatabımız Kürt halkıdır" diyor. Seçimle Bölgeden neredeyse silinmiş bir partinin bunu söylemesi komik. Hangi muhataptan bahsediyorsunuz! Kürt halkı zaten muhatabını oylarıyla belirlemiş, siz kimi muhatap alacaksınız?  Eğer Bölgede yanınızda duruyor görünen birkaç akademisyen, yazar ve işadamı ise bahsettikleriniz, benden söylemesi onların zaten kendi halkları ile muhataplıkları yok. Kısaca aklınızdaki bundan sonra nasıl bir "çözümse",  bu tarafta bundan sonra bir muhatap bulamayacağınız açıktır! On yıllar boyu Kürtlere gelin Mecliste siyaset yapın dedikten sonra, bu siyaseti yapmamaları için de kotalardan bombalara kadar her türlü yolu kullandıktan sonra, tüm bunlara ve büyük bir yokluğa rağmen Kürtler  %13 oyla 80 milletvekili aldıktan sonra savaş açtınız. Kimi nasıl ikna edebileceğinizi düşünüyorsunuz?

Hiç kimse yaratmaya çalıştığınız "IŞİD=PKK" algısına inanmıyor ve inanmayacak! Tüm dünya, halklar IŞİD'le mücadele edenin, Ezidileri, Asurileri, Süryanileri, Türkmenleri… IŞİD'den kurtaranın kimler olduğunu biliyor. Bunu görmek için Şengal'e, Kobanê'ye, Cizîre'ye gitmeniz yeterli. Buralar uzak geliyorsa hemen evimin ilerisindeki Yeniköy mezarlığına davet edeyim sizleri. 90'lar doğumlu çocuklarımızın mezar taşlarına bir bakmanız bile anlamanız için yeterli!

Dünya olanı biteni Türkiye'deki kokuşmuş medyadan izlemiyor. Kürtlere saldırmanızın aslında IŞİD'i güçlendirmek olduğunu da herkes biliyor. Kısaca dünyayı değil sadece kendinizi kandırıyorsunuz!

Artık kelime oyunlarınızı bırakın! Savaşın her türlüsünü, acının her türlüsünü görmüş, devletin pisliklerinin, oyunlarının her türlüsünü bilen, insan onurunun nasıl çiğnendiğini bizzat deneyimlemiş  bir halk var karşınızda. Ve bu halk siz evlatlarını öldürürken hala "barış, barış" diye inliyor. Onuru uğruna,  dili uğruna, "Kürdüm" diyebilmek uğruna kaç nesli yok edilmiş bu halk, onların yaşadığı acıyı başkaları yaşamasın, başkalarının evlatları ölmesin diye inatla "barış" diye haykırıyor.

Ben bu satırları yazarken, evimin karşı caddesinde TOMA'lar duruyor, üzerimden jetler uçuyordu. Yaşamım boyunca uçan jetlerin, kalkan helikopterlerin dağda hangi arkadaşımı, hangi sevdiğimi vurduğunu düşünerek büyüdüm. Bu ses beni deli ediyor. 2 gündür evin içinde kulağımı kapatmış bu sesi duymamak için uğraşırken, aynı soru beynimde dönüp duruyor. Bizden alınan vergilerle kalkan bu jetler dağlarda kimi vuruyor, şuan hangi evladımız ölüyor!

Her yandan çocuklarımız ölüyor!

Durdurmalıyız!

Barışa verdiğimiz oyları gasp edenleri durdurmalıyız!

Başkanlık için ülkeyi ateşe atanları durdurmalıyız!

Barışa sahip çıkmalıyız!

Hemen, şimdi!

26 Temmuz 2015 Pazar

'Muzaffer Başkan' için C Planı Devrede


ANKARA (DİHA)
- Seçimden önce bütün hesaplarını "başkanlık planları" üzerine kuran Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 7 Haziran'da beklentilerinin gerçekleşmemesi halinde "B ve C planlarımız devreye girecek, devletin bu yönlü planları hazır" sözlerinin ve Yalçın Akdoğan'ın, "HDP'nin barajı geçmesi halinde AK Parti iktidarı güç kaybederse, çözüm süreci falan kalmaz" açıklamalarının gereği devreye girdi. "Yürütülecek olan bir savaştan zafer kazanmış başkomutan ve muzaffer başkan" olarak çıkmayı amaçlayan Erdoğan, böyle bir ortamda gerçekleştirilecek "tekrar" seçimin, "muzaffer başkan" sıfatının önündeki engelleri kaldıracağını ve AKP'nin tek başına iktidara geleceğini hesaplıyor.


7 Haziran seçimlerinden sonra AKP'nin tek başına iktidar olmaması nedeniyle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AKP'nin zaten seçim öncesi Kürt hareketine yönelik başlattığı operasyoncu anlayış, seçimlerden sonra daha güçlü bir şekilde devreye girdi. Bütün hesaplarını başkanlık sistemi üzerine kuran, bunun için önce 400 milletvekili hesabı yapan, ardından bunu 330'a indiren Cumhurbaşkanı için seçim sonuçları tam bir hezimet oldu ve bu sonuçtan dolayı da "haklı" olarak HDP sorumlu tutuldu.

Seçim sonrası MGK'de planlandı

Bunun için Erdoğan'ın seçim öncesi ifade ettiği ve "Eğer istediklerimiz olmazsa B ve C planlarımız devreye girecek" şeklindeki bir plan dahilinde hayata geçirildi. Bu plan, öncelikle 29 Haziran tarihinde yapılan MGK toplantısı ile ele alındı, ardından yapılan güvenlik zirveleri ve Bakanlar Kurulu toplantısı ile hayata geçirildi.

İlk plan tek başına iktidar ve başkanlık sistemiydi

Planın ilk aşaması, seçimlerden AKP'nin tek başına anayasa yapacak yeterlilikte, tek başına iktidar olmasını içeriyordu. "A planı" olarak tanımlanan bu plan, HDP'nin hedefe konulması, terörize edilmesi ve bu amaçla baraj altında bırakılmasını amaçlıyordu. Böyle bir durumda, zaten seçim öncesi kabul edilmeyen müzakere masası tümüyle bertaraf edilecek, başlayan tecrit bir daha kaldırılmamak üzere sürdürülecek ve Erdoğan'ın "savaş zaferlerine dayanan" başkanlığı sadece anayasal olarak değil, pratik olarak da ilan edilmiş olacaktı. Planın ilk aşamasında da, Kürt hareketinin geriletilmesi vardı.

İkinci plan başkanlık sistemini armağan etme hesabıydı

Bunun tutmaması halinde de 2. ve 3. boyut olarak tanımlanan B ve C aşamaları planlandı. Planın 2. aşaması da, yine HDP üzerinden kurgulandı ve buna göre, HDP aldığı oylar "Türkiye partisisin" tartışması üzerinden baskı altına alınacak ve AKP ile yapacağı bir koalisyon ile yine yapılacak bir anayasal değişiklikle Erdoğan'a başkanlık hediye edilecekti. Ancak gerek seçim öncesi yapılan bütün saldırılara ve gerekse seçim sonrasında devreye konulan bütün baskı araçlarına rağmen HDP, içinde çözüm sürecini barındırmayan, tecridi kaldırmayan, siyaseten "tasfiyeyi" öngören bütün AKP hesaplarına kapılarını kapattı. MHP'nin "Tasfiye konseptine evet ama Erdoğan'ın başkanlığına hayır" anlamına gelen duruşu da, AKP'nin ve Erdoğan'ın istediğini vermedi. Bu açıdan bir yandan Koalisyon arayışlarının olduğu görüntüsü verilirken, alttan alta da AKP'yi tek başına iktidara taşıyacak olan erken seçim hesapları yapılmaya başlandı.

Yeni plan 'muzaffer başkan' hesabı

Ancak yapılan bütün kamuoyu araştırmaları, yapılacak olan erken bir seçimin Erdoğan ve AKP açısından sonucu değiştirmeyeceği görülünce, bu hesaptan vazgeçilmedi ama tek başına iktidarı garantileyecek "nesnel koşulların yaratılması" arayışlarına girildi. Zaten seçim öncesi hazırlanan C planı da tam olarak bunu içeriyordu. Bu plana göre, Türkiye yine savaş konseptini devreye sokacak, öte yandan Kürt hareketinin, "Provokasyona gelmeyin, siz Türkiye partisiniz" denilerek, eli kolunu bağlanacak, bu olmadığı taktirde de olası olumsuz bütün sonuçlar Kürt hareketine fatura edilecekti. Böylece birinci aşamada hesaplanan "başkan" imajı daha güçlü bir şekilde "kazanılmış" bir savaşla "Zafer kazanmış başkomutan" ve "muzaffer başkan" görüntüsü yaratılmak için düğmeye basıldı.

Bütün bu planlarda aslında aşama aşama kamuoyu bilgisine sunuldu. Sürecin nasıl işleneceği dönem dönem verilen mesajlarla ortaya konuldu. Örneğin, seçim boyunca "HDP'nin barajı geçmemesi süper olur" diyerek, planın ilk aşamasını tarif eden Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, C planını da, "HDP'nin barajı geçmesi halinde AK Parti iktidarı güç kaybederse, çözüm süreci falan kalmaz" sözleriyle dile getiriyordu. AKP'nin planı aşama aşama şöyle gelişti:

15 Mart (Seçimin için ısınma turları yapılırken)

15 Mart 2015 Cumhurbaşkanı Erdoğan Balıkesir'de düzenlenen Ekonomi Ödülleri 2015 törenlerinde, "Şimdi varsa yoksa bakıyorsun Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok. Neyin eksik senin? Başbakan çıkardın mı, bakan çıkardın mı, çıkardın. TSK'de var mısın varsın. Ne istiyorsun, daha ne istiyorsun?" dedi.

22 Mart

Aradan geçen bir haftanın ardından Erdoğan, 22 Mart 2015 tarihinde Ukrayna dönüşünde uçakta gazetecilerin sorularını yanıtladı. Bir hafta önce "Kürt sorunu yok" diyen Erdoğan bu kez de Dolmabahçe mutabakatına ilişkin "Doğru bulmuyorum" dedi. Erdoğan, "Bir metin okunmadı, iki metin okundu. Onların okuduğu metin ile Yalçın (Akdoğan) Bey'in okuduğu metin birbirinden tamamen ayrı. Ben oradaki toplantıyı da doğru bulmuyorum. Başbakan Yardımcısı'yla, şu an parlamento içinde olan bir grubun yan yana o resmi vermesini şahsen doğru bulmuyorum. Daha önceleri gerektiğinde bir arkadaşımız onlarla görüşmeler yapar ve açıklama yapılırdı. Ama o toplantıda olduğu gibi medyanın karşısına çıkmak suretiyle, iki ayrı metin deklare edilmiyordu. Böyle bir şey hiç yaşanmamıştır. Açıklanan 10 maddelik metne gelince; o metinde bir demokrasi çağrısı yok. Daha sonra Başbakan Yardımcımızın yaptığı bir açıklama var. Onların tamamen aksine. Yani birbiriyle tamamen örtüşen bir şey yok. O zaman neyi görüştüler? Buna 'Ortak bir deklarasyon' diyebilir misiniz?" açıklamasını yaptı.

5 Nisan

PKK Lideri Abdullah Öcalan ile İmralı Heyeti'nin yaptığı son açıklama oldu. O tarihten sonra İmralı'ya katı bir tecrit uygulanırken, savaş politikaları devreye sokuldu.

30 Nisan

AKP Genel Başkan Yardımcısı Süleyman Soylu, Kürtleri tehdit ederek, "Bölgeyi başınıza yıkarız" dedi.

21 Mayıs

Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, HDP'nin barajı geçmesinin halinde çözüm sürecinin kalmayacağını söyledi. Akdoğan, "HDP'nin parti olarak seçime girmesi, barajı HDP'ye geçirme çabaları, bir projedir ve bu HDP'yi de aşan bir projedir. Burada bir kaos planı işliyor. HDP'nin barajı geçmesi halinde AK Parti iktidarı güç kaybederse, çözüm süreci falan kalmaz. Yani çözüm süreci daha güçlü çıkmaz buradan" dedi.

21 Mayıs

Akdoğan'ın seçimlerle ilgili açıklamasının akşamında Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kürtlere karşı B ve C planlarının saklı tuttuklarını söyledi. Katıldığı bir TV programında 7 Haziran seçimlerinin bir kırılma süreci olduğunu belirten Erdoğan, "Bu mesele bana göre bir tabu meselesi. İmralı tabulaştırıldığı için oradan gelebilecek mesajların dağı siyasi hareketi etkilediği düşünülüyor. Burada biz bir hukuk devleti olduğumuz için bunları hukuk çerçevesinde yapmak durumundayız. Bu çiğnendiği zaman devlet B planını C planını devreye koyacaktır. Devletin böyle planları mevcut. 7 Haziran bir kırılma sürecidir" dedi.

26 Haziran

Girê Sipê'nin özgürleştirilmesinin ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kızılay'ın ödül ve iftar törenlerinde konuştu. Erdoğan, "Suriye'nin güneyinde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Bedeli ne olursa olsun buna engel olacağız. Biz bölgedeki demografik yapının değişmesine göz yummayacağız" dedi.

29 Haziran

PYD'yi hedef alan ve savaş kararı verilen MGK'nin Beştepe'de yapılan 29 Haziran toplantısında verildi ve Erdoğan'ın "Bedeli ne olursa olsun güneyimizde bir devlet oluşumuna izin vermeyiz" sözleri MGK bildirisinde, "Bölgenin demografik yapısının değiştirilmesine seyirci kalınmayacak" sözleriyle formüle edildi.

30 Haziran

MGK'de alınan kararların ardından Medya Savunma Alanları'na TSK tarafından bombardıman yapıldığını açıklayan HPG, "AKP ateşkesi resmen bitirdi" dedi.

14 Temmuz

14 Temmuz'da Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, Trabzon Valiliği'ni ziyaretinde gazetecilerin sorularını yanıtladı. Arınç, çözüm süreci konu alan bir soruya ilişkin "Bundan sonra müsamaha etmiyoruz. Eden karşılığını bulur. Dağlıca'da askeri üs bölgesine silahlarla ateş açtılar, asker karşılığını verdi. Bire 5 bire 10. Ama bununla kalınmayıp iki tane bombardıman uçağı orada ne var ne yok hepsini yok etti. Bundan sonra böyle. Askerle, TSK'yle kimse oyun oynayamaz. Artık zor günler bekliyor terör örgütünü. Ya silahı bırakacaklar ve bu iş devam edecek. Yoksa elinde silah bulunan terör örgütüyle hiçbir sürecin devam etmeyeceğini anlayacaklar" şeklinde cevap verdi.

23 Temmuz

Çankaya Köşkü'nde kritik güvenlik zirvesi yapıldı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın da katıldığı özel güvenlik toplantısında operasyonların son kararının alındığı belirtildi. 

- See more at: http://www.bestanuce2.com/200580/-muzaffer-baskan-icin-c-plani-devrede&dil=tr#sthash.ZfyPeuzU.dpuf

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Özgürlük Kuşağı Rojava (Dünden Bugüne Rojava Devrimi)

 1. BÖLÜM

Sykes-Picot Anlaşması ile dört parçaya bölünen Kürdistan’ın en küçük parçası Rojava, bir yandan diğer parçalardaki Kürtlerin özgürlük arayışlarının “arka bahçesi” olurken; diğer yandan da Baasçı Suriye’nin inkarı ve şoven politikalarını en ağır biçimde yaşadı. İktidarların değiştiği Suriye’de Kürt politikasında bir değişiklik olmazken buna karşı direnişler de hep olageldi. Tarihçi-edebiyatçı Husên  Mihemed Elî, Suriye iktidarlarının baskılarının artmasıyla Kürtlerin kimliklerine daha çok bağlandığını belirterek, “Benim olan zaten benimdir, senin olan da ikimizindir” şeklinde özetlediği Baas politikasını Suriye’deki mezhepsel ve etnik çelişkileri derinleştirerek bugüne geldiğini kaydetti. 

1639’da Kasr-ı Şirin Anlaşması’yla Kürdistan’ın Safevi (bugünkü İran) ve Osmanlı devletleri arasında ikiye bölünmesinden yaklaşık 300 yıl sonra Kürdistan, bu kez yeni bir “cerrahi müdahale” ile karşı karşıya kaldı. Birinci Dünya (Paylaşım) Savaşı’nın kapıyı çaldığı 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Batı, -sonradan 4’e bölünecek olan Kürdistan’ın- Güney, Kuzey ve Rojava (batı) parçaları üzerinde hakimiyet kuran Osmanlı’yı “hasta adam” olarak tanımlıyordu ve onun mirasını paylaşıyordu, gizli anlaşmalarla... “Mirası bol olan” hasta adam da, ölümünü geciktirmek için İngiltere, Fransa ve Rusya’nın başını çektiği batının “itilaf bloku”nun karşısında Almanya ve İtalya ile birlikte “ittifak bloku” içerisinde yer aldı. 1914’te dört yıl sürecek olan Birinci Paylaşım Savaşı fiili olarak başladıktan sonra 25 Ekim 1917’de Rusya’da Lenin’in öncülüğünü yaptığı Ekim Devrimi oldu ve Çarlık Rusyası yıkıldı. Çarlık Rusyası’nın yıkılmasından sonra kurulan “çiçeği burnunda Sovyet Rusyası”, İtilaf Devletleri’nden çekildi ve bu devletlerin kendi aralarında yaptığı gizli anlaşmaları da bir bir ifşa etti. İfşa edilen anlaşmalardan biri, Ortadoğu’da en büyük hançeri Kürdistan’ın kalbine saplayacak olan 1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşması’ydı.

Yeni haritaların ortaya çıkışı

Kürtlerin o günden bugüne kadar “en uğursuz antlaşma” olarak göreceği Sykes-Picot Anlaşması, İngiltere ve Fransa arasında yapılmıştı ve ismini de anlaşmayı hazırlayan bu ülkelerin iki istihbaratçısının elemanından alıyordu. Anlaşmaya göre -kaba bir şekilde- Güney Kürdistan İngilizlere, Rojava Fransızlara bırakılıyordu; Kuzey Kürdistan ise bunlar arasında pay ediliyordu. Söz konusu anlaşmayı sorduğumuz Kobanê Kantonu Eğitim Bakanı, tarihçi-edebiyatçı Husên Mihemed Elî, Sykes-Picot’la “yeni haritaların ortaya çıktığını“ belirterek, “Biz Kürtlerin payına parçalanmışlık düşmüştü. Araplar, Osmanlı’nın gidişine kendilerini hazırlıyordu. Bu dönemde Batı’nın desteğini alan Şerif Hüseyin, Sewre Arabiya Kübra’yı başlatmıştı. Yani Büyük Arap Devrimi’ni... Batı destekliydi. Bilindiği gibi siyasette boşluk yoktur. Boşlukları bir güç mutlaka doldurur. Osmanlı’nın yarattığı boşluğu Batı destekli Araplar doldurmuştu. Sonrasında ise 22 Arap devleti oluşturuldu. Bunların bir bölümü İngilizlerin payına düşerken; biz Suriyeliler olarak Fransızların payına düştük” sözleriyle dönemin kritik eşiğini özetledi.

Fransızların Suriye girişi ve Kürt direnişi

Osmanlı’nın çekilmesi sonrası Suriye ile Irak’ta hüküm sürecek olan Melik Faysal hükümeti kuruldu. (Ortadoğu’da son yıllarda “Arap Baharı” ile gelişen iç savaşta El Kaide’nin bir kolu olarak ortaya çıkan DAİŞ’in Irak İslam Devleti. İsmini sonradan Irak Şam İslam Devleti olarak değiştirmesi ve “Biz Sykes-Picot’u sonlandırdık” demesi, bu bilgi ışığında daha iyi anlaşılacaktır) Şerif Hüseyin’in oğlu olan Melik Faysal’ın kurduğu hükümet, “manda hükümeti” konumundaydı. 1919’da Lübnan’ı işgal etmiş olan Fransa, 1920’de de Suriye’yi işgal etti. Bu süreci de tarihçi-edebiyatçı Husên Mihemed Elî, şu sözlerle anlatıyor: “O zaman Ceyş-ül Wetenî (Vatan ordusu) vardı Suriye’de. Başında da Şam Kürtlerinden olan Yusif Ezma vardı. Ezma ailesindendi. Aynı zamanda Suriye Savunma Bakanı’ydı. Suriye’nin kan dökülmeden işgalini kabul etmedi. Ancak ordudan sadece 3 bin kişi onunla birlikte hareket etti. Onlar da Lübnan sınırına giderek Meyselun mıntıkasında Fransızlarla çatıştı. Ezma, Fransızların ‘teslim olmaları‘ teklifini kabul etmedi ve onlar da tanklarla cenazesinin üzerinden geçerek Şam’a girdi.” 

Fransa’ya karşı Kürt direnişi

Bu dönemde bazı lokal direnişler gerçekleşse de Fransa, 25 yılı aşkın bir süre kesintisiz olarak Suriye ve Rojava topraklarında hüküm sürdü. Ta ki İkinci Dünya (Paylaşım) Savaşı yıllarında Nazi Almanyası’nın yönünü Fransa’ya çevirmesi ve Suriye’de de Fransa’ya karşı direnişlerin büyümesi üzerine Fransa ordusu, 1946’da Suriye’den çekilmek zorunda kaldı. Ancak bu dönemde birçok Kürt aktörü fiili olarak direnişe katıldı ve Fransa ordusuna karşı direniş örgütledi. Önemli Kürt direniş örgütleyicilerinden biri de İdlîb’de yaşayan İbrahim Henano’ydu. 

Direnişin ardından İdlîb merkezine dikilen Henano’nun büstünün 29 Mart 2015’te İdlîb’i ele geçiren El Kaide’nin Suriye kolu olarak ülkede örgütlenen El Nusra Cephesi tarafından yıkıldığını da hatırlatmakta fayda var. DAİŞ sözde Sykes-Picot’u bitirdiğini ve Suriye ile Irak’ı birleştirdiğini iddia etse de DAİŞ’in Suriye izdüşümü olan El Nusra da Henano’nun büstünü yıkıyordu.

Suriye’de dört yıllık demokrasi dönemi

17 Nisan 1946’da Fransız ordusunun Suriye’den çekilmesinden sonra o tarihin sonraki yıllarda “ulusal istiklal bayramı” olarak kutlanmaya başlandığını söyleyen tarihçi-edebiyatçı Husên Mihemed Elî, Suriye’de yaşayan tüm halkların, inançların ve mezheplerin bunu kendi bayramları olarak gördüğünü ve kutladığını söylüyor. Ardından -içlerinde Suriye’deki her oluşumdan insanların yer aldığı- toprak sahibi muhafazakarlar ile burjuvaların ortak bir hükümet kurduğunu söyleyen Elî, sonraki dönemde güçlenen orduyla neredeyse yılda iki askeri darbenin yapıldığı bir darbeler sürecinin başladığını aktardı. 1954’ten 1958’e kadar süren dört yılı “Suriye’nin demokrasi, özgürlük ve eşitlik gördüğü yıllar” olarak değerlendiren tarihçi-edebiyatçı Elî, bu dönemin iktidarında Şükrü Kuvvetli’nin olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Bu dört yılda demokrasi, örgütlenme özgürlüğü ve seçimler oldu. Şükrü Kuvvetli demokratik bir zihniyete sahipti. Bu dönemde sol ve komünist partiler çok güçlendi. Neredeyse tüm sokaklar komünistlerin elindeydi. Mesela Kobanê’de bir tek Komünist Parti vardı. Onun kalesiydi. Sonradan Kürt partileri kurulmaya başlandı. Ama Kürt partilerinin hepsi de Komünist Parti’nin talebeleriydi.”

‘Komünizm tehlikesi’ ve Birleşik Arap Cumhuriyeti

Şükrü Kuvvetli iktidarının Sovyet Bloku ile yakınlaşması üzerine Batı’nın desteklediği Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdulnasır, Mısır ve Suriye’yi “komünizm tehlikesine karşı(!)” Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleştirdi. Dört yıl süren zorlu ve kıtlıkla geçen bir dönemin ardından birlik, 1963’te yıkıldı. Ardından 8 Mart 1963’te “uyanış” anlamına gelen Arap milliyetçisi Baas Partisi iktidara geldi. Şoven bir politika güden Baas, Suriye toprakları üzerinde yaşayan herkesi “Araplaştırma” politikasını yürüterek Suriye’de Araplardan sonra en çok nüfusa sahip olan Kürtlerin anadilini yasakladı, topraklarına el koydu, örgütlenmelerini engelledi, yer isimlerini değiştirdi ve Kürtleri asimilasyona tabi tuttu. 

Baas’ın inkarcılığı ve şovenizmi

1963’te iktidarı ele geçiren Baas Partisi’nin yedi yıllık iktidarından sonra Hafız Esad, “parti içi darbeyle” iktidarı ele geçirdi, eski “ülküdaşlarını” ya zindana attı ya da sürgüne zorladı. Alevi olan Hafız Esad, devletin tüm kurumlarına Alevileri yerleştirdi ve kadrolaşmayı onlarla yaptı. Kürtlerin üzerine daha sert giden Baas iktidarı, Girê Sipî ve Ezaz-Cerablus hattında daha önce temelleri atılan “Arap Kemerleri”ni tamamladı. Baas’ın bu zorbalığına karşı “Kürtlerin kimliklerine ve dillerine daha sıkı sarıldığını” söyleyen tarihçi-edebiyatçı Elî, “Baasçıların politikası şu şekilde özetlenebilir: ‘Benim olan zaten benimdir, senin olan da ikimizindir.’ Bu politika mezhep çelişkisini derinleştirdikçe derinleştirdi. Çatışmalar yaşandı. Ama patlama, 2011’de tüm Suriye’yi iç savaşa sürükleyen ve bugün de devam eden aşamaya getirdi” diyor. 

Özgürlüğün arka bahçesi: Rojava

Sykes-Picot Anlaşması ile dört parçaya bölünen Kürdistan’ın nüfus ve coğrafya olarak en küçük parçası olan Rojava, -yani Bat Kürdistan- Kürtlerin siyasi literatüründe “Güneybatı Kürdistan”, “binxet (Almanya ile Osmanlı’nın çektiği tren hattının altı)”, “birayêbiçûk (küçük kardeş)” ve “Rojava” olarak tanımlandı. Doğu’da Dêrika Hemko’dan başlayarak Efrîn’e kadar ince bir hat olarak uzanan “küçük kardeş” Rojava, hiçbir zaman diğer parçalardaki özgürlük isyanlarının “arka bahçesi” olarak ulusal görevini yerini getirmekten geri durmadı. 

Kuzey’deki isyanlar ve Rojava’ya göç

1927 yılında Beyrut’ta kurulan Xoybûn Cemiyeti, Cizîrê, Şam ve Halep gibi merkezlerdeki Kürtleri bir araya getirdi. Xoybûn Cemiyeti kurucularının arasında eski Kürdistan Teali Cemiyeti’nin üyeleri, Şêx Seîd’in çocukları, Bedirhan Bey’in torunları ve Cemil paşazadeler gibi Kürt ailelerinden isimler de vardı. Birleşik bağımsız bir Kürt devleti kurmayı hedefleyen Xoybûn Cemiyeti, 1927 ile 1930 yılları arasında Ağrı’daki isyanları örgütledi. Öncesinde de Kuzey Kürdistan’da başlayan Şêx Seîd İsyanı’nın bastırılması sonrası da birçok isyancı ve aşiret Rojava’ya göç etmek zorunda kalmıştı. Milli ve Miran aşiretleri bunların başında geliyordu. Daha sonra uygulanan Şark Islahat Planı çerçevesinde de 20-25 bin kadar Kuzey Kürdistan Kürt’ü Rojava’ya göç etmek zorunda kaldı. Rojavalılar, Güney Kürdistan’da KDP öncülüğünde başlatılan isyanları da aktif bir şekilde desteklemekten geri durmadılar. Rojava’nın Kürtlerin özgürlük istemine yaptığı ev sahipliğini Husên Mihemed Elî, şu sözlerle dile getiriyor: “Amed’deki bir konferansta da söyledim: Eskiden Rojava, diğer parçaları destekliyordu, orada şehit veriyordu. Ama şimdi başta Kuzey Kürdistan olmak üzere diğer parçalardaki halkımız Rojava için canını ortaya koyuyor ve bedel ödemekten kaçınmıyor.”

Kürt aydınlanması ve Rojava

Yoğun bir göçün yaşandığı Rojava, Kürt dili ve aydınlanmasının da merkezi oldu. 1920’li yıllarda buraya göç etmek zorunda kalan Celadet Elî Bedirxan ile kardeşi Kamuran Elî Bedirxan öncülüğünde çıkarılmaya başlanan Hawar dergisi, ilk Kürtçe dergi olmasının yanı sıra burada Kürtçe Latin alfabesinin de temelleri atıldı. Dergide başta Osman Sebrî, Cegerxwîn, Haco Axa, Memdûh Selim, Qedrîcan olmak üzere birçok Kürt aydını kalem oynatarak hem Kürt aydınlanmasına hem de Kürtçe’ye katkı sundu. Bu dönemdeki kimi kültürel çalışmalara izin vermede Fransızların kısmi de olsa desteğinin olduğunu belirtmek gerekir. 

Öcalan’ın Rojava’ya geçişi

Ancak Rojava için asıl büyük gelişme, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 29 Temmuz 1979’da Rojava’ya geçmesiyle oldu. 1980 Askeri Darbesi’ni sezen Öcalan, darbeden önce Urfa’nın Suruç ilçesi üzerinden Kobanê’ye geçti. Öcalan’ın Kobanê’ye gelişiyle Rojava, adeta bir akademiye çevrildi. Bu akademiden mezun olan yüzlerce Rojava genci özgürlük devrimine atıldı. Yine PKK’nin Ortadoğu’da güç kazanmasıyla Hafız Esad rejimi de Kürtlere dönük politikasında kısmi bir yumuşamaya gitmek zorunda kaldı. Bugün bütün dünyanın sadece büyük bir gıpta ile izlemekle yetinmediği ve bizzat mazlum halkların umudu ve tüm Ortadoğu’ya model olacak Rojava Devrimi’nin temelleri, tam da bu dönemde bizzat Öcalan tarafından atıldı. Rojava Devrimi’nin iğneyle kuyu kazar gibi Öcalan’ın 20 yıllık büyük emeğinin ürünü olduğunu sadece Rojavalı Kürtler değil, Öcalan karşıtı olan güçler de teslim ediyor.

2. BÖLÜM

Suriye rejimi tarafından 1963 yılında vatandaşlık hakları ellerinden alınan Rojava’daki Kürtler, rejim dönemi boyunca baskı politikalarının hedefine konuldu. Rejim tarafından hayata geçirilen “Arap Kemeri” politikasıyla Kürtlerin yaşadığı bölgeler Araplaştırılmak istenirken resmi politikalarla yaşam Kürtlere dayanılmaz hale getirilmek istendi. Bu politikalara karşı direnişini ve özgürlük tutkusunu sürdüren Kürtler, Kürdistan’ın diğer parçalarında olduğu gibi Suriye’de de katliamlarla karşı karşıya kaldı. Kürtlerin maruz kaldığı katliamlar beraberinde serhildanları getirirken 2004’te yaşanan ve onlarca kişinin yaşamını yitirdiği Qamişlo Katliamı, 19 Temmuz Devrimi’nin de kıvılcımı olacaktı.

Rojava Kürtleri için önemli eşiklerden biri de 1946’da Suriye’nin “bağımsızlığını“ ilan etmesiyle oldu. Arap milliyetçiliğinin temsilciliğini yapan BAAS hareketi, 1950’li yılların sonuna doğru gücünü artırmaya başlayıp 1963 yılında gerçekleştirdiği darbe ile iktidara geldi. Arap milliyetçiliğinin ve BAAS iktidarına damga vuracak Hafız Esad’ın 1971 yılında halk oylamasıyla devlet başkanı olmasından sonra hareket, politikalarını hayata geçirmek için kolları sıvadı. Politikalarına ve rejimine karşı çıkmaya çalışan toplumsal dinamikleri ve grupları ise kanlı bir şekilde bastırdı. Ülke sınırları içinde herkese bir Suriyeli Arap kimliği kazandırmaya çalışan Esad, buna dayalı olarak tüm toplumsal kesimlerin kimlik arayışını zor kullanarak engellemeye çalıştı. 49 yıl iktidar olan BAAS, Kürt halkını her süreçte rejim açısından “potansiyel tehlike” ve “en tehlikeli unsur” olarak gördü ve politikalarını da buna göre dizayn etmekten geri durmadı.

200 bin Kürt’ün vatandaşlık hakları elinden alındı

Cizîrê bölgesinin 1950’li yılların sonuna doğru yoğun bir Kürt göçü almasıyla birlikte 300 bini aşan Kürt nüfusuna karşılık rejim, Cizîrê’de bir nüfus sayımı yapılmasını kararlaştırarak bunun sonucunda yaklaşık 200 bin Kürt’ü kısa süre içinde yabancı statüsüne getirdi ve vatandaşlık haklarını ellerinden aldı. 

Kürtlere yaşam dayanılmaz hale getirildi

Bölgede yaşayan Kürtlerin Suriye içinde dağıtılması, buna karşılık bölgeye Arapların yerleştirilmesi yönünde bir politika belirlendi. Böylece Kürtlerin yaşadığı bölgede “Arap Kemeri” oluşturulması amaçlandı. Ancak Kürtler direnişle plana karşı çıkınca BAAS rejimi, bu konuda az da olsa geri adım attı. Arap Kemeri’ni tam olarak oluşturamayan rejim, buna karşı Kürtlerin yaşam şartlarını her geçen gün daha da dayanılmaz hale getirdi. Kürtçe yayınlar ve Kürtçe’nin konuşulması yasaklandı, bölgedeki yer isimleri Arapça’yla değiştirildi. Yine rejim tarafından 1963 yılında, Türkiye’deki Şark Islahat Planı gibi uygulamaların benzeri düzenlenerek, 12 maddeden oluşan bir soykırım uygulaması hayata geçirildi. Bunlardan biri insansızlaştırma ve Arapları bölgeye yerleştirme, biri de kimliksizleştirme ve yurttaş olarak kabul etmemeydi. İktidarını en mikro düzeyde yerleştirmek isteyen BAAS, her iki Kürt köyünün arasına iki Arap köyü yerleştirerek Kürtlerin topraklarını ellerinden aldı. Ancak bu plan tam olarak işletilemedi. Plana yönelik bölgede yaşanan direniş üzerine hükümet, bu konuda geri adım attı. Buna karşın Kürtlerin yaşam şartları her geçen gün ağırlaştı, hakları geriye gitti. 

Yok sayılan Kürt’e bu kez katliam dayatıldı

Bütün bu süre boyunca Kürtlerin direnişi ve bu direnişlere karşı BAAS rejiminin katliam politikaları da sürekli gündemdeki yerini korudu. Kürdistan’ın diğer parçalarında sömürgecilerin Kürt halkına dönük yaptığı katliamların benzerleri, aynı politikalar doğrultusunda Suriye’de de hayata geçirildi. Buradaki Kürtlerin yaşadığı katliamlarda da geçtiğimiz günlerde Kobanê’de DAİŞ tarafından gerçekleştirilen katliamda olduğu gibi yine ağırlıkta kadın ve çocuklar katledildi. 13 Kasım 1960’da gerçekleşen ve “Amûdê Sineması Katliamı“ olarak Kürtlerin hafızasında yer edinen katliamda ilkokul öğrencisi yüzlerce çocuk, Cezayir’in Fransa’ya karşı direnişini anlatan Mısır yapımı “Gece yarısı Hayaleti” isimli filmi izlediği Amûde kentindeki Amudê Sineması‘nda çıkarılan bir yangında katledildi. 

‘Amûdê’de film değil katliam senaryosu vardı’

“Amûdê’de bilinen filmin senaryosunun dışında bir gizli senaryo daha uyarlanmıştı“ diyerek Amûdê katliam organizasyonunu anlatan tarihçi-edebiyatçı Husên Mihemed Elî, orada yüzlerce Kürt çocuğunun bir araya getirilerek bilinçli bir şekilde katledildiğini söyledi. Aynı filmin gösteriminin Kobanê’de de yapıldığını anımsatan Elî, kendisinin de o dönem okuldaki öğrencilerini bu filme götürdüğünü belirtti ve, “Herhalde sayımız az olduğu için orada o senaryoyu hayata geçiremediler. Ama Amûdê’de yüzlerce Kürt çocuğunu bir araya getirerek katliamı gerçekleştirdiler. Bu bir yangın değildi. Kapılar neden kilitliydi, çocuklar dışında sinemanın görevlilerinden hiçbiri neden yaşamını yitirmedi? Bunlar hala cevaplanmamış ama Kürt halkının cevabını geçmiş tecrübelerinden bildiği sorulardır” sözleriyle katliamın BAAS rejimi tarafından planlandığını ve uygulandığını söyledi.  

Hemen hemen her aileden bir çocuğun can verdiği katliamda yaşamını yitirenlerin sayısının 300 civarında olduğu belirtiliyor. Sinemadaki teknisyenlerden hiçbirinin ölmemesi ve ciddi bir soruşturma açılmaması, yangının bilinçli olarak çıkarıldığı iddialarını sürekli taze tuttu. 

Kuzey’de Amed Zindanı, Rojava’da Hesekê Cezaevi 

Kürt halkının dayatılan inkar politikalarına karşı arayışları, Türkiye’de olduğu gibi Suriye’de de cezaevi hücrelerinde dindirilmek isteniyordu. 12 Eylül faşist darbesinin ardından Türkiye cezaevlerinde hayata geçirilen uygulamaların bir benzeri de rejim tarafından Suriye’de uygulanıyordu. Diyarbakır Zindanı’ndaki vahşeti yakından bilen Kürt halkının cezaevinde yaşadığı benzeri bir vahşet de 23-24 Mart 1993’te Hesekê Cezaevi’nde yaşandı. O gün çoğunluğu siyasetçi olan 65 Kürt bir odaya alınarak cezaevinde ateşe verildi. Çıkarılan yangında 65 Kürt tutsak, vahşice katledildi. 

Qamişlo’daki Kürtleri ‘İkinci Halepçe’ bekliyordu 

Tarih yaprakları 11 Mart 2004’ü gösterdiğinde ise Qamişlo’da Kürt halkına karşı yeni bir katliam hayata geçirildi. O gün kentte Cihad isimli Kürt futbol takımı ile Arapların Fituve (Gençlik) takımı arasında yapılacak maçı izlemek için Dêrika Hemko, Tirbespiyê, Serêkaniyê, Amûdê kentlerinden gelen yüzlerce Kürt, Qamişlo’daki Kürtlerle birlikte Belediye Stadyumu’nda yerlerini aldı. Ancak Kürt taraftarların üstleri didik didik aranırken Arap taraftarların bıçak ve silahlarla stadyuma girmesine göz yumulmuştu. Deyra Zor’dan gelen Arap taraftarların “Sizi ikinci Halepçe bekliyor” gibi sloganlar atması ve Saddam posterleri açması üzerine bir anda gerginlik yaşandı. Polisin de aradan çekilmesiyle birlikte ellerinde kesici alet ve silahlar bulunduran Arap taraftarlar, Kürtlere saldırmaya başladı. Kendini korumak için dışarı çıkmak isteyenler ise polisin demir kapıları kilitlemesi sonucunda içeride kaldı. Söz konusu futbol takımının Sünni BAASçılığının o dönemki temsilcisi olan Saddam Hüseyin’in pankartlarını taşıması ve taraftar çatışması sonrası Şii BAASçılığının hemen desteğe koşarak Kürt halkına saldırması, Kürdistan’ın işgalci ulus-devletlerinin anti-Kürt politikasını ele veriyordu. Suriye iç savaşından sonra Deyra Zor’un katı Selefi DAİŞ çetesinin eline geçen ilk kent olması da bu politikanın güncellenmiş yansıması olmakta. O gün askeri birlikler kısa bir süre içinde müdahale etme adına olay yerine gelerek halkın üzerine ateş açtı. Saldırının gerçekleştiği ilk günün akşamına kadar 8 Kürt açılan ateş sonucu yaşamını yitirirken onlarca kişi de ağır yaralandı. 

Katliama tepki serhildana dönüştü

Planlı bir şekilde gerçekleşen bu katliama karşı halkın tepkisi, Rojava’nın bütün kentlerinde serhildanlara dönüştü. Halk tarafından yaşamını yitiren 8 kişi “şehit” ilan edilirken 12 Mart günü Qamişlo’da cenazeleri kaldırmak üzere toplanan on binlerce kişi kent merkezine doğru yürüyüşe geçti. Ancak kent merkezinde rejim askerleri bir kez daha halka saldırdı. BAAS rejiminin bu saldırılarına Rojava’nın diğer kentlerinden halk, eylemlerle cevap verdi. 13 Mart günü Amûdê, Serêkaniyê, Tirbespiyê, Dêrik, Efrîn, Dirbesiyê ve Qamişlo’da halk serhildana kalktı. Kürt halkının bu serhildanına her yerde rejim güçleri saldırdı. Günlerce süren saldırılarda 36 kişi yaşamını yitirdi, 100’den fazla kişi yaralandı ve bine yakın kişi işkenceden geçirildi. Tüm bu kayıplara rağmen Rojava halkı serhildanlarını 21 Mart’a kadar sürdürdü. Halkın serhildanı, halkın iradesini sindirmek isteyen bu saldırıyı ve rejimin katliam politikasını boşa çıkardı.

‘Katliam PYD’nin kuruluşuna yanıttı’

PYD Kobanê Kantonu üyesi Ehmed Xoce, PYD’nin 2003 yılından kurulduğunu anımsatarak, BAAS rejiminin gerçekleştirdiği bu katliamla Kürt halkının özgürlük arayışına bir cevap vermek istediğine işaret etti. Xoce, PYD’nin yok edilmek istenen bir halkın örgütlülüğünü sağlamak amacıyla kurulduğunu ancak rejimin buna tahammül edemediğinden dolayı bu vahşiliği gerçekleştirdiğini söyledi. Xoce, “Bu saldırı, Kürt halkının kültürü, dili, kimliği ve varlığı karşısında gösterilen en acımasız tahammülsüzlüktü. Bir kabul etmemezlik vardı. Çünkü PYD’nin bu halkı örgütleyeceğini biliyorlardı“ tespitinde bulundu. 

Qamişlo Katliamı Rojava Devrimi’nin kıvılcımı 

Qamışlo’daki katliamın ardından gelişen serhildan, Rojava Devrimi’ne giden yolda da önemli bir dönüm noktası oldu. 2003’te PYD’nin kurulması sonrası yaşanan katliamın ardından halkın öz savunmasının oluşturulmasına dönük çalışmalara başlanmıştı ve bu dönemde halk arasında gelişen birlik artık Ortadoğu’da başlayan “Arap Baharı” ile birlikte Kürt halkını da devrime taşıyordu. 12 Mart’taki katliam ve ardından gelişen serhildanla Rojava halkının geliştirdiği direniş çizgisi, 19 Temmuz Devrimi’nin de temellerini attı. Bu katliamın ardından örgütlendirilmeye başlanan Halk Savunma Birlikleri (YPG), Rojava Devrimi’nin de kahramanı olacaktı.

Esad-Erdoğan hala kardeşti!

Qamişlo Katliamı’nın yaşandığı tarihte Suriye’de koltuğuna yeni yeni ısınan oğul Esad, Türkiye’de iktidara yeni gelmiş olan AKP hükümetine Kürt tasfiyesi üzerinden mesaj veriyordu. Nitekim daha sonra Suriye ile Türkiye arasında “vizeler kaldırıldı”, “ortak bakanlar kurulu toplantısı yapıldı”. Erdoğan ailesi ile Esad ailesi toplu fotoğraflar çekerek birbirlerine yemek tarifleri veriyorlardı. Bunu da tüm dünyaya ilan ederek “Kardeşim Esad” ve “Kardeşim Erdoğan” söylemini öne çıkarıyorlardı. Nitekim “Ben Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanıyım” diyen Erdoğan’ın “kardeşim” dediği herkesi alaşağı ettiği, 2011’de ortaya çıkacaktı. Aynı Türkiye, o dönem BAAS’ın zindanlarında işkence gören ve katliamlardan geçirilen PYD’lileri daha sonra “Esad’ın işbirlikçisi” ilan edecekti.

Halkın tarım arazisine dahi el konuldu 

Rejimin katliam politikalarını devreye koymasının yanı sıra Kürtlerin topraklarına el koyması, artık sabırları taşırma noktasına getirmişti. 70’li yıllarda rejim Kürtlerin yaşadığı bölgelerdeki topraklarına el koyarken, halkın temel geçim kaynağı olan tarımı da tekeline alarak halka yoksulluğu dayatmıştı. Yaklaşık 40 yıl boyunca rejimin elinde kalan topraklar, devrimin başlamasıyla birlikte başta Kobanê’de olmak üzere tekrar rejimden alındı. 19 Temmuz Devrimi öncesi Kobanê halkı, devletin uzun soluklu politikalar sonucu gasp ettiği topraklarını bir gecede (acılar ve uzun soluklu geçen bir tarihsel birikimle) tekrar aldı. Rejim askerinin olayı duyması üzerine tarlaya gidişi, halkın kendi içerisinde güvenlik gücü olarak oluşturduğu YPG tarafından engellenirken halk artık rejimin yarattığı korku duvarlarını aşarak adım adım özgürlüğe yürüyordu. 

3. Bölüm

Rojava Devrimi için takvim yaprakları 19 Temmuz 2012’yi gösterse de Rojavalılar, devrimin temellerinin 29 Temmuz 1979’da Kürt Halk Önderi Öcalan’ın Rojava’ya geçişiyle atıldığını dile getiriyor. Yaklaşık 20 yıl boyunca Rojava ve Suriye’de “iğne ucuyla kuyu kazarcasına” emek veren Öcalan’ın burada yarattığı miras, Rojava Devrimi’nin gerçekleşmesiyle taçlanacaktı. Devrim öncesi kendilerini Kürdistan’ın diğer parçalarındaki özgürlük mücadelelerinin “yardımcı gücü” olarak gördüklerini söyleyen Kobanê Kantonu Öz Savunma Konseyi Başkanı Hesen, “O, devamlı 5 yıl, 10 yıl sonrası üzerine konuşuyordu” dediği Öcalan’ın verdiği emeğin ürünü olarak bu devrimin gerçekleştiğini ifade etti.

Rojavalılar arasında Rojava Devrimi’nin “resmi olmayan” başlangıç tarihi Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 29 Temmuz 1979 yılında Riha’dan Kobanê’ye geçişi olarak kabul ediliyor.  Öcalan’ın Kobanê’ye gelişiyle Rojava’nın adeta bir akademiye dönüştüğünü belirten Rojavalılar, bu akademiden mezun olan yüzlerce Rojava gencinin özgürlük devrimine atıldığını dile getiriyor. 

‘Rojava’da bir uyanış başladı’

Öcalan’ın Rojava’ya geçişi ile birlikte o güne kadar pek de siyasi hesaplara katılmayan Rojava’da halkın uyanışı başlıyor. Öcalan’ın Şam’da bulunduğu dönem defalarca kendisiyle görüşen Kobanê Kantonu Öz Savunma Konseyi Başkanı İsmet Şêx Hesen, Öcalan’ın Rojava'ya geçişinin Kürdistan'ın dört parçasını etkilediğini ancak en büyük etkiyi Rojava halkı üzerinde yaptığını belirtiyor ve şunları dile getiriyor: “O döneme kadar Kürdistan'ın genelinde ciddi bir öncülük, önderlik eksikliği vardı. Belki bazıları sağda solda, yemek masalarında, dar sohbetlerde Kürtlükten bahsediyordu ama siyaseten ve örgütlü olarak bir çalışma yoktu. Ama Önderliğin buraya gelişi ile bir uyanış başladı. Mesela onun söyledikleri doğru mu, değil mi diye sorgulayanlardan biri de benim.” 

Rojava aydınlanma akademisine dönüştürüldü

Öcalan Rojava’ya geçtikten sonra öncelikli olarak eğitim çalışmalarına ağırlık verdi. Onun bulunduğu alanda eğitimden geçen birçok kişi daha sonraki yıllarda özgürlük mücadelesine katılacaklardı. O dönem Öcalan’ın bulunduğu Rojava ve Bakaa Vadisi, genellikle “Önderlik sahası” olarak tanımlandı ve Kürdistan’ın diğer parçaları ile Avrupa’dan birçok genç buraya akın etti. Onun eğitiminden geçen birçok kişinin “özgürlük mücadelesinin militanı” olduğunu kaydeden Hesen, “Birçok insan her şeyden elini çekerek devrime katıldı. Ailesi, çocukları ve her konuda çekinceleri olan insanlar o eğitimlerden geçtikten sonra bu çekinceleri ortadan kalkıyordu. Mesela çocuk sahibi olan birçok kişi hakikati gördükten sonra devrime katıldı” dedi.  
Hesen, Öcalan’ın kadın özgürlüğüne verdiği önemi de, “Önderlik burada olduğu zamanlar kadına ve kadın özgürlüğüne çok önem veriyordu. Kadın özgürleşmeden toplum özgürleşmez diyordu. Bizler ancak şimdi görüyoruz, bunu. Kürt kadınının Rojava Devrimi'nde nasıl dünyada ses getirdiğini gördük” sözleriyle değerlendiriyor. 

En fakir halktan en zengin halka

Rojava Devrimi'ni o gün yapılan çalışmalara borçlu olduklarını söyleyen Hesen, Öcalan’ın Rojava’daki çalışmaları sayesinde bir aydınlanmanın da başladığını dile getiriyor. Hesen, bu durumu şu sözlerle anlatıyor: “Eskiden bakıldığında hem Kürdistan'ın diğer parçaları hem de Ortadoğu'da en fakir halk Rojava halkıydı. Ama bugün baktığımızda felsefi ve ideolojik olarak en zengin halklardan biri Rojava halkıdır. Bu da Önderliğin ve Özgürlük Hareketi'nin ürünü olarak ortaya çıkıyor ve etkisini gösteriyor. Eğer Önderliğin emeği ve buradaki çalışması olmasaydı bu önemi ve devrimi de kaybedecektik. Nasıl ki Şêx Seîd, Qazi Muhammed, Seyîd Rıza devrimleri kırıldıysa bu devrim de kırılıp gidecekti. Eskiden Rojava'nın Rojhilat'tan, Bakûr'dan haberi yoktu. Onların da Rojava'dan haberleri yoktu. Ama bu devrimde öyle olmadı. Bu da burada verilen emeğin bir ürünüydü.”

‘Kendimizi diğer parçaların yardımcı gücü olarak görüyorduk’

O zaman Rojava’da bir devrimin olacağına inançlarının olmadığını söyleyen Hesen, devrimi Kuzey ya da Kürdistan’ın diğer parçalarından beklediklerini ifade ediyor. Rojava olarak kendilerini diğer parçalarda olacak devrimlere “yardımcı güç” olarak gördüklerini söyleyen Hesen, şöyle devam ediyor: “Şam'da ve diğer yerlerde Önderlik ile kaldığım zaman; o devamlı 5 yıl, 10 yıl sonrası üzerine konuşuyordu. Örneğin Sovyetler üzerine konuştuğu zaman birçok kişi ‘Yahu Sovyetler de yıkılır mı?’ diyerek inanmıyordu. Rojava üzerine konuştuğu zaman da birçoğumuzda o inanç yoktu ilk başlarda. Bizler Kuzey, Güney, Doğu Kürdistan halkının bir şeyler elde edeceğini düşünüyor, kendimizi de onlara yardımcı olarak görüyorduk. Kendimize inancımız yoktu.” 

Öcalan’ın şimdi zindanda olmasına rağmen “kendilerine önderlik yaptığını” belirten Hesen, son olarak şunları dile getiriyor: “Belki dünyanın tamamı onu çok iyi tanıdı ama hala birçok Kürt onu tanıyamadı. Eğer tanımış olsaydık bugün çok farklı olabilirdi. Eğer bugün farklı yerde durup da bazı kazanımlar elde etmiş olan bir takım Kürtler varsa, onların kazanımı da Önderlik sayesindedir.”

Yaklaşık 20 yıl boyunca Rojava ve Suriye’de kalan Öcalan, kendi deyimiyle “iğne ile kuyu kazarcasına” yürüttüğü çalışmalar neticesinde toplumsal bir uyanışı yarattığı gibi, Kürt inkarını ve Kürdistan’ın işgalini süreklileştirmek isteyen güçlerin de tepkisi toplamıştı. 1995 yılında Şam’da Öcalan’a düzenlenen çok boyutlu suikast girişimi başarısız olunca 1998 yılında bu kez uluslararası Gladyo’nun denetimindeki Türk ordusu, Hatay sınırında Suriye’ye savaş notasını okuyordu. Bunun üzerine halkların zarar görmemesi için Suriye’den çıkan Öcalan’ın burada bıraktığı miras yıllar sonra ete kemiğe bürünecekti. 2011’de Suriye için artık sonradan iç savaşa evrilecek bir devrim kapıdaydı. 

Artık çanlar Suriye için çalıyordu

BAAS'ın Suriye'de yaşayan diğer oluşumlara karşı yürüttüğü "Benim olan zaten benimdir, senin olan da ikimizindir" politikası ve halkları sıkıştırdığı cenderenin acısı artık çekilmez olmuştu. Daha önce başvurulan isyanların kanlı bir şekilde bastırılmasının yarattığı korkuyu; Batı'nın Sünnilere desteği ve Tunus'ta işportacı Muhammed Bouazizi’nin kendisini yakması sonrası başlayan isyanlar sonucu Tunus Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali'nin devrilmesiyle başlayan "Arap Baharı" biraz dağıtmıştı. Bu isyanın sırasıyla Mısır ve Libya'yı sarmasıyla artık çanlar Suriye için de çalıyordu. 

"Devrimleri Yazmak" adlı kitabında Arap ayaklanmalarının sesini duyuran Khawla Dunia, Suriye'deki durumu "Suriye bir sessizlik hükümdarlığıydı" sözleriyle özetliyordu. Bu sessizlik, 2011 yılının hemen başında -Ocak ayında- yavaş yavaş bozuluyordu. Mezhepçilik temelinde başlayan ve başta Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar gibi bölgesel güçlerle Batı'nın körüklediği iç savaş 15 Mart'ta başladı.  

‘Halk rejimi devirmek istiyor’

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Ocak ayında Wall Street Journal’a verdiği röportajda isyanların Suriye'ye sıçramayacağını söylerken; içerideki durum ise "resmi söylemin" aksini gösteriyordu. Ocak ayında Hesekê'de Hasan Ali Akleh, rejimi protesto etmek amacıyla kendisini yaktı ve Şam’da polisin  bir esnafı dövmesinin ardından 1500 kişi, “Suriye halkı aşağılanamaz” sloganıyla sokağa çıktı. Daha önce Mısır ve Yemen'de duyulan "Eş-Şa’ab yürîd iskât en-Nizâm!" (Halk rejimi devirmek istiyor) sloganı bu kez Suriye'nin Deraa kentinde duyulmaya başlandı. Bu sloganı duvara yazan 15 öğrenciye rejim güçleri tarafından işkence edilmesi üzerine 15 Mart Cuma günü halkın öfkesi Deraa'dan başlayarak Suriye'nin Hama, Humus, Lazikiye, Qamişlo ve Deyr ez-Zor gibi kentlerine yayıldı. Ardından “Cuma öfkesi” sürekli eylemlere dönüştü.

‘Dış mihrakların işi’

İsyanı "dış mihrakların işi" olarak tanımlayan Esad, yine de o güne kadar 100'ü aşkın kişinin yaşamını yitirdiği protestoların önünü almak için zorunlu askerliğin süresini azalttı, maaşları yükseltti, siyasi tutsakları serbest bıraktı ve o güne kadar kimlik dahi verilmeyen Kürtlere yurttaşlık gibi hakları tanımak zorunda kaldı. Esad yönetimi bir yandan bunu yaparken bir yandan da yapılan gösteri ve yürüyüşlere çok sert bir şekilde saldırmayı da ihmal etmiyordu. Nisan ayındaki bir eylemde tutuklanan ve bir ay boyunca ağır işkencelerin yapıldığı 13 yaşındaki Hamza el Hatip’in parçalanmış cesedi üzerinde yanıklar ve üç kurşun deliği bulunan cansız bedeni, 25 Mayıs tarihinde ailesine teslim edildi. Hatip'in fotoğraflarının sosyal medyada yayımlanması üzerine bir öfke patlaması yaşandı ve Hatip ayaklanmanın sembollerinden biri haline geldi.

Antalya’da Suriye Muhalefeti toplantısı

Haziran’a gelindiğinde mücadelenin silahlı kanadı toparlanmaya başladı. 2 Haziran tarihinde Antalya’da buluşan Suriyeli 300 muhalif  “Suriye’de Değişim Konferansı” gerçekleştirdi. Konferans sonucunda 31 kişiden oluşan bir komite kuruldu. Konferansa Arap aşiretleri, Îxvan-ı Müslim (Müslüman Kardeşler), bazı Kürtler, bazı Arap Aleviler, Türkmenler, Dürziler, Hıristiyanlar, Süryaniler, aydınlar, kimi sivil toplum örgütleri, önde  gelen kanaat önderleri, Şam Deklarasyonu liderleri, Avrupa’daki Suriyeliler, ABD’deki Suriyeliler, Ortadoğu’daki Suriyeliler, Türkiye’deki Suriyeliler katıldı. Temmuz’da ise Riyad el-Esad liderliğinde, Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) kurulduğu açıklandı. 11 Ekim’de ÖSO'nun siyasi kanadı Suriye Ulusal Konseyi (SUK) kuruldu.

Muhalefet cihatçıları ülkeye davet etti

2012 yılında El Kaide lideri Eymen el-Zevahiri'nin yayımladığı bir video ile "Müslümanları” Suriye'de cihada çağırması üzerine ülkede terör saldırıları düzenlenmeye başlandı. Ocak ayında ise El Kaide'nin Suriye kolu olarak El Nusra Cephesi’nin kuruluşu ilan edildi. El Nusra çetelerinin ülkede güçlenmeye başlaması ve Suriye Muhalefeti'nin parçalı olması (buna Suriye Muhalefeti içerisindeki devrimci-sosyalist ve demokrat kesimlerin tasfiyesini de eklemek gerekir) sonrası ülkede yaşayan Kürtler, Dürziler, gayrimüslimler ve Alevilere yönelik toplu katliamlar başladı. O güne kadar El Kaide bağlantılı grupları "cihatçı kardeşlerimiz" diyerek ülkeye davet eden Suriye muhalefeti, (Bunda Suriye muhalefetine ev sahipliği yapan ve onları yönlendiren Türkiye'nin rolünü de unutmamak gerekir) tarihinin en büyük hatasını yaptığını sonraki yıllarda görecekti. 

12 Nisan 2012'de Birleşmiş Milletler'in (BM) ülkede sürdürdüğü "barış görüşmeleri"nin başarısız olduğu açıklandıktan sonra 13 Haziran'da da ülkedeki durum aynı BM tarafından "iç savaş" olarak tanımlandı. Tabii Suriye'de kan oluk oluk akmaya devam ediyordu. 

Kobanê özgürlük bayrağını dalgalandırdı

Takvimler 19 Haziran'ı bulduğunda o güne kadar üzerlerindeki BAAS zulmünü tecrübe edinen Kürtler; Suriye muhalefetinin de "Kürt" kelimesini dahi ağzına almamasından dolayı onlardan bağımsız hareket etmeye başladı. Ezaz, Minbic ve Cerablus gibi kentlere muhalefetin bir bir el koyması üzerine Kobanê’de ise Rojava Demokratik Hareketi (TEV-DEM) öncülüğünde yönetime el konuldu. Hem Esad yönetimini hem de Türkiye ile Batı'nın desteğini alan Suriye Muhalefeti'nin uzlaşmaz karşıtlık temelindeki kibrini eleştiren Kürtler, Kobanê'den başlayarak sırasıyla Dêrik, Amûdê, Efrîn ve diğer Rojava kentlerinde yönetime el koydu. Rojava'daki Kürtlerin yüzde 90'ına yakınını temsil eden TEV-DEM (PYD de onun bir bileşeni), kendisini Suriye krizinde "üçüncü yol" ya da "üçüncü çizgi" olarak tanımladı ve ona göre bir örgütlenmeye gitti. KDP'ye ve Türkiye'ye yakınlığıyla bilinen -karşılıkları, hacimleri küçük ama gürültüleri çok- birkaç partinin kurduğu Suriye Kürtleri Ulusal Meclisi (ENKS) de Kürtlerin adını anmayan ve Kürtlere "her şey devrimden sonra" diyen Suriye Muhalefeti içerisinde kalmaya devam etti. Kürtlerin Rojava'da yaşayan Arap, Süryani, Ermeni, Türkmen, Çeçen ve diğer oluşumlarla ilan ettiği Demokratik Özerklik sayesinde Rojava, uzun süre Suriye'nin en istikrarlı bölgesi oldu. Ancak Rojava'ya saldırılar da hiçbir zaman durmadı. Kimi yerlerde rejim saldırırken, kimi yerlerde Suriye muhalefeti gerçekleştirdiği saldırılarla iktidarı ele geçirdiklerinde Kürtlere yönelik yaklaşımları hakkında mesajlarını vermekten geri durmuyordu. El Kaide bağlantılı çeteci grupların saldırısı da artık rutine binmişti.

Suriye’de yaşanan kamplaşma sonrası kendilerini üçüncü çizgi olarak tanımlayan TEV-DEM, Suriye üzerinde çatışan iki gücün de Kürtlerin varlığını inkar ettiğini dile getiriyordu. Söz konusu durumu “Dünyada savaşlar, krizler başlayınca genelde iki çizgi ortaya çıkar” belirlemesinde bulunan Kobanê Kantonu TEV-DEM Eşbaşkanı Ehmed Şêxo: TEV-DEM olarak kendilerinin de bazı okumalarının olduğunu belirterek, Suriye’nin durumunun Libya, Tunus ve Mısır'dan farklı olduğunu ve savaşın uzun süreceğini bildiklerini söyledi. Şêxo kendilerini  3’üncü çizgi olarak tanımlamalarının nedeni şu sözlerle açıklıyor: “Bir tarafta yıllar yılı bizim üzerimizde her türlü baskı politikası uygulayan rejim dururken; diğer tarafta da birçok yönüyle bizi endişelendiren bir muhalefet kurulmuştu. İçlerinde radikal grupların olması, Baas zihniyetini taşıyan kimi çevrelerin olması bizi endişelendiriyordu. Bir diğer endişe de Türkiye'nin hemen onları sıcak bir şekilde karşılaması ve onlara yer vermesiydi. Bilindiği gibi Türk devleti Kürtlerin her türlü kazanımına karşı çıkıyor. Bundan dolayı üçüncü yola mecburduk. Bu iki gücün ateşine odun olmamak için bu yolu seçtik.”

Suriye Devrimi Muhalefet Güçleri Koalisyonu içerisinde şu güçler yer alıyordu:

*Suriye Ulusal Konseyi
*Müslüman Kardeşler
*Şam Deklerasyonu
*Suriye Yerel Koordinasyon Komiteleri
*Suriye Yüksek Devrim Konseyi
*Özgür Suriye Ordusu
*Seküler ve Demokratik Suriyeliler Koalisyonu
*Suriye Devrim Genel Komisyonu
*Bu grupların yayında da onlarca irili ufaklı grup ve aşiret direniş grupları ortaya çıkacaktır.

İslamcı gruplar arasında da şunlar yer alıyordu:

*El-Nusra Cephesi
*Fetah el-İslam
*Ahrar el-Şam
*Şükür el-İslam
*Daha sonra da DAİŞ çeteleri ülkeye giriş yapacaktır.

Hiçbir koalisyonun içinde yer almayan ve kendi başlarına hareket eden bazı oluşumlar da şunlar:

*Demokratik Değişim için Ulusal Koordinasyon Komitesi
*Suriye Türkmen Ordusu
*Liwaa Al-Umma
*Suriye Kurtuluş Ordusu

Hakimiyet sınırları çizildi

Yıl sonuna doğru Esad rejimi büyük oranda ülkenin güneybatısına çekilmiş, Kürtler Rojava bölgesi ile Halep'in Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerinde yer alıyor, diğer yerlerde ise Suriye Muhalefeti bulunuyordu. Kasım ayında Suriye Devrimi Muhalefet Güçleri Koalisyonu (SMDK) muhalefetin yeni çatı yapılanması oldu. Muhalefetin siyasi örgütlenmeleri hep yurtdışında kaldı bu da hiçbir zaman sözünü askeri güce ve halka geçirememesine neden oldu. Yıl sonuna gelindiğinde Suriye’de en az 60 bin kişi hayatını kaybetmişti.

‘İkinci Lozan’ı kabul etmeyeceğiz’

Irak İslam Devlet adıyla kurulan ve adını daha sonra İslam Devleti olarak değiştirecek olan DAİŞ güçlü bir şekilde 2013 yılında ülkeye giriş yaptı. El Kaide'nin Irak kolu olarak kurulan DAİŞ'in bu hamlesi ve El Nusra ile çatışması El Kaide'nin pek de hoşuna gitmedi. DAİŞ çetesi daha sonra El Kaide'den ayrılacak ve Musul'u ele geçirdikten sonra da halifelik ilan edecekti. Rejimin kullandığı varil bombaları ve muhalifler ile El Kaide bağlantılı çetelerin başvurduğu vahşi yöntemlerle geçen 2014 yılının sonunda yaşamını yitirenlerin sayısı 100 binlerle ifade ediliyordu. Ve 2014 yılında artık bir kördüğüme dönüşmüş olan Suriye iç savaşını “sonlandırmak” için yapılan Kürtlerin davet edilmediği Cenevre görüşmelerinden de hiçbir sonuç alınmadı. Kürtlerin çağrılmaması büyük tepkiye neden olurken; Kürtler Cenevre görüşmeleri için “İkinci bir Lozan’ı asla kabul etmeyeceğiz ve alınan hiçbir karar da bizi bağlamaz” diyerek tepkilerini net bir şekilde ortaya koyarak gösterdi.  

4.BÖLÜM
 
Suriye’de yıllarca Baas rejimi tarafından soykırımdan geçirilen Kürtler, ülkenin sürüklendiği iç savaşla devrimin şafağı yaşıyordu. 19 Temmuz 2012’de ise Kobanê’de başlayan ve dünyaya model olan bir devrimin öncülüğünü yaptılar. Yıllarca topraklarına el konulan Kobanêliler, bir gecede devletin tüm kurumlarını ele geçirip, “Arap Baharı”nın halkların özgürlük baharı olduğunun da müjdesini veriyordu. Kobanê’de ertesi sabah olacak devrimin gecesini anlatan Şehit Aileleri Kurumu Yöneticisi Mistefa Îto, hazırlıkların günler öncesinde yapıldığı ve 19 Temmuz’da ise rejimin son kırıntılarının da Kobanê’den atıldığını söyledi. 
Qamişlo Katliamı’nın Rojava’da yarattığı serhildan ruhu halk arasındaki birliği güçlendirirken, Tunus ile başlayarak domino etkisiyle diktatörlerin yıkıldığı “Arap Baharı”, Suriye’de yaşayan Kürtler için devrimin şafağı oldu. Tunus, Mısır, Libya diktatörlerinin yıkılışından sonra isyanın merkezi Suriye olurken, halkların Baas rejimine karşı giriştiği iç savaş, dünyada ve özellikle bölge ülkelerinde büyük değişim ve dönüşümleri, toplumsal altüst oluşları beraberinde getirdi. Bu köklü değişimlerden en dikkat çekeni, 19. yüzyıldan itibaren Suriye rejiminin işgali altında bulunan 3 milyon Kürt’ün tüm dünya halklarına sunduğu bir model ortaya koymasıydı. Dilleri, kültürleri ve ulusal kimlikleri yasaklanmış ve bunlardan 400 binine kimlik dahi verilmeyen, kendi anavatanında mülteci gibi yaşayan Kürtler, Arap Baharı’nı Kürt devrimine dönüştürüyor; soykırımdan adım adım özgürlüğe yürüyen Kürt halkı, Ortadoğu özelinde de yeni bir dönemin de başlangıcına imza atıyordu. 

Öcalan’dan beslenen halk, özgürlüğe yürüyordu

Bölgede başlamakta olan iç savaş, Rojava’da da etkisini gösterirken, Kürtlerin inkar ve imha politikalarına karşı on yılları bulan direniş ve mücadeleleri “Arap Baharı”nı Rojava şahsında “halkların baharına” dönüştürüyordu. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın uzun yıllar yaşadığı Rojava’da bu dönemde önemli bir zemin hazırlanmış ve önemli bir tecrübe açığa çıkartılmıştı. Baas rejimin 12 Mart 2004’te Qamişlo’da gerçekleştirildiği katliamın ardından ortaya konulan direniş de devrimin zeminini kalıcılaştırıyordu. Bu katliamın ardından oluşan serhildanlar, savunma ve toplumsal alanda örgütlenmeye evirildi. Demokratik Birlik Partisi (PYD) de bu dönemde (2003) kuruldu.


Özgürlük çizgisi esas alındı

Kürtler, rejim ve muhalif güçlere mesafeli durarak üçüncü bir güç ve alternatif olup çözüm gücü olduklarını göstermeyi önlerine koydu. Bu dönemde rejim bir taraftan, muhalif güçler de bir taraftan Kürtleri yanlarına çekerek birbirlerine karşı kullanma gayreti içindeydiler. Bu eksende Kürtler de çatışmaların içerisine çekilmek isteniyordu. Halkların özgürlüğü için üçüncü bir çizgiyi ortaya koyan Kürtler, muhalif güçler tarafından rejime destek vermekle suçlanırken, rejim tarafından da muhaliflere destek vermekle suçlandı. Rejim ve muhalif güçlerin özgürlük getirmeyeceğini, kaos ve çatışmayı derinleştireceğini savunan Kürtler, halkların bir arada özgürce yaşayabilmesi için arayıştaydı. Bu arayışın adı da üçüncü çizgiydi.


Kobanê devrim ateşinin yakıldığı yer oldu 

18 Temmuz’da Suriye’nin başkenti Şam’da devletin tüm etkili kurumlarının yönetim kademesinin kriz toplantısını gerçekleştirdiği binada meydana gelen büyük patlamada yöneticilerin büyük kısmı ölürken, 19 Temmuz akşamı ise Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) Kobanê ve Halep arasında bulunan Mınbic ve Cerablus kentlerini ele geçirdi. Bu gelişmeler Kürt hareketine de beklenen fırsatı sunuyordu. 2012’nin Nisan ve Mayıs aylarında Kobanê’de rejim tarafından yıllar önce el konulan toprakların halk tarafından  geri alınması, önümüzdeki dönemin yöntemini de şekillendiriyordu. Kobanê halkı, Nisan ayında bir gece rejimin el koyduğu arazilere girerek yıllar önce kendilerinden alınan topraklara el koydu. Suriye ordusu müdahale için bölgeye gelmesinin ardından bu kez karşısında halkın kendi içerisinde oluşturduğu güvenlik gücü YPG’yi gördü ve geri çekilmek zorunda kaldı. 

Camiler toplumsal rolünü oynamaya başladı 

Devrim sonrası tarihi bir direnişe de ev sahipliği yapan Kobanê’de bunlar yaşanırken, diğer kentlerde de sokak sokak dolaşılıp, “Ey Kürtler, Mele Mustafa Barzani’nin, Şêx Seîd’in, Qazi Muhammed’in, Selahaddin Eyûbî’nin torunları! Bugün namus günüdür, şeref günüdür. Tüm yurtseverler alanlara çıksın. Özgürlüğümüzü kazanalım” duyuruları yapılarak halk “yönetimi ele geçirmeye” çağrılıyordu. Özgürlüğe ilk adımların atıldığı toplantılar da camilerde gerçekleştiriliyordu. “Camide neden toplanıyoruz?” sorusuna cevap ise doğal halk öncüleri olan melelerden geliyordu. “Camiler Hz. Muhammed döneminde de halkın toplumsal sorunlarını gidermek için toplanılıp tartışılan yerlerdi. Sonradan alanı daraltıldı. Biz şimdi eskisi gibi işlevli hale getiriyoruz” diyorlardı. 


19 Temmuz 2012, saat 01:00…

Toprakların geri alınarak ilk devrim kıvılcımının yakıldığı Kobanê’de artık yürüyüşler düzenleniyor ve halk adım adım örgütlendiriliyordu. Tarih 19 Temmuz 2012, saat 01:00’ı gösterdiğinde ise artık Rojava için devrim zamanıydı. Yine Kobanê’de halk, örgütlü bir şekilde, ilk olarak şehrin çıkış yolu üzerinde bulunan rejime ait tütün mamullerinin bulunduğu satış noktasına el koydu. Halk tarafından oluşturulan savunma gücü YPG de şehrin giriş ve çıkışını kontrol altına alırken halk, kent merkezindeki birçok kurumda kontrolü ele geçirdi. Sonrasında Merkez Seqafi adı verilen Kültür Merkezi, ardından rejim partisinin kullandığı bina, diğer rejim kurumları, mahkeme binası, “kansız devrim” gerçekleştiren halkın kontrolündeydi. 

Halk rejimden uzaklaşıyor, Mala Gel’de bir araya geliyordu 

Kobanê’de halkın 19 Temmuz gecesi geliştirdiği bu hamlenin içerisinde yer alan ve şimdilerde Kobanê Şehit Aileleri Kurumu yönetici olan Mistefa Îto, o gün yaşananları paylaştı. Îto, 19 Temmuz öncesinde devrimin tohumlarının atıldığını ve o dönemlerde halkın örgütlülüğüyle meclisler kurulduğunu ve resmi olmayacak şekilde Asayiş güçlerinin de kurulduğunu aktardı. Îto, bu şekilde rejimi marjinalleştirdiklerini belirterek o dönemde rejimin kurumlarından çıkamaz hale getirildiğini söyledi. Îto, halkın da rejimden uzaklaştığını ve Mala Gel’de yer almaya başladığını belirterek, “Diyebilirim ki artık her şey elimizdeydi. Sadece rejimin bazı kırıntıları kalmıştı” dedi. 

‘Suriye’de yaşananlar bir fırsat sunuyordu’

19 Temmuz’dan iki gün önce gerçekleştirdikleri toplantı ile rejime ait yerlere “el koyma” kararı aldıklarını söyleyen Îto, şunları söyledi: “Ani gelişen bir durum değildi. Gerekli planlamalar yapıldı. Bir grup arkadaş güvenlik güçlerinin olduğu yere, bir kısım arkadaş diğer kurumlara girecekti. Çatışmaların yaşanmasını istemiyorduk. Onları kentimizden çıkarmanın peşindeydik. Kürt halkı olarak yıllardır hakkımızı almanın hayalini kuruyorduk. Suriye’de yaşananlar da bizim için bir fırsattı. Sabaha doğru artık rejimin bütün kurumları halkın denetimine geçmişti. Askeri alanlar, yine rejim yönetiminin bulunduğu yer, BAAS partisinin binası, buralar ele geçirilmişti. Bunları ele geçirmeden bir süre önce de bir araya geldiğimiz Mala Gel de rejime ait bir kurumdu ve biz el koyarak orayı Mala Gel’e çevirmiştik, yani halkın evine. Rejimi 19 Temmuz’dan önce TEV-DEM’in politikasıyla tüketmiştik. Bu yüzden de birçok kurumu rahatlıkla ele geçirdik. En önemlisi de kaymakamın yeriydi. Orayı da 19 Temmuz gecesi ele geçirdik.” 

Kürt halkıyla rejim arasındaki fark 

Îto, 19 Temmuz’dan bir gün sonra yaşadığı bir anıyı da anlattı. Îto, 19 Temmuz sabahı Helînce köyündeki asayiş noktasında rejim görevlilerinin kentteki silahları çıkarmamaları için nöbet tutuğunu söyleyerek, “Rejime ait bütün silahlar ve arabalar götürülmek isteniyordu. Ölüm ya da tutuklama yapmamak için biz de nöbet tutuyorduk. Birinci amacımız kenti temizlemekti. 19 Temmuz’dan yaklaşık bir yıl önce rejim tarafından evime baskın yapılarak gözaltına alındım. O sırada Halep’e götürülerek işkencelerden geçirildik. Asayiş noktasındayken beni gözaltına alıp işkenceden geçiren biriyle tesadüf eseri, o Kobanê’den kaçmaya çalışırken karşılaştım. Arabada saklanmıştı. Beni gözaltına aldığını hatırlattım kendisine. O da, ‘Bize emir gelmişti, ben de emri uygulamak zorundaydım’ dedi. Ben de ona, “Bizi gözaltına alıp işkenceden geçirdiniz. Ben bugün burada sana her şeyi yapabilirim. Öldürebilirim, işkence edebilirim, malına el koyabilirim ama Özgürlük Hareketi’nden aldığım ahlak ve insana yaklaşımla sana karışmıyorum. Bunu iyi bilmelisin ve sana bir ders olmalıdır. Nereye gidersen ‘Bizim ahlakımızda işkence yoktur. Kürtlerin ahlakı budur’ demelisin. Bu yüzden de selametle ailene ulaşmanı istiyorum. Senin yerinde olsam rejimden kopar, kendimi yaşama katarım’ dedim.” 

İç içe birçok devrim

19 Temmuz gecesi yaşadığı duyguları da paylaşan Îto, “Kürt halkı olarak yıllarca özgürlüğü hayal ediyorduk. ‘Acaba bir gün dilimizi konuşabilecek miyiz? Resmi olarak bu topraklarda ‘Kürt’üz’ diyebilecek miyiz?’ diye hayal ediyorduk. 19 Temmuz’da bir bütün olarak özgürleştik. Demokratik Özerklik çerçevesinde bir araya geldik ve bu sistem sadece Kürt halkının değil bütün toplumsal çevrelerin sorunlarına cevap olacağını ortaya koydu. 19 Temmuz tek bir devrim değildi. İçerisinde birçok devrimi de beraberinde getirdi. Dil, kültür devrimi bunlardan biriydi. Bugün insanlık devrimi Kobanê’de yaşandı. Saldırgan çetelere karşı da burada sürdürülen savaş, insanlık onuru için verilen bir savaştır” ifadelerini kullandı. 

Kobanê’yi diğer kentler izledi 

Kobanê’de halkın da katılımıyla rejim güçlerinin kentten çıkarılmasını Efrîn, Serêkaniyê, Dirbesiyê, Amûdê, Dêrik, Girkê Legê, Tirbespiyê ve Til Temir’de halkın yönetimi ele geçirmesi izledi. Suriye’nin Halep, Rakka ve Hesekê kentlerindeki Kürt mahallelerinde de rejim güçleri mahallelerden çıkarıldı. Şu anda bütün dünyanın gözünü çevirdiği Rojava Devrimi, işte böyle bir Temmuz gecesi, adı direnişle anılan Kobanê’de boy vermeye başlarken, 2012 Temmuz’undan itibariyle de Kürt halkı için yeni bir sayfa açıldı. 

Cizîrê, Kobanê, Efrîn

Rojava’daki Temmuz devriminin ardından 2014’te kanton olarak ilan edilen 3 bölgeyi de tanımakta fayda var. Rojava, Baas rejimi tarafından şehir olarak adlandırılmadığından iki bölge ismiyle tanımlanıyor. Birincisi Dêrik, Tirbêspiye, Qamişlo, Amûdê, Dirbesiyê ve Serêkaniyê’nin bulunduğu Cizîrê bölgesi, ikincisi ise Kobanê ve Efrîn. Bu iki bölgenin dışında Hesekê, Şam, Rakka, Minbic, Halep ve Lazkiye’de de çok yoğun bir Kürt nüfusu yaşamaktaydı. 

Tarih kokan kanton: Cizîrê

Arapça’da “bir ada” anlamına gelen Cizîrê, Fırat ve Dicle nehirleri arasında bulunuyor. Doğusunda, tarihi bir yer olan ve zamanında tarihin merkezi olup adı stranlara (Endîwerê paytexte – Başkenttir Endîwerê) konu olan Endîwerê ilçesi bulunuyor. Cizîra Botan ile komşu olan Endîwerê’nin yüzü Cudi’ye dönüktür. Endîwerê’den Rojava’ya doğru sıralanan Dêrik, Girkê Legê, Rimêlan, Çelaxa, Tirbespiyê, Qamîşlo, Amûdê, Dirbêsiyê, Serêkanîyê’nin dışında, Güney’de Hesekê (Cizîrê resmi olarak bu isimle tanınıyor) ve Til Temir ilçesi bulunmakta. Düz ve verimli bir toprak yapısının olduğu bölge, verimliliği ile sadece Rojava’yı değil bütün Suriye’yi doyuracak bir zenginliğe sahiptir. Örneğin yıllardır Suriye’de elde edilen buğdayın %40’ı Cizîrê ve Rojava’nın diğer bölgelerinden elde ediliyor. Suriye’nin geneline düşen pay ise %45’tir. Cizîrê, petrol yönünden de zengindir. Buradaki petrol çoğunlukla Rimêlan ve Tirbespiyê de bulunuyor. Her yeri tarih kokan bölgenin Endîwerê, Aliya Bölgesi (Dêrik’ten Tirbespiyê’ye kadar), Qamîşlo, Amûdê, Dirbêsiyê ve Serêkanîyê, çok eski zamanlardan beri yaşam merkezleri olarak biliniyor. Kürtlerin en yoğun yaşadığı bölge olan Cizîre de rejim tarafından “Arap Kemeri” politikaları kapsamında Kürtlerden boşaltılmak istedi. 

Kadim aşiretlerin kenti: Kobanê

Cizîrê ve Efrîn arasında yer alan Kobanê’nin Şêxler ve Sirrîn adında iki büyük ilçesi ve 300 köyü bulunuyor. Savaştan kaynaklanan göçlerle beraber nüfusu 250 binden fazla olan Kobanê, Urfa’nın Suruç ilçesinin de komşusudur. Çoğunluğu Kürtlerden oluşan kentte kısmen Arap halkının yaşadığı ilçe ve köyler de bulunuyor. Kobanê’nin doğusunda Girê Spî (Til Ebyad), batısında da Cerablus bulunuyor. Yer üstü ve yer altı kaynakları bakımından zengin olan Kobanê, özellikle; buğday, arpa, mercimek, nohut, pamuk, susam ve biber yönünden yüksek verimliliğe sahiptir. Kobanêliler su kuyuları açmada da ünlüdür. “Hefara” adı verilen makiler sadece Kobanê’de değil tüm Kürdistan’da iş yapıyor. Toplumsal yönden kadim aşiretlerin bulunduğu kentte konfederasyon biçiminde örgütlenen Berazî aşireti bunlardan sadece biridir. 

Zeytin diyarı: Efrîn

Rojava Kürdistanı’nın en batısındaki Efrîn’in Şêrawa, Cindirêsê, Mabata, Reco, Bilbilê, Şiyê ve Şera adında yedi ilçesi ve 365 köyü bulunmakta. Tüm köy ve ilçeleri Kürtlerden oluşan Efrîn’in merkezinde çok az sayıda Arap yaşamakta. Mabata ilçesinde Alevi Kürtler, Qestel Cindo’nun çevresinde ve Ezazê’ye yakın bazı köylerde de Êzîdî Kürtler yaşıyor. Kültürel olarak Kürdistan’da özerk bir konuma sahip olan Efrîn’in tarihi de çok eskilere dayanır. Bazı bölgelerde Hûrî ve Romalı medeniyetine ait eserlere rastlamak mümkün. Kela Hûrîyan (Hurilerin Kalesi), kentte bulunan en ünlü ve eski tarihi mekanlardan birisidir. Efrîn’in ismi “zeytin”le de özleşmiştir. Kuş bakışı bakıldığı zaman yan yana dizilen zeytin bahçeleri, çok güzel bir görüntü oluşturur. Suriye’de yetiştirilen zeytinin % 30’u bu bölgede yetiştirilmektedir. 

5. BÖLÜM

Rojava halkları devrimi gerçekleştirdikten sonra Demokratik Özerkliği 8 boyut üzerinde hayata geçirmek için çalışmalarına başladı. Siyasi, diplomatik, öz savunma, kültür, sosyal, hukuk, ekonomi, ekoloji ve eğitim alanındaki kurumsallaşma sürecinde kadınlar aktif rol aldı. Bu çabayla, Rojava’ya uygulanan çok yönlü ambargo, “kendi kendine yeten ekonomik model” ile boşa çıkarıldı. 

Rojava’da halk örgütlenmesinin temeli çok eskiye dayansa da yaşamın tüm alanlarındaki örgütlenme ve kendini yönetme, 19 Temmuz Devrimi ile başladı. Siyasi olarak Demokratik Toplum Hareketi (TEV-DEM) öncülüğünde başlatılan örgütlenme; siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel, öz savunma, diplomasi, eğitim, hukuk, kadın ve gençlik ile diğer tüm alanlarda örülmeye başlandı. Bu örgütlenmeyle, tepeden dikte edilen katı bir hiyerarşi temelinde değil, tabandan başlayan ve halkları esas alan bir model örülüyordu. 

Kürt Yüksek Konseyi’nin kurulması

Devrimden sonra da Meclisa Gel a Rojavayê Kurdistanê (MGRK) yani Rojava Kürdistanı Halk Meclisi kurulurken, KDP’ye yakınlığıyla bilinen ve Suriye muhalefeti içerisinde yer alan Suriye Kürtleri Ulusal Meclisi de 16 partinin bir araya gelmesiyle kuruldu. 11 Haziran’da Güney Kürdistan’ın başkenti Hewlêr’de MGRK ile ENKS, gerçekleştirdikleri görüşmeler sonrası 24 Temmuz’da Kürt Yüksek Konseyi’ni (KYK) ilan ettiler. KYK’nin bünyesinde diplomasi, sosyal hizmetler ve savunma komiteleri kuruldu. Bu durum uluslararası kamuoyununda da yankı uyandırdı ve Birleşmiş Milletler Arap Birliği Temsilcisi El Exder Îbrahîmî, Şam’da temsilcilerle görüştü. 2013 yılının Mayıs ayında da Rusya, KYK’yi Moskova’ya davet etti. Ancak Kürtlerin Cenevre Görüşmeleri’ne bizzat çağrılmamaları ve ENKS’nin Suriye muhalefetinin çatısı altında KYK’nin diğer bileşenlerine rağmen katılması, bu konseyin dağılmasının başlangıcı oldu. Sonraki dönemlerde diplomasi alanında TEV-DEM ve PYD, Avrupa, Mısır, Rusya ve ABD’de çeşitli temaslarda bulunurken; PYD Eşbaşkanı Asya Abdulah ile YPJ Komutanı Nesrîn Abdulah’ın Kobanê zaferi sonrası Paris’te Elysee Sarayı’nda Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande ile görüşmesi büyük yankı uyandırdı. 

Devrime yönelen güçlere YPG müdahalesi

2004 yılındaki Qamişlo Katliamı sonrası temelleri atılan Halk Savunma Birlikleri (Yekîneyên Parastina Gel, YPG), 2011 yılına gelindiğinde resmi olarak ilan edilmişti. YPG ve daha sonra resmi olarak kurulacak olan YPJ’nin Dêrik’ten Hesekê’ye, Kobanê’den Efrîn’e ve Şêx Meqsûd’dan Şengal’e kadar devrime yönelen her güce karşı elde ettiği başarılar da dünyada ses getirmeye devam ediyordu. Her ne kadar bazı Kürt çevreleri ve Türkiye tarafından YPG, PYD’nin silahlı kanadı olarak gösterilmeye çalışılsa da YPG/YPJ, gösterdiği direniş ve halklara verdiği sözü yerine getirerek tüm Rojava halklarının öz savunma gücü olduğunu ispatladı. Kent içinde güvenliği sağlamak amacıyla da 2013 yılında Kobanê’de Asayiş Güçleri kuruldu. Daha sonra da diğer kantonlarda açılan akademilerden yüzlerce kişi mezun olarak Asayiş görevine başladı. 

Kadınlar devrimin her yerinde

Rojava’daki “Cuma öfkeleri” eylemlerinde Rojava kadınları hep en öndeydi. Yekîtiya Star çatısı altında örgütlenen kadınlar, kadın meclisleri, kadın komünleri, kadın sığınma evleri ve kadın özgür düşünce akademilerini açarak devrimlerini kurumsallaştırmaya doğru götürdü. Özellikle tüm kurumlarda uygulanan “eşbaşkanlık sistemi”, Rojava Devrimi için yapılan “kadın devrimi” tanımlamasını haklı çıkarıyordu. Daha sonra Kadın Asayişi kurulurken; Kürt Dil Kurumu (Saziya Zimanê Kurdî-SZK) bünyesinde de Kürt Kadın Öğretmenler Birliği kuruldu. Askeri olarak örgütlenmeleri hala YPG’nin içerisinde olan kadınlar, 2013 yılında Kadın Savunma Birlikleri’ni (Yekîneyên Parastina Jin-YPJ) kurdu. 

Rojava gençleri de Devrimci Gençlik Hareketi (Tevgera Ciwanên Şoreşger) adıyla tüm kantonlarda örgütlendi. Kürt öğrenciler, Yurtsever Öğrenciler Federasyonu (Federasyona Xwendekarên Welatparêz) çatısı altında örgütlendi. Rojava Devrimi’ne yapılan saldırılara karşı hiç ikircik yaşamadan ve “Genç başladık genç başaracağız” şiarıyla cepheye koşan yurtsever gençlerden onlarcası, bu direnişlerde şehadete ulaştı. 

Kadın aydınlanma seferberliği

Rojava Halk Devrimi ile birlikte ilk olarak Efrîn’de Kürtçe eğitim kursları açıldı, okullarda Kürtçe eğitim verilmeye başlandı, halk kendi kendini yönetti, mazotun dağıtımı ile şehrin sevk ve idaresi halkın kendisi tarafından yapılmaya başlandı. Devletin okullarında Kürtçe eğitim verilmeye başlanırken SZK de bu dönemde kuruldu. Rojava halkları bir yandan sağlık, eğitim, hukuk ve diğer alanlarda kurumsallaşmasını sağlarken bir yandan da öz savunmasını güçlendiriyordu. Daha sonra da her üç kantonda yüzlerce okulda Kürtçe eğitim verilmeye başlandı. Açılan akademilerde binlerce öğretmen sertifika alarak okullarda görev aldı. On binlerce öğrenci artık kendi dillerinde eğitim görüp demokratik, bilimsel ve laik bir eğitimle yetiştirilmeye başlandı. Efrîn’de 2013 yılında Şehîd Ferzad Kemanger ve Şehîd Viyan Amara isimleriyle Kürt Dili ve Teorisi Akademileri kurulurken, her üç kantonda da Nuri Dersimî Düşünce Akademileri açıldı. Rojava’daki diğer halkların da kendi anadillerinde eğitim öğretim görmeleri sağlandı.

Savaş ve eğitim iç içe

SZK Kobanê öğretmenlerinden Nesrîn Ebdulqadir, rejim zamanında dillerinin yasaklı olduğunu hatırlatarak, “Her sistemin yasakları olduğu gibi burada da en yaygın yasaklar dil üzerineydi. Rejimin okullarında tek bir sözcük Kürtçe bile konuşamıyorduk” diyor ve devrimden sonraki süreçte yaşanan gelişmeleri şu sözlerle aktarıyor: “Yeni olan şeyin zorlukları çoktu. Bizim bile Kürtçe okullarda eğitim göreceğimize inancımız yoktu. Yavaş yavaş kurslarla başladık. Bu kurslardan mezun olanlar eğitim vermeye başladı. Böyle böyle öğretmen sayısı arttırıldı ve okullardaki eğitim süreklileştirildi. Fakat eğitim çalışmalarımız düzenli yürümüyordu. Bir eğitim devresi başlayınca mutlaka bir yerlerde bir saldırı oluyordu. O saldırılar, eğitim devrelerini de etkiliyordu. Mesela çoğu zaman öğretmenlerimiz silah alarak cepheye gidiyordu. 2013 yılının 26 Haziran’ında buradaki akademinin kurucusu Viyan Amara, Kobanê’ye saldırılar başlayınca silah alarak cepheye gitti ve şehit düştü. Savaş ve dil eğitimi birlikte yürüyordu. Yine bu son katliamda Pervîn ve Gülistan isimli öğretmenlerimiz şehit düştü.” 

“Her devrim dil ile başlar. Devrimlere yapılan saldırılar dile de yapılır” diyen Ebdulqadir, Kobanê’ye yapılan saldırılar sonrası göç ettikleri Pirsûs’ta da eğitim çalışmalarını sürdürdüklerini belirterek, “Kamplarda imkanlar dahilinde okullar açtık. Boşluğun yaşanmasını istemedik. Yani savaş sürüyor diye eğitim çalışmalarımıza ara vermedik” diyor.

Tabandan halk örgütlenmesi

Demokratik Özerklik temelinde örgütlenen Rojava halkları, başta Dêrik, Girkê Legê, Tirbespiyê, Qamişlo, Amûdê, Dirbêsiyê, Serêkaniyê, Til Temir, Kobanê, Efrîn ile Efrîn’in 7 ilçesinde, Şam, Halep, Rakka ve Hesekê’de halk meclislerini kurdu ve mahalle meclisleri ile Mala Gel’leri (Halkevi) faalleştirdi. Artık toplumun hukuki işleri ve sorunları buralarda çözüme kavuşturuluyordu. İlk başta bu sisteme temkinli yaklaşan Arap, Süryani, Asuri, Keldani, Ermeni ve Çeçen halkları da pratikte ortaya çıkan eşitliği ve demokratik yöntemi görünce sisteme dahil oldu. Bu arada devletçi hukuk sistemine karşı ahlaki ve politik toplumu esas alan bir hukuk sistemine geçilmesi gerekiyordu. İlk başlarda Barış ve Adalet Komitesi adı altında kurulduktan sonra, 4 Nisan 2013’te Toplumsal Bilimler Akademisi’nin bünyesinde Toplumsal Adalet ve Hukuk bölümü açıldı. 

Rojava halkları sözleşmesini ilan ediyor

6 Ocak 2014 tarihinde Rojava’nın Amûdê kentinde toplanan Rojava Demokratik Özerklik Yönetimi Yasama Meclisi, Rojava Toplumsal Sözleşmesi’ni kabul etti. Toplumsal Sözleşme’nin Giriş bölümünde yer alan şu bölümler, devrimin demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü karakterini en iyi yansıtan hukuki akit oluyordu: “Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için; demokratik toplum bileşenlerinin siyasi-ahlaki yapısıyla birlikte çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için; kadın haklarına saygı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi için; savunma, öz savunma, inançlara özgürlük ve saygı için bizler, demokratik özerk bölgelerin halkları, Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz. Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; ulus-devleti, askeri ve dini devlet anlayışını, aynı zamanda merkezi yönetimi ve iktidarı kabul etmez.”

En büyük saldırı: Ambargo

Rojava Devrimi’nin karşı karşıya kaldığı en büyük sıkıntı, kendisine dört taraftan uygulanan ambargo oldu. Ancak devrimin yaratıcıları, kurdukları komünler ve sistemle, askeri savaştan daha ağır olan ambargonun üstesinden gelmeyi başardı. Hala Rojava üzerinde ambargo devam etse de uygulanan ekonomik model, “kendi kendini idame ettirme” olarak özetlenebilir. Daha çok bir tarım coğrafyası olan Rojava’da rejimin uyguladığı politikalar nedeniyle neredeyse hiçbir fabrika yok. Rojavalılar, rejimin ülke sınırlarına 25 kilometre mesafede olan bölgelerde fabrikalara izin vermeyen bir yasayla Rojava’yı sınırlandırdığını belirtirken; küçük atölyelere dahi rejim tarafından kısıtlama getirildiğini ifade ediyor. 

Rojava’ye ‘hendek’ ambargosu

Devrim ile birlikte Rojava’ya uygulanan ÖSO, rejim, DAİŞ, El Nusra ve Türkiye ambargolarına bir de Güney Kürdistan’ın Rojava sınırına hendek kazarak uygulamaya koyduğu ambargo eklendi. Kürt kamuoyu, her türlü saldırıya maruz kalan Rojava’ya hendeklerle sınır çizilmesini, “Sykes-Picot’a sadık bağlılık” olarak değerlendirdi. Ancak tarihin bir cilvesi olarak KDP tarafından kazılan aynı hendekler, 3 Ağustos 2014 tarihinde DAİŞ’in Şengal’e yaptığı saldırılarda kaçan Pêşmergeler tarafından dolduruldu, Pêşmergeler Rojava’ya sığındı.   

6. BÖLÜM

Rojava’da 19 Temmuz 2012’de yaşanan devrim süreciyle birlikte Kürtlerin yaşadığı bölgelerde Demokratik Özerklik temelinde kurumsallaşmalara gidilirken, kendi geleceğini inşa eden halklara karşı saldırılar da başladı. Devrimi hazmedemeyen çevrelerin de desteğiyle başlayan saldırıların arkasındaki isimlerin başını ise Türkiye çekiyordu. Ancak bu saldırıların tamamını boşa çıkartan YPG/YPJ bu dönemde ilk deneyimini yaşarken, aynı zamanda bir tarih de yazılıyordu. Saldırılara rağmen geliştirilen örgütlülüğün bir yapıda vücut bulması için yürütülen çalışmalar, Ocak 2014’te Demokratik Özerk Yönetimler’in ilanıyla taçlandı. Kobanê Kantonu Dış İlişkiler Konseyi Başkanı İdris Nahsan, üçüncü çizgiyle bütün ezilen halkları bir araya getirmeyi amaçladıklarını ve bu kapsamda ilan edilen özerk yönetimlerin Suriye halklarına da bir model olduğunu belirtirken, Ortadoğu halkları açısından da yeni bir sayfa açıldığını söylüyor.

Rojava’da halkların özgürlüğü için alternatif, üçüncü bir yol olarak ortaya çıkan 19 Temmuz Devrimi ile birlikte Cizîrê, Kobanê ve Efrîn’de farklı renkler bir araya gelip kendi geleceklerini inşa etmeye koyulurken, bu devrimi hazmedemeyenlerin saldırıları da başlamış olacaktı. Efrîn’den Cizîrê’ye kadarki alanda halk, örgütlülüğünü geliştirirken, bir yandan da olası saldırılara karşı öz savunmasını geliştiriyordu. Çok geçmeden, devrimden birkaç ay sonra Rojava’ya dönük saldırılar da uluslararası güçlerin desteklediği çete grupların eliyle gerçekleşti. Ancak bu ilk saldırıların büyük bir direnişle püskürtülmesi, bölgesel ve uluslararası güçlere artık Kürtlerin var olduğunun, özgürce var olmaya devam edeceğinin mesajını verdi. Devrime dönük Eşrefiye ve Qastel Cindo’daki saldırılar önemli siyasal sonuçlar ortaya çıkartırken, savunma gücü YPG’nin de kendini ispatlamasını sağladı. Devrimin ilk dönemlerinde buraya dönük başlayan saldırıları, 2012 sonları ve 2013’te Serêkanîyê’ye dönük saldırılar izledi. Tüm bu saldırılar direnişle boşa çıkartıldı ve zaferler önemli siyasi sonuçları beraberinde getirdi.

Rojava’ya ilk saldırının arkasında da Türkiye vardı 

Devrimin ardından ilk saldırı, yaklaşık iki ay sonra Efrîn’in Şera kasabasına bağlı olan Êzidî Kürtlerin yaşadığı Qestel Cindo köyüne dönük oldu. El Kaide bağlantılı grupların ilk olarak 22 Eylül’de bu bölgede başlattıkları saldırı dalgası Türk ve Suudi Arabistan istihbarat servislerince organize edilirken, çatışmaların ilk üç gününde 86 çete üyesi öldürüldü. Suudi Arabistan İstihbarat Başkanı Bender Bin Sultan ve Türkiye istihbaratı, Riyad’da gerçekleştirdikleri bir toplantıda bu saldırının planlamasını yaparken, bu toplantıda görevlendirilen Zehran Aluş isimli kişi Ezaz’da DAİŞ, Liva Tevhid ve Türkiye istihbaratının katılımıyla bir toplantı gerçekleştirdi. Bu toplantıda Efrîn’e dönük gerçekleştirilecek saldırıda aralarında çatışmalar yaşanan grupların da birleşmesi kararı alındı. Ekonomik masraf ve cephanesinin Türkiye tarafından karşılanacağı bu saldırıda 17 grup, aralarında çatışma olmasına rağmen devrime karşı bir araya geldi. Saldırıyı gerçekleştiren gruplardan biri de Türkiye tarafından Ezaz’da kurulan Türkmen Ömer Dadiği komutasındaki Asifet Şimal isimli gruptu. 

Bayram ateşkesinde dahi saldırı gerçekleştirdiler 

Üç gün yoğun bir şekilde yaşanan şiddetli çatışmalarda YPG’nin gösterdiği muazzam direnişle saldırı tümden kırıldı. Ancak aynı alanda bayram vesilesiyle YPG tarafından tek taraflı ateşkesin ilan edildiği sırada, bayramın birinci gününde aynı gruplar tarafından Ezaz’a yakın Yazıbağ Köyü’ne ikinci bir saldırı daha başlatıldı. Bu bölgeye dönük saldırılar 2013 yazına kadar yer yer devam etti. Bu saldırıların amacı henüz yeni gerçekleşmiş, kurumlaşmasını sağlayamamış Rojava Devrimi’ni sonuca gitmeden boğmaktı. Ancak saldırılar YPG tarafından büyük oranda kırılırken Rojava halkları da bir yandan devrimlerini var güçleriyle savunup öte yandan sistemlerini inşa etmeye devam ettiler. 

Efrîn’deki bu saldırılarla bağlantılı olarak Rojava’ya dönük en kapsamlı saldırılardan biri de Serêkaniyê’de gerçekleştirildi. Efrîn’deki saldırılarla kendini ispatlayan YPG, Serêkaniyê Direnişi’yle de gerçeği pekiştirdi. YPG’nin Rojava halklarının savunma gücü olduğu net bir biçimde açığa çıktı.

Serêkaniyê saldırısı devrimi boğmaya dönüktü 

Serêkaniyê’deki saldırılar da Türkiye tarafından organize edildi. 40 bin nüfusluk bu şehirde yoğunlukta Kürtler olmak üzere Araplar ve Asuriler de yaşıyor. Asuriler öteden beri yerleşik. Araplar ise 1960-70’lerde BAAS rejimi tarafından sistematik olarak bölgeye yerleştirildi. Suriye’de dış politikaları boşa düşen Türkiye, yanı başında gelişen devrimi boğmak için de bölgede kaos yaratmanın peşindeydi. Bu amaca bağlı olunarak da Batı Kürdistan’a girişin en stratejik kapısı olan Serêkaniyê seçildi. Çünkü Cizîrê’nin son durağı olan Serekanîyê’de çıkartılacak bir kaos, Kürt-Arap çatışmasına dönüştürülecekti. Böylelikle de Cizîrê ile Kobanê-Efrîn bölgelerinin ilişkisi tamamen kesilecek ve ardından bu iki alanda da benzer operasyonlar hayata geçirilecekti. Yine Serekanîyê’nin kontrol altına alınmasıyla birlikte Cizîrê’nin diğer kentleri de ablukaya alınacaktı. 

Hesaplar tutmadı, YPG tarih yazdı 

Türkiye’den geçen yaklaşık bin beş yüz El Kaide bağlantılı çeteci, 16 Ocak 2013 tarihinde Serêkaniyê’ye büyük bir saldırı dalgası başlattı. Büyük sonuçlar açığa çıkartan Serêkaniyê saldırısı ve buna karşı geliştirilen direniş şu şekilde gelişti: 

Türkiye’de Urfa ve Ceylanpınar’da konaklayan çeteler,  Serêkaniyê’ye girdiler. Oradaki birkaç rejim grubuyla çatışan çeteler, daha sonra Arapların yoğun olduğu mahallelere yerleşti. Kürtler bir çatışmanın olmaması için sorunun müzakere yoluyla çözülmesi girişimlerinde bulundu. Yine kentte rejimin tümden çıkarılmamış olmasından dolayı “Rejimle işbirliği yapıyor” safsatalarının dillendirilmemesi için YPG, çete gruplarının Serêkaniyê’ye girişlerini engellemedi. Çeteler, Kürtlere çok zarar verirken Arap halkına da baskı yaptılar. Yine Asuri, Süryani ve Ermenilerin evlerini yıktılar, talan ettiler. YPG ile çeteler arasındaki çatışmaların fitili, kentte barışçıl bir havanın oluşması için çabalayan Halk Meclisi Başkanı Abid Xelîl’in gruplarla görüşmeden dönerken uğradığı suikast sonrası yaşamını yitirmesiyle ateşlendi. Xelîl’in katledilmesinden hemen sonra çatışmalar başladı ve bütün desteklere rağmen YPG güçleri çeteci grupları kentten çıkardı. Ardından ikinci, üçüncü saldırılar da gerçekleşti. Ancak bu saldırıların tümünden de YPG başarıyla çıktı. Bu başarı siyasi, diplomatik, kültürel, askeri kazanımları da beraberinde getirdi. Serêkaniyê direnişi, Batı Kürdistan’da kurulan savunma gücü YPG’nin de ilk şehir savaşı deneyimi oldu.

Tarihler 28 Temmuz’u gösterdiğinde ise El Nusra çetesi Halep’te Kürt köyleri olan Til Hasil ile Til Eran’a saldırarak aralarında kadın ve çocukların da olduğu 70’ten fazla Kürt sivili katletti.


Çeteler bir yandan rejim diğer yandan 

Çeteci gruplar Serêkaniyê’ye saldırırken BAAS rejimi güçleri de eş zamanlı olarak Gîrkê Legê’nin Girziro Köyü’ne saldırı başlatmıştı. Rejim, Çilaxa ve Gîrkê Legê’deki zengin petrol yataklarına el koymak istiyordu. Burada bir hafta boyunca süren çatışma ve kuşatmalardan sonra daha önce rejimin elinde bulunan petrol bölgesi Rimêlan da YPG’nin denetimine geçti.

Devrime dönük saldırılar sadece yukarıda açıklanan bölgelerle sınırlı kalmadı. Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Halep başta olmak üzere diğer bölgelerde de devrimi hazmedemeyen yapıların büyük saldırı girişimleri oldu ancak tümü boşa çıkartıldı. 

Soykırımdan özerkliğe 

Uluslararası güçlerin desteğiyle gerçekleştirilen bu saldırılar boşa çıkartılırken, bir yandan da geliştirilen örgütlülüğün bir yapıda vücut bulması için çalışmalar yürütülüyordu. Bu kapsamda Kasım 2013’te Kurucu Meclis’in ilanı gerçekleştirildi. Kurucu Meclis’in ilanı iki yıl önce gelişen devrimle birlikte Rojava’nın siyasal yapısının yeniden şekillenmesi açısından önemli bir sürece girildiğinin de işaretiydi. Qamişlo’da gerçekleşen toplantıda 82 üyeli Kurucu Meclis’in ilanını birkaç ay sonra Demokratik Özerklik temelinde oluşturulacak olan kantonların ilanı izleyecekti. Artık yıllarca soykırımdan geçirilen Rojava halkları, kendilerini özgür bir şekilde ifade edebilecekleri özerk kantonlarla devrimi de ete kemiğe büründürecekti. 

Tüm farklılıklar temsiliyetini buldu

Rojava Özerk Yönetimi Yasama Meclisi’nin 6-7 Ocak 2014’te gerçekleştirdiği toplantıda bölgeler, Cizîre, Efrîn ve Kobanê Kantonları olarak üçe ayrıldı. Bu kapsamda her kantonun kendi özerk yönetimini oluşturulması için çalışmalara başlandı. 21 Ocak 2014’e gelindiğinde yüzlerce çocuğun yanarak katledildiği Amûdê kentinde tarihi bir toplantı gerçekleştirildi. Cizîrê Kantonu Başkanlığı ve bakanlıklara ilişkin öneriler de yapıldıktan sonra Cizîrê Kantonu Demokratik Özerk Yönetimi, Mahabad Cumhuriyeti’nin kuruluş tarihi olan 21 Ocak’ta ilan edildi. Hükümet başkanlığı ve 22 bakanlıktan oluşan yönetimde sadece Kürtler değil Arap ve Süryaniler de temsiliyetlerini bulacaktı.

Kobanê, devrimi özerklikle taçlandırdı

Cizîrê’de ilan edilen özerkliğin ardından bu kez devrim ateşinin yakıldığı ilk yer olan Kobanê’de de 27 Ocak’ta özerklik ilan edildi. Kobanê’yi Efrîn izledi ve iki gün sonra da burada özerklik ilan edildi. 3 kantonun ilan edildiği Rojava, ortaya koyduğu modelle dünya üzerinde yaşayan halkların bir arada eşit temsilliyetle yaşanabileceğini de sunuyordu.

Üçüncü yol halkları birleştirdi 

Kobanê Kantonu Dış ilişkiler Konseyi Başkanı İdris Nahsan, Kürt halkının tarih boyunca kendisine dayatılan politikalara karşı ayağa kalktığını ifade ederek Qamişlo Katliamı sonrasındaki serhildanlarla Suriye rejiminin sallanmaya başladığını söyledi. Nahsan, Kürt halkının bu serhildanlarla mücadelesini sürdürdüğünü ifade ederek, “2014’e gelindiğinde Arap Baharı’nda da Kürt halkı bir kez daha demokratik hakları için başkaldırdı. Ancak bir kez daha Suriye halkının örgütlü olmadığı görüldüğü için Kürt halkı, yaklaşımları noktasında yeni bir yol bulmalıydı. Bu da ortaklık ve eşitlik temelindeydi. 19 Temmuz’da Kobanê’de başlayan devrim süreciyle halk, savunma ve örgütlenmede kendi yönetimini oluşturdu. Üçüncü yolla istedik ki bütün ezilen halkları bir araya getirelim. Bir yandan da Suriye halklarına bir model sunduk” ifadelerini kullandı.

Özerkliği hazmedemeyenler saldırıya geçti

Nahsan, Demokratik Özerkliğin ilanıyla Suriye’deki bütün halkların ve inançların temsiliyetini bulduğuna işaret ederek, bunu hazmedemeyenlerin Rojava Devrimi’ne saldırmaya başladığına dikkat çekti. “Saldırılarla halkın ulaştığı bu özgürlük noktasını ayaklar altına almak istiyorlardı” diyen Nahsan, direnişle bunların da boşa çıkartıldığını söyledi. Nahsan, Demokratik Özerk Yönetimler olarak önlerine koydukları üçüncü yol olan eşitlik ve özgürlük yolunda yürümeye devam edeceklerini kaydederek, saldırılara karşı halkların başaracağına işaret etti. 

7. BÖLÜM

Rojava Devrimi’ni başlatan kent olan Kobanê, 15 Eylül 2014’te insanlık düşmanı DAİŞ çetelerinin ve destekçilerinin başlatmış olduğu kapsamlı saldırıya karşı 21. yüzyılın en büyük direnişini gösterdi. 134 gün süren savaşın sonrasında Kobanê özgürleşirken tarihte eşine az rastlanır kahramanlıklar sergileyen YPG/YPJ savaşçıları da insanlık onurunu savundu. YPJ Komutanı Aryen Efrîn, direniş döneminde kimi zorlukların olduğunu ancak YPJ iradesiyle bu saldırıların boşa çıkarıldığını söyledi. Efrîn, “YPJ güçleri, ‘Canımızı bile veririz ama bu topraklara giremeyeceksiniz’ dediler. Düşman tanklarının önüne geçip kendilerini patlattılar” diyerek o günlerde verilen direnişi çarpıcı yönleriyle özetledi. 

Rojava kantonlarında Demokratik Özerk Yönetimler’in ilanından sonra uluslararası ve bölgesel güçlerin El Kaide bağlantılı çetelerin eliyle başlattığı saldırıların fitili ateşlenmiş oldu. Yıl 2014 olduğunda, devrimi başlatan kent olan Kobanê, Suriye iç savaşının başladığı günden beri en büyük saldırıların yaşandığı ve buna karşı en büyük direnişin sergilendiği kent  olarak dünya insanlığının hafızasına kazındı. Kobanê’ye dönük saldırılar Temmuz ayında başladı. Vahşet çetesi DAİŞ, Musul’u ele geçirdikten sonra elde ettiği ağır silahlarla yönünü Kobanê’ye çevirdi. Ancak büyük bir direnişle karşılaşan çetelerin bu ilk saldırı dalgası YPG/YPJ savaşçıları ve Kobanê halkı tarafından Güney cephesinde Girê Sêvê, batıda Zor Mixar ve doğuda da Evdiko ile Kopirlik köylerinde verilen büyük direnişlerle kırıldı. Saldırıların kırılmasında Kuzey Kürdistan halkının sınır hattında başlattığı nöbet eylemlerinin de etkisi büyük oldu. Kobanê’de saldırıları kırılan DAİŞ çeteleri, ardından Irak’ta Şengal, Telafer, Karakuş ve birçok bölgeyi işgal ederken; Suriye’de rejimin elinde bulunan en büyük kentlerden biri olan Rakka’yı, kentte bulunan Tabka Askeri Üssü’nü ve Rakka’ya bağlı Eyn Îsê kasabasını ele geçirerek gücüne güç kattı.

15 Eylül: Kobanê’ye saldırılar

Tarih 15 Eylül’ü gösterdiğinde DAİŞ çetecileri Musul’da elde ettikleri ABD silahları ve Rakka’da elde ettikleri Rus silahlarıyla üç koldan Kobanê’ye kapsamlı bir saldırı başlattı. Kendini daha önce Kobanê’de denemiş olan DAİŞ çeteleri, Kobanê’nin düşürülmesinin öyle kolay olmayacağını bildiğinden dolayı çok büyük bir güçle kente yüklendi. Bu kapsamlı saldırıyla beraber Kobanê’ye dördüncü cepheyi de Türkiye açmıştı. Türkiye, DAİŞ çetelerinin cephanesini Cerablus’tan trenlerle Girê Sipî’ye taşırken buna karşı da Kuzey Kürdistan halkı Kobanê sınırına akın ederek nöbet eylemlerine başlamıştı. Takvimler 27 Eylül’ü gösterdiğinde DAİŞ çeteleri daha önce Musul’da rehin aldıkları Türkiye Konsolosluğu’nun 49 çalışanını sembolik bir yer olan Girê Spî’de (Til Ebyad) teslim etti. O güne kadar aldığı tüm rehineleri katleden DAİŞ çetelerinin bu tavrı, kamuoyunda Türkiye ile DAİŞ’in Kobanê üzerine anlaşma yaptığı yorumuna neden oldu. Türk Başbakanı Ahmet Davutoğlu bu pazarlığı “diplomatik zafer” olarak takdim etmeye çalışırken Halk Savunma Merkezi Karargah Komutanı Murat Karayılan, konsolosluk çalışanlarının serbest bırakılmasının insani olarak sevindirici olduğunu söyledi ancak bunu Kobanê’nin düşürülmesi pazarlığının bir parçası olarak değerlendirdi ve pazarlığı da “diplomatik rezalet” olarak nitelendirdi. 

‘YPG tüzüğünü ihlal ediyoruz’

Kobanê’ye saldırılar tank, top, Milan füzeleri, katyuşa gibi çeşitli ağır silahlarla her taraftan devam ediyordu. Saldırılar hiçbir cephede durmaksızın sürüyordu. YPG/YPJ savaşçıları ise ferdi silahlarıyla direniyordu. Saldırılar bütün şiddetiyle devam ederken Kobanê’nin doğusundaki Serzûrî Köyü Okulu’ndaki 12 YPG/YPJ savaşçısının direnişi ise savaşın kaderini belirleyecekti. Buradaki 12 savaşçı, 24 saat boyunca çetelere karşı direnerek şehit düştü. Şehadete yürümeden önce cephe komutanları Meryem Kobanê’nin “Geri çekilin” talimatını kabul etmeyen savaşçılar, “Biz YPG tüzüğünü ihlal ediyoruz. Önder Apo, partimiz, şehitlerimiz ve halkımızdan özür diliyoruz” diyorlardı. Ve YPJ komutanı Meryem Kobanê, daha sonra bir mülakatında, “Bizim direnişimiz Serzûrî’den sonra başladı” diyecekti. 

YPG/YPJ sivillerin katliamını önledi

Çetelerin çok yönlü saldırıları devam ederken YPG/YPJ savaşçıları, kendilerini halk ile çeteler arasında perde yaparak sivil katliamların önüne geçti. Kobanê’de Şengal gibi bir katliam tablosunun ortaya çıkmaması ve halktan kimsenin çetelere esir düşmemesi, tarihi Kobanê direnişinin üzerine en az tahlil yapılan yönü olmakta. YPG/YPJ savaşçıları, bir taraftan vahşet çetesi DAİŞ’e karşı direnirken; diğer yandan da köylerdeki sivilleri tahliye ediyordu. Çetelerin amacı YPG/YPJ’nin tüm gücünü kırsalda imha etmekken; YPG/YPJ savaşçıları kademeli/kontrollü çekilme stratejisiyle hareket ediyordu. Kentin etrafına gelindiğinde ise kent yoğun bir havan/tank saldırısına tabi tutuldu. Sivil halkın büyük bölümü Kuzey Kürdistan’a geçmişti. Artık Kürdistan tarihinde bir ilk olacak olan şehir savaşının hazırlıkları yapılıyordu.

Arîn Mîrkan’ın eylemi ve 6-8 Ekim Serhildanı

Kobanê’de bunlar yaşanırken başta Kuzey Kürdistan olmak üzere dünyanın her yerindeki Kürtler ve dostları Kobanê için ayaktaydı. Ama Kuzey Kürdistan’daki öfke, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Dîlok’ta yaptığı konuşmada “Kobanê düştü düşecek” demesiyle artık taşmak üzereydi. Takvimler 6 Ekim’i gösterdiğinde Arîn Mîrkan’ın Miştenûr Tepesi’nde gerçekleştirdiği fedai eylem, öfkeyi eyleme çeviren bir kıvılcım oldu. Kuzey Kürdistan ve Türkiye metropollerinde 7’den 70’e sokaklara dökülen halk, her yeri Kobanê’ye çevirdi. Kuzey Kürdistan’ın birçok kendinde fiili OHAL ilan edilirken 50’yi aşkın yurttaş yaşamını yitirdi. Halkın durdurulamaz öfkesini gören Türk devlet yetkilileri, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a giderek müdahil olmasını istedi. Birçok kesimden gelen “sağduyu” çağrılarını dinlemeyen halk, Öcalan’ın kritik müdahalesiyle durabildi.

‘Kürt halkının onurunu ayaklar altına aldırmadık’

Şehir savaşı kapıya dayandığında YPG/YPJ savaşçıları, kentin doğusu ve batısını tutarak çetelerin güneyden kente girmesini sağlayacaktı. Ancak yaşanan kimi taktik aksamalardan dolayı ve Miştenûr Tepesi’nin düşmesinden sonra şehir savaşı kentin doğusunda başladı. Çeteler ağır silahlarıyla kente girdikten sonra DAİŞ’e karşı ABD öncülüğünde kurulan koalisyon güçlerine bağlı savaş uçakları yer yer DAİŞ mevzilerini bombalamaya başladı. Artık şehir savaşı en ağır biçimde sürüyordu. Çetelerin kente girmesi üzerine o dönem konuşan YPG Kobanê Komutanı Mehmûd Berxwedan, “Kobanê’nin sokaklarını onların cenazeleri ile dolduracaklarını“ söylerken; YPJ Kobanê Komutanı Meysa Ebdo ise röportajında, “Halkımız bilsin ki uzun bir zamandır burada Kürt halkının kimliği, varlığı ve hakları için bir kahramanlık destanı yazılıyor. Her köyde, mezrada, tepede şehitler verdik. Her köyde yaralılarımız oldu. Bazı yerlerde cenazelerimizi bastılar ama asla ve asla Kürt halkının onurunu ayaklar altına aldırmadık. Her direnişimizde halkımızın direnişini büyüttük ve büyütmeye de devam edeceğiz. Bir tekimiz bile kalsa, köy köy, ev ev nasıl savaştıysak bundan sonra da aynı şekilde savaşacağız. Bütün dünya küçük bir kasabanın üzerine geliyor. Bu da bizim büyüklüğümüzdür, irademizdir. Dünyaya bunu gösteriyoruz. Kobanê öyle kolay gitmeyecek. Bu bir buçuk yılda nasıl yüzlerce kayıp vermişsek, bundan sonra yine veririz, binlerce kayıp da veririz. Bir tek özgürlük savaşçısı dahi kalsa yine direneceğiz” diyordu. 

‘Kobanê Stalingrad olacak’

“Kobanê Stalingrad olacak” sözünün patenti ise YPJ komutanı Meryem Kobanê’ye aitti. O dönemde PYD Eşbaşkanı Asya Abdullah, “Kobanê düşerse her şey biter, diye avuçlarını ovuşturanlar bilsin ki Kobanê’nin düşmesi onların ölümü olacaktır. Kobanê düşse bile direniş daha da büyüyecektir” derken Kobanê Kantonu Başbakanı Enwer Muslim de şunları söylüyordu: “Tarihte direnişleriyle ünlü birçok kent ve ülke var. Stalingrad, Almanya’da Viyanpoll, Vietnam... Kobanê de şimdi öyle tarihi bir rol oynuyor. Bugüne kadar bize yapılan saldırılar -son bir buçuk yılda- hangi bölge ya da kente yapılmış olsaydı çoktan düşürülürdü. Ama yine de Kobanê’nin düşüşü öyle kolay olmayacak.”

Sözün gereği yapıldı

Sınır kapısını ele geçirmek isteyen çeteler en büyük saldırılarını doğu cephesinde gerçekleştirdi. Kaniya Kurda Mahallesi’nden Suk El Hal Mahallesi’ne çekilen YPG/YPJ savaşçıları, burada bir savunma hattı oluşturdu. 113’ü kent içerisinde toplamda 134 gün süren Kobanê Direnişi’nde; Destina, Arîn Mîrkan, Kendal Efrîn, Eylem, Diyar Bagok, Gelhat Cûdî, Rênas, Seyîtxan ve Cûdî Amed gibi yüzlerce YPG/YPJ Komutanı ve savaşçısı, halka verdikleri “devrimi koruma” sözünü yerine getirerek şehadete ulaştı. 

Halep Grubu savaşın kaderini değerlendirdi

31 Ekim tarihinde Güney Kürdistan’dan gelen 145 kişilik bir Pêşmerge heyeti Kobanê’ye ulaştı. Daha çok ağır silahlar kullanan Pêşmergeler kentin batısında konuşlanarak bu silahlarla direnişe destek verdi. Şehir savaşının sürdüğü dönemde Halep Grubu olarak bilinen ve şehir savaşında uzman bir YPG grubu Kobanê’ye ulaşarak savaşın seyrinin değişmesinde önemli bir rol oynadı. Sokaklara perde çekilmesini, duvarların delinerek yol açılmasını, mevzilerin yeniden yapılandırılmasını sağlayan Halep Grubu, birçok üyesini şehit vererek çetelere ağır darbeler indirdi. Artık çeteler darbe üzerine darbe alıyor ve birçok mevziyi kaybediyordu. 

Dünya YPJ’ye selama durdu

1 Kasım tarihinde ise dünya, Kobanê’ye, direnişine ve direnişçilerine selam duruyordu. Bu tarih, Dünya Kobanê ile Dayanışma Günü ilan edildi. Dört kıtada alanlara çıkan her dilden, inançtan, renkten ve ideolojiden insanlar Kobanê Direnişi’ni, özellikle de YPJ’nin direnişini selamlıyordu. Eylemlerin en kitlesel geçtiği yerlerin başında El Kaide’nin kaleleri olarak bilinen Afganistan ve Pakistan gibi ülkelerin olması herkesi şaşırtmış ve kadının özgürlük istemini gözler önüne seriyordu. 

29 Kasım saldırısı ve TC-DAİŞ mutabakatı

Tam da YPG/YPJ savaşçılarının Kobanê’yi çetelerden temizleme operasyonunu başlatacağı 29 Kasım günü; DAİŞ çeteleri her üç cephenin yanı sıra Türkiye’nin hakimiyetinde olan Kuzey Kürdistan topraklarını kullanarak Mürşitpınar Sınır Kapısı’ndan kente dönük bir saldırı başlattı. Sabah saatlerinde dört cepheden başlayan saldırıda çeteler, bomba yüklü 4 araç ve 3 tankla saldırmıştı. Kapıdaki saldırıya karşılık veren YPG’liler ve Asayiş güçleri, çetelerin amaçlarına ulaşmasını 13 şehit vererek engelledi. YPG/YPJ savaşçıları sınırı geçerek Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) silosu ve Mürşitpınar Camisi’nden saldıran çeteleri etkisizleştirdi. Yaralanan çeteciler de Türkiye’ye ait panzerlerle taşınarak daha doğudaki birliklerine teslim edildi. Bu kapsamlı saldırı bertaraf edildikten sonra Türkiye’nin DAİŞ’e kapıyı ele geçirmesi için 4 saat süre tanıdığı, kimi istihbari bilgiler ışığında ortaya çıktı. 

Ve Kaniya Kurda’da YPG bayrağı dalgalanıyordu artık...

Eskiden Kuzey Kürdistan ve diğer parçalardaki özgürlük istemlerine destek vermekten geri durmayan Rojava için bu kez başta Kuzey Kürdistan halkı olmak üzere tüm Kürtler seferber olmuştu. Kobanê Direnişi boyunca yüzlerce genç sınırı geçerek direnişe katılırken Suruç sınırında başlatılan nöbet eylemleri ise direnişçilerin moral kaynağı oldu. 

Her bir anı bir kahramanlık destanı ile geçen Kobanê Direnişi, tarihler 25 Ocak’ı gösterdiğinde Kaniya Kurda ve Miştenûr’da -yani Arîn Mirkan’ın diyarı- YPG bayrağının dalgalanmasıyla zaferini ilan etmişti. Kobanê düşmemiş, direnmiş, kazanmıştı artık... 15 Eylül’den 24 Ocak’a kadarki savaşta 600’ü aşkın YPG/YPJ savaşçısı şehit düşerken; sonraki süreçlerde de başlatılan operasyonlarla çetelerce işgal edilmiş Kobanê köyleri bir bir geri alındı.

YPJ’nin Kobanê komutanlarından Aryen Efrîn, Kobanê’ye dönük saldırıların dünyada eşi benzeri olmadığına işaret ederek bu saldırılarla Kürt kadının yarattığı emeğin yok edilmek istendiğine, saldırıların esas amacının da bu olduğuna dikkat çekti. Efrîn, saldırılarla Kürt halkının direniş tarihinin yok edilmek istendiğini belirterek şunları söyledi: “Kobanê’de bu tarihi toprağa gömmek istediler. Kürt halkının dilini, kimliğini tüm değerlerini, tarihten günümüze kadar yaratımlarını Kobanê’ye saldırarak yok etmek istediler. Dünya üzerinde devletler karşılıklı savaştığı zaman büyük tekniklerle saldırıyorlar ama bizim askeri bir ordumuz, silahımız yok. Esasta bu saldırıları durduran, Kürt kadınlarının ve gençlerinin iradesiydi. Bu irade, saldırılara siper oldu. Bunu Kobanê’de gözlerimizle gördük. Cephede son anlarına kadar direnenler, tanklarla saldıranlara karşı iradeleriyle durdular. Bu irade, Önder Apo’nun bizlerde yarattığı fikir iradesinin yansımasıydı. Bu irade, sadece Kobanê’de değil Rojava’nın, Kürdistan’ın tamamında daha büyük başarılar getirecektir. Kobanê Direnişi’nde YPJ elbette büyük bir rol oynadı. Zorluklar vardı ama YPJ iradesiyle bu saldırılar boşa çıkardı. YPJ güçleri, ‘Canımızı bile veririz ama bu topraklara giremeyeceksiniz’ dediler. Düşmanın tanklarının önüne geçip kendilerini patlattılar. Arîn Mîrxan bir örnektir ama onun gibi onlarca genç çıktı ve düşmana ‘Topraklarımıza giremezsiniz’ dedi. Bunu bedenlerini büyük bir irade silahına dönüştürerek gösterdiler.”
Tarih 22 Şubat 2015’i gösterdiğinde daha önce “Kobanê düştü düşecek” diyerek sevincini gizlemeyen ve bunu “müjdeleyen” Tayyip Erdoğan, DAİŞ çetelerinin işgal ettiği Suriye topraklarındaki Süleyman Şah Türbesi’nin nakil işlemi için Kobanê’nin kapsını çalacaktı. Kobanê Kantonu Hükümeti’nden alınan izin ve YPG’den alınan destekle, 21 Şubat’ı 22’ye bağlayan gece Süleyman Şah Türbesi Kobanê’nin güneybatısındaki Qereqozax Köprüsü’nden kaçırılarak Kobanê’nin batısındaki Aşmê köyüne getirildi. Türbeyi nakil işlemi, “havuz medyası”nda bir taraftan “büyük operasyon”, “yıldırım operasyonu” ve “askeri zafer” olarak takdim edilirken; diğer taraftan da PYD’ye ültimatom verilerek yapıldığı yazıldı, çizildi. Ancak daha sonra operasyonun ayrıntıları ortaya çıkınca YPG’nin TSK’ye bizzat destek verdiği, Qereqozax’ta bozulan bir Türk tankının YPG tarafından getirilerek kendilerine teslim edildiği ve Aşmê için ise defalarca PYD ve Kobanê Hükümeti ile görüşüldüğü ortaya çıktı. 


Kaynak:

http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=44341