4 Kasım 2018 Pazar

Bahoz Erdal: Halkımız Uzun Süreli Mücadeleye Hazırlanmalı


HPG Merkez Karargah Komutanlık üyesi Bahoz Erdal, Sterk TV’de yayınlanan özel programa katıldı. Programda, Türk devletinin özel savaş konseptiyle Kürdistan’da yürüttüğü kirli savaşı değerlendiren Erdal, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerinde yürütülen tecride ilişkin “En büyük direniş mevzisi İmralı’dır” dedi.

Kürt halkının ve Kürdistan gerillasının verdiği mücadeleye dikkat çeken Erdal, önümüzdeki sürecin mücadele ve direniş süreci olduğuna dikkat çekerek önemli uyarılarda bulundu.

Medya savunma alanları üzerindeki saldırıların Güney Kürdistan’ı işgal etme amaçlı olduğunu ifade eden Erdal, Güney halkının tutumunun ulusal olduğunu ama Güney siyasi güçlerin net bir tavır sergilemediğini eleştirisinde bulundu.

35 YILDIR GERİLLA TÜRK DEVLETİNE KARŞI SAVAŞIYOR

Konuşmasının sonunda Kürt gençlerine çağrı yapan Erdal’ın konuşmasında öne çıkanlar şöyle:
“Gerilla için Kürdistan’da savaşmak yeni bir şey değildir. 35 yıldır gerilla, Türk devletine karşı savaşıyor. Bu yüzden gerilla Türk ordusunu, emniyetini, istihbaratını ve savaşta kullandıkları tekniği de iyi tanımıştır. Bunların yanında gerilla, savaştığı araziyi iyi tanımakta ve büyük bir savaş tecrübesine sahip olmaktadır. Bundan dolayı Kürdistan özgürlük gerillası zaten 35 yıllık savaş tecrübesiyle Türk devletine karşı yenilmediğini hatta büyük zaferler elde ettiğini ortaya koymuştur.
Bu anlamda Kürdistan gerillası kendisini farklı bir şekilde ispatlamaya gerek duymuyor. Çünkü 35 yıllık savaş tecrübesi gözler önündedir. Son 2 yıldır Erdoğan Türkiye’de her şeyi savaşın hizmetine sokmuştur. Türk basını başta olmak üzere, şu anda hiç kimse farklı bir şey konuşamıyor. Basından tutalım, ekonomisinden, hatta sivil toplum kuruluşundan, spora, camiye kadar hepsini bir silah gibi halkımıza ve gerillaya karşı kullanıyor.

GERİLLA VE HALKIMIZIN MÜCADELESİ TÜM OYUNLARI BOZMUŞTUR

Gerilla ve Türk devleti arasında gelişen savaş, 2014 yılına kadar kontrollü bir savaştı. Fakat 2015 yılından sonra Türk devleti Erdoğan öncülüğünde topyekun bir savaş yürütmektedir. Ne Türk halkı, ne Kürt halkı, ne de özgürlükçü, muhalif basın gerçekleri kolay kolay öğrenemiyor. Bu bir hakikattir bunları sadece biz söylemiyoruz. Bugün yüzlerce gazeteci, aydın, demokrat insanlar Türkiye’den kaçmışlardır. Fakat şunu söyleyebiliriz. Gerçekten de şuanda Türk devletinin neyi varsa, ne kadar gücü varsa gerillaya karşı kullanıyor.

Erdoğan’ın şöyle bir hesabı vardı, son iki yılda Bakur’da gerillayı mevcut teknikle tasfiye edip, Başur’da Güneyli siyasi güçlerin desteğini de alıp saldırmak, Rojava’da ise devrimi tasfiye ederek, sahneye kazanmış bir Erdoğan çıkarmaktı. Bu şekilde, Suriye’de de Irak’ta da tüm Ortadoğu’da kendisine bir konum oluşturup daha fazlasını isteyecekti.

Fakat hem halkımızın seçimlerde, “Biz bizi tutuklayabilir, köy ve şehirlerimizi yıkabilirsiniz ama asla bizim irademizi teslim alamazsın” demesi ve diğer yönüyle Kürdistan özgürlük gerillasının, bu tekniğe karşı kahramanca bir savaş yürütmüş olması Türk devletinin bu kirli planlarını alt üst etmiştir. Bunun için Erdoğan Kürt halkına karşı bu kadar saldırganlaşmıştır.

ERDOĞAN HER GÜN GERİ ADIM ATIYOR

Bugün Türkiye’de eğer ekonomik bir kriz yaşanıyorsa, bunun nedeni Erdoğan’ın yürütmüş olduğu bu savaştır. Yani her gün onlarca uçak kalkıyor ve her bir uçak kalkışında yüz binlerce dolarlık bir masraf olmaktadır. Aynı şekilde, Türk devletinin yürütmüş olduğu savaştan dolayı, Kürdistan’da hayvancılık sıfıra inmiş durumdadır. Ticaret ve ziraat de aynı şekilde. Türkiye’nin ekonomisi, Kürdistan’daki üretimden dolayı ayakta kalıyordu. Ama şimdi bunlar da işlenemez durumdadır. Bundan dolayı Türkiye’de yaşanan ekonomik çökmenin temel nedeni, AKP’nin savaşta özellikle son üç yıldaki yenilgisidir.

Yine bugün Suriye konusuna ilişkin Erdoğan her gün geri adım atıyor ve Rusya’ya teslim oluyor ki en son İdlib konusunda da bu görüldü. Yine Irak’ta da eskisi gibi rolleri kalmamış. Bunların temel nedeni, savaştaki yenilgisinden kaynaklanmaktadır. Hiç kuşkusuz Kürdistan’da yürütülen savaş, sıradan ve kolay bir savaş değildir.

SON TEKNOLOJİ İLE GERİLLAYA KARŞI SAVAŞIYORLAR

Dünyada gelişen son teknolojiyle, Türk ordusu gerillaya karşı savaşmaktadır. Fakat Kürdistan özgürlük gerillası çelik bir iradeye sahip olmakla birlikte, her gün kendini yenileyen bir gerilla anlayışı ve yaratıcı tarz ve taktiklerle onların hesaplarını boşa çıkarmaktadır. Nasıl ki geçen 35 yıllık savaş sürecinde, Türk ordusu savaşta büyük darbeler almış evdeki ve çarşıdaki hesapları birbirine uymamışsa, bu sefer de hesapları tutmayacaktır.

YENİLGİYE UĞRADIKLARINI AÇIKÇA SÖYLEYEBİLİRİM

Kürdistan özgürlük gerillası bunu bir kez daha ortaya koymuştur. Belki yoldaşlarımız gerçekleştirdikleri birçok eylemi kameralara kayıt edemiyorlar, ki o da büyük bir eksikliktir. Fakat gerilla 35 yıllık savaş sürecinde, savaşma gücü ve azmini ispatlamıştır. Biz Türk ordusunun tümünü yok edeceğiz demiyoruz. Fakat Türk ordusunun gerillaya karşı tüm kirli planlarını, gerilla karşısında yenilgiye uğradığını açıkça söyleyebilirim.

EN ZORLU MEVZİDE ÖNDER APO SAVAŞMAKTAR

En büyük ve ağır saldırı Önder Apo üzerinde gerçekleşmektedir. Bu anlamda en zorlu ve en güçlü mevzide Önderliğimiz direnmektedir. Gerilla silahlıdır, Kürdistan dağlarında özgürdür ve düşmana karşı savaşıyor. Halkımız da bir araya gelip mücadele ediyor. Fakat Önder Apo kendi başına, İmralı adasında devlet terörüne karşı tarihsel bir mücadele ve direniş halindedir. Önder Apo’ya yönelik bu vahşice saldırının temel nedeni ise, Önder Apo’nun bu değerli duruşu ve mücadelesidir. Türk devletinin esas hedeflerinden biri, Önder Apo’nun ilişkisini halktan ve hareketten kopararak, hareketin kendisini yönetemeyeceğini, kendi aralarında bir parçacılığın oluşabileceğini bu şekilde savaşı yürütemeyecek konuma geleceğini düşünerek gerillaya ve halka saldırarak sonuç almak istemiştir.

Fakat özellikle geçen son 3 yıllık pratik süreçte görülüyor ki, halkımız ve hareketimiz yekvücut halinde Önder Apo’nun felsefesi ve çizgisi üzerinde kararlılıkla yürümekte, bundan dolayı da asla mücadelede zayıflıklar yaşanmamaktadır. Bu açıdan biz Kürdistan özgürlük gerillaları olarak, ancak ve ancak mücadelemizi daha da yükselterek, Önder Apo’nun elini güçlendirebilir.

HERKES OLDUĞU YERDE MÜCADELE ETMELİ

Halkımız için şunu söyleyebilirim; herkes olduğu yerde bir şekilde mücadele yürütmelidir. Ancak bu şekilde Önder Apo’nun çizgisine sahip çıkma gerçekleşebilir. Yani tüm bunların hepsi birbirine bağlıdır. Biz Önderlik üzerindeki tecridi kırmak istiyorsak, duygusal yaklaşıp, sadece umut etmekle olmaz. Bunlar örgütlenme ve eylemselliklerle gerçekleşebilir. Düşmana karşı kaybedecek bir şeyimiz kalmadı. Toprağını, ülkeni işgal etmiş, ekonomik olarak zaten seni aç bırakmış durumda, tarihin, dilin kültür ve kimliğin zaten ayaklar altına alınmıştır. O vakit sen neyden korkacaksın ki? Bundan dolayı yurtseverim diyen her insan, bulunduğu yerde mücadelesini yürütmelidir.

TÜRK DEVLETİ HAREKETİN YÖNETİMİNE YÖNELMEYE ÇALIŞMAKTADIR

Eskiden Türk devleti öyle sanıyordu ki, Önder Apo’yu bir şekilde rehin alabilirlerse ya da herhangi bir darbe vurabilirlerse, eski Kürt örgütleri gibi dağılacağımızı düşünüyorlardı. Ondan sonuç almadıkları için, şimdi de hareketin yönetimlerine yönelmeye çalışmaktadırlar. Bu konuda şunları söyleyebilirim: Birincisi, bu başına ödül konulan kırmızı, turuncu vs. listeleme konusu da bir özel savaştır ve Türk devleti, Amerikan’ın taklidini yapıyor. Kırmızı ve bilmem farklı renklerde ve düzeylerde listeler oluşturup bununla yönetimlerimizi ve Kürdistan devrimini kriminalize ve suçlu gibi göstermeye çalışmaktadırlar.

YÖNETİM HEDEFLENEREK HAREKETİ ZAYIFLATAMAZLAR

Zaten Türk devleti devrimci yurtsever ve onuruna sahip çıkan insanlara eşkıya, mahkum, çete gibi söylemleri söyleyerek, suçlu ve aranan kişiler olarak göstermeye çalışmaktadır. Bir diğeri ise, halk üzerinde psikolojik bir savaş yürütmek istemektedir. Sanki yönetim darbe yese, hareket zayıflayacak, dağılacak gibi bir algı oluşturmak istemektedirler. Halbuki PKK tarihinde yaşandığı gibi dünyada hiçbir örgüt üst yönetimlerini bu düzeyde şehit vermemişlerdir. Hiçbir Kürt örgütü ve isyanlarında böyle bir durum yaşanmamıştır. PKK komutanlarını şehit vermiştir, fakat PKK bir o kadar da onlara bağlılığın gereği olarak büyümüş ve daha da güçlenmiştir.

ŞAHADET MÜCADELENİN BİR HAKİKATIDIR

Bir diğer nokta ise, Türk devleti sadece PKK hareketinin yönetimlerini değil, yurtsever olup kendi onuruna sahip çıkan ve teslimiyeti kabul etmeyen her insanı hedef haline getiriyor. Binlerce insanımızı faili meçhul adı altında şehit düşürmediler mi? Bu şekilde halkta “Biz yönetimlerine ulaşabiliyoruz biz onları şehit düşürüyoruz, kimse kalmadı” gibi algılar oluşturarak halkımızın umutlarını kırmaya çalışıyorlar. Kendini böyle güçlü göstermeye çalışarak, halkta da kuşku ve güvensizlik yaratmaya çalışmaktadırlar.

Bunlar yeni geliştirdikleri yöntemler değildir. Devrimin başından bugüne kadar savaş içerisindeyiz. Yönetimlerimiz, komutanlarımız hiçbir şekilde arkada kalmamış ve hep ön mevzilere gitmişlerdir. Bugün Önderliğimizde en zor mevzide savaşmak durumundadır. Biz de Önder Apo’nun savaşçılarıyız, birçok şehit verdik ve mücadelenin bir bedeli olarak da vermeye devam edeceğiz. Şahadet Kürdistan devrimimin bir hakikati, gerçeği olmak durumundadır.

Türk devleti kaç yıl öncesinde Sakine Cansız arkadaşı Paris’te şehit düşürdü. Son olarak Mam Zeki Şengali arkadaşı ki kendisi Êzidî bir insan olup güçlü bir öncüydü. Onu hedeflediler. Bu şekilde halkın morali üzerinde etki yaratmak istiyorlar. Ama biz de şöyle diyoruz ki,”Devrimin yolu, şehitlerin yoludur.” Biz inanıyoruz ki her bir komutan ve öncü gerillamız şahadete ulaştığında, kendisiyle birlikte devrimi büyütüyor. Halkta da düşmana karşı kin ve öfkeyi arttırıp mücadele düzeyimizi daha da yükseltmektedir. Devletin bu saldırgan yöntemle sonuç alması mümkün değildir.

BAŞUR’DA BAZI GÜÇLER BİREYSEL ÇIKARLARI İÇİN TÜRK DEVLETİNE YARDIM EDİYOR

Türk devletinin hala soykırım savaşını devam ettirme gibi bir umudu ve ısrarı varsa bunun bir diğer nedeni Başur Kürdistan’ındaki siyasi güçlere bağladığı umutlarıdır. Başur Kürdistan’ında bazı siyasi parti güçleri şunları söylemektedirler, “Türkiye’de eskiden Kemalist kesim iktidardaydı, onlar Kürtleri sevmiyordu, Kürtlerin düşmanıydılar. Fakat şimdi Erdoğan iktidardır ve Kemalistlere göre, Kürtlerin varlığını kabul ediyor. Kürtlerin düşmanı değildir. Özelde Başur Kürdistan’ındaki Kürtlere yaklaşımı daha iyidir.” Bu şekilde Erdoğan’ın propagandasını yapıyorlar.

Bu düşünce ve yaklaşım biçimi ya Türk devletini ve Erdoğan’ı tanımamadan ileri gelmektedir ya da bazı güçler kendi bireysel çıkarları için Türk devletine yardım ediyorlar. Her şeyden önce Türk devletinin zihniyet oluşumu, Kürt düşmanlığı üzerine inşa edilmiştir. Bugün Erdoğan herkesten daha fazla Kürt düşmanlığını yapmaktadır.

Hatta şunu da söyleyeyim; yine Başur Kürdistan’ındaki bazı siyasi güçler, “Erdoğan Bakur Kürdistan’ındaki Kürtlerin de düşmanı değildir. Sadece PKK’nin düşmanıdır savaş sadece PKK ve Türk devleti arasında gelişmektedir. Erdoğan’ın Bakur Kürdistan’ındaki Kürtlere yaklaşımı da iyidir. Zaten Başur’daki Kürtlere karşı çok iyidir. Sorun PKK ve Türk devleti arasındadır” diyorlar. Bu anlayış ve yaklaşımlar ya anlamadıklarından ileri gelmekte, ya da bilinçli bir şekilde söyleniyor. Eğer bilinçliyse bu güçler düşmanla ortaklaşmadır. Erdoğan’ın Kürde yaklaşımı yüzlerce kez Tansu Çiller’den daha düşmancadır.

TÜRK DEVLETİNİN TEMELİ KÜRT DÜŞMANLIĞI ÜZERİNE İNŞA EDİLMİŞTİR

Kürt halkının değerlerine yaklaşımından tutalım, yine halkımız üzerinde yürütmüş olduğu terör ile Bakur, Başur ya da Rojava olsun fark etmeksizin Çiller, Ağar ve Doğan Güreş’ten de öteye bir Kürt düşmanlığı yürütmektedir. Bu hakikati herkes görmeli ve herkesten önce de, Başurlu halkımız ve bu siyasi güçler bu gerçekliği görmelidirler. Yakın süreçlerde yaşanan iki örnek var Güneyli halkımız yaşanan bu iki örneği asla unutmamalıdır. Birincisi 2014 yılında DAİŞ Şengal’e saldırdığında daha sonra da Hewler ve Başika hattına saldırdığı zaman, Başur yönetimi Erdoğan’dan yardım istemedi mi? Oysa Türk devletinin Başur Kürdistan’ında 20’ye yakın askeri üssü bulunmaktadır.

Tankları, savaş araçları, obüs ve ağır silahları bulunmaktadır. Peki Erdoğan onların yardımına geldi mi? Herhangi bir yardımda bulundu mu? Hayır, hatta Erdoğan istiyordu ki, DAİŞ Duhok ve Hewler’e de girsin. DAİŞ’in Kobanê’ye girdiğine Erdoğan ne kadar sevindiyse, DAİŞ’in Hewler’e girmesine de o kadar çok istiyordu. Bu açıdan Erdoğan’ın Başur hükümeti ile ilişkileri hangi eksen üzerineydi, tüm bunlar açığa çıktı. Bundan dolayı Başur halkımız tüm bu hakikati asla unutmamalıdır.

Diğer bir örnek ise, Başur Kürdistan’ında referandum gerçekleşti. Bu referandumun PKK ile ne gibi bir alakası vardı? Ama en çok o referanduma karşı düşmanlık yapan, yine Türk devleti ve Erdoğan’ın kendisiydi. Türk devleti o zaman Irak ve İran hükümetini bu referanduma karşı çıkmaları için zorladı. Bunlar çok açık ve yakın süreçte yaşanan iki olaydır ki Erdoğan, Türk devleti sadece PKK düşmanlığı değil, hatta sadece Bakur’daki Kürtlere karşı da düşman değil, tüm Kürtlerin düşmanıdır. Bu anlamda Erdoğan en büyük Kürt düşmanıdır.

BAŞUR HALKI ERDOĞAN’IN KİRLİ OYUNLARINI GÖRMELİ

Başur’daki bazı siyasi güçler, “Türk devletiyle ilişkimiz var, bize yardım ediyor” diyorlar. Peki neden sizinle bir ilişkileri var? Türk devleti bunu açıkça söylüyor, “PKK güçlü bir harekettir, zaten Bakur’daki, Rojava’daki, Rojhılat’taki yine ülke dışındaki Kürtlerin çoğu PKK’nin etkisi altındadır. Sadece Başur’daki Kürler kalmış, eğer onlar da PKK’nin etkisi altına girerse, artık Kürtler denetimimizden çıkarlar.” Böyle düşünüyor ve bunu açık bir şekilde de söylüyorlar.

Bunu her gün Türk medyası, yetkilileri avaz avaz söylüyorlar. “Başta KDP olmak üzere Başur’daki siyasi güçlere destek verelim ki, bu siyasi güçler yoluyla PKK’yi zayıflatalım” diyorlar. Bunu saklamıyorlar. Tüm bunları Başur’dak siyasi güçleri çok sevdikleri ya da dostluk temelinde siyasi, diplomatik bir ilişki kurmak için değil. Tüm amaçları Başur’daki siyasi güçlerin desteğiyle PKK’nin gelişimini engellemektir.

Yani Kürdün eliyle Kürdü zayıflatmak ellerinden gelirse, imha etmektir. Türk devletinin esas amacı budur. Bu anlamda Başur halkımız, Erdoğan ve Türk devletinin Başur Kürdistan üzerindeki kirli siyasi oyunlarını iyi görmeli ve bu siyasi güçlerde bunu doğru anlamalıdırlar. Türk devleti Başur’daki siyasi güçlerin güçlenmesini istemiyor. Başur Kürdistan’ının büyümesini ve gelişmesini istemiyor. Bu DAİŞ saldırıları ve referandum süreçlerinde açıkça ortaya çıktı.

MEDYA SAVUNMA ALANLARINA YAPILAN SALDIRI GÜNEY’İ İŞGAL AMAÇLIDIR

Türk devleti o siyasi güçlerin düşündüklerinin aksine, Başur Kürdistan’ının zayıf güçsüz ve iradesiz olmasını istemektedir. Fakat tüm bunların yanında, Başur’daki bu güçlerinde hep olmasını istiyor. Bunun nedeniyse, Başur’da bu güçleri PKK’ye karşı, kullanarak sonuç elde etmek istiyor. Türk devletinin Başur Kürdistan’ına yönelik siyaseti, politikası budur. Başur Kürdistan’ının bağımsız irade haline gelmesini istememektedir.

Güneyi sürekli kendisine muhtaç bırakarak, PKK’yi zayıflatmayı amaçlamaktadır. Yani ellerinden gelirse askeri olarak Kürdü Kürde kırdırtmak o da olmazsa diğer farklı yöntemlerle bunları yapmak istiyor. Güneyli halkımız şunu iyi bilmeli ki, bugün Medya Savunma alanlarına yönelik işgal girişimlerinin tek hedefi, gerilla değildir.

PKK’nin zayıflaması, Başur Kürdistan’ın ve oradaki tüm siyasi güçlerin zayıflaması demektir. PKK’nin zayıflaması Kürdistan ve tüm Ortadoğu için olduğu gibi Başurê Kürdistan için de büyük tehlike arz etmektedir. Bugün eğer PKK güçlüyse, Güney Kürdistan güvenli bir alandır. Halkımız bunu doğru okumalı ve görmelidir. Bunların dışındaki yaklaşımların hepsi yanlış ve tehlikelidir.

GÜNEYLİ SİYASETÇİLER İŞGALE KARŞI NET TAVIR KOYMALILAR

Kimse bizim kadar Türk devletinin ve AKP’nin gerçeğini bilemez. Türk devleti, Kürdün düşmanıdır. Bakur’da 25-30 milyon Kürt nüfusu yaşıyor olmasına rağmen buradaki Kürtlerin adını ve dilini kabul etmiyor. 21. yy’da şehirlerin bu kadar yıkıldığı nerede görülmüştür? Hiç bir yerde böyle bir şey yaşanmamıştır. Ama Sur’a baktığınız zaman yerle bir edilmiştir. Bakur Kürtlerine bu soykırımcı zihniyetle yaklaşan bir devlet, Başur Kürtleriyle dost olması mümkün mü? Yine oradaki Kürtleri sözde sevmesi ve yardım etmesi mümkün bir şey midir?

Bunun için Başur Kürdistan’ındaki siyasi güçler, Türk devleti ile ilişkini gözden geçirmeli. Bu ilişki ulusal birliğe karşı olmamalı yine Bakur, Rojava ve Rojhılat Kürdistan’ını hedefleyen ve PKK karşıtlığı temelinde gelişen bir ilişki olmamalıdır. Böyle bir ilişki normal ve sıradan bir ilişki değildir. Başur Kürdistan’ındaki halkımızın da buna karşı olan tavır ve tutumları gerçekten değerli ve anlamlıdır. Bu anlamda Başur halkımız, her zamankinden daha fazla Kürdistan devrimi ve ulusal birliğinin gerekliliğini, hakikatini anlamış durumdadır. Bunlardan ötürü halkımızın tüm bunlara karşı duruşu takdire layıktır.

Güneyli halkımızın tavırları ulusaldır. Biz bunları günlük olarak görüyoruz. Kerkük’ten, Süleymaniye’ye, Duhok’tan, Zaxo ve Amediye’ye kadar halkımızın bu tutumlarını görüyoruz. Eskiden Başur halkımız içerisinde PKK’ye karşı farklı algılar oluşturulmak istenmekteydi. Ama halkımız PKK’nin gerçekliğini yakından görüp tanıdılar. DAİŞ, Duhok ve Hewler’e saldırdığında halkımızın çağrısına koşan, birilerinin dost dedikleri Türk devleti değildi. Hiç kuşkusuz bu çağrıya kaygısız ve koşulsuz bir şekilde cevap veren PKK gerillalarıydı. Şengal’de, Maxmur’da hesapsız ve kaygısız orada yüzlerce şehit verdi. Burada halkımız şunu anladı ki, zor günlerin dostu PKK gerillasıdır, Türk devleti değil. Umudumuz odur ki ulusal birlik eksenli çağrı ve tutumlarını daha da güçlendirmeliler.

GÜNEY’DE AJANLIK YAYGINLAŞTIRILDI

Bugün Başurlu siyasi güçler, MİT’e farklı zemin sundukları için, MİT’in ajanlaştırma faaliyetleri Başur’da yaygın bir duruma gelmiştir. Güneyli insanlarımızı kirli planlarına ortak etmek istemektedirler. Para vb. maddiyat karşılığında, insanlarımızı gerillaya karşı ajanlaştırmaya çalışmaktadırlar. Oysa Başur halkımız o kadar Enfal ve zorluk yaşamıştır ama yurtseverlik ve insanlığından geri adım atmamıştır. Tek bir insanımız bile, Türk devletinin bu ajanlaştırma girişimlerine mecal vermemelidir.

GERİLLAYA BİLGİ VERİLMELİ

Hatta bu konuda gerillaya da bilgi vermelidir. Çünkü bu duyarlılık ve sorumluluk yurtseverliğin ve insan olmanın gereğidir. Güney’de MİT’in düşürdüğü, ajanlaştırdığı kimseler var. Onlar gerillanın kampları hakkında düşmana bilgi vererek, kendilerine nasıl Kürdüm diyebiliyorlar. Sen nasıl bir Kürt’sün ki, kendi halkına karşı düşmana ajanlık yapıyorsun. Bu yaklaşımların Kürtlük, yurtseverlik ve ulusal birlik ile ne alakası olabilir?

YARDIM ETMİYORSANIZ, DÜŞMANLIK DA YAPMAYIN

Başur Kürdistanı’nın siyasi ve güvenlik kurumlarında yer alan tek bir Kürt insanı bile, bunu kendine layık görmemelidir. Bu normal bir şey değil, bu düşmanlıktır. Bunun başka bir adı yoktur. Bu anlamda herkesi uyarmak istiyoruz. Siz eğer Bakur devrimine, PKK gerillasına yardım etmiyorsanız, düşmanlıkta yapmayın. Gerillaya yardım etmiyorsanız, o halde düşmana da ajanlık yapmayın. Eğer bu Başur’da yaşayan birileri düşmana bilgi vermiyorsa, MİT nereden bilecek ki gerillanın kampı nerede ve hangi dağdadır? Bu açıdan Başur halkımız, başta da aydın kesimlerimiz olmak üzere, yurtseverlik bilinci ile düşmanın bu saldırılarına karşı daha bilinçli ve duyarlı olunması gerekmektedir.

PKK EN ZOR SÜREÇTE BAŞUR HALKINA SAHİP ÇIKTI

Türk devletinin, Başur Kürdistan’ına yönelik bu işgal girişimleri çok tehlikelidir. Fakat birçok güç bu tehlikenin farkında değildir. Bazıları çıkarları için bilinçli ilişki kuruyor. Bazıları ise, mecbur olduklarını söylüyorlar. Bu mecbur olma durumunun, bundan 20 yıl önce belki bir mantığı vardı. Fakat bugün mecburiyet durumu falan yoktur. Yani Türk devleti nereye girerse oradan çıkmaz. Çünkü Türk devleti Osmanlının bir devamı olup, sömürüye dayanan bir zihniyet yapısına sahip olmaktadır.
Başur Kürdistan’ı üzerindeki tehlike PKK değildir. Tam tersine PKK en zor süreçlerde Başur Kürdistan’ına sahip çıkmıştır. Bu gerçeklik Şengal’de de Maxmur’da da açık bir şekilde görüldü. Sadece Başur Kürdistan’ına yönelik değil, Kürdistan’ın tüm parçaları üzerindeki en büyük tehlike Türk devletinin faşist karakterinin kendisidir. Eğer Türk devleti ve Erdoğan Kürtler üzerindeki bu düşmanlığı bitirilirse, diğer başka hiçbir devlet Kürtlere böyle yaklaşmamaktadır.

Bunun için Başur Kürdistan’ındaki siyasi güçler için de şunları söylüyoruz: Kürdistan’ın özgür geleceği ulusal birlik içerisindedir. Belki siyasi bazı görüş ayrılıkları olabilir, bunlar demokrasinin bir ihtiyacıdır. Fakat Kürt ulusal birliği için mücadele eden bir güç hakkında, düşmana bilgi vermek, buna karşı ajan faaliyeti yürütmek farklı bir anlama gelmektedir.

ENKS’LİLER İSTANBUL’DA MİT KAYNAKLI YAŞIYOR

Başur’daki her bir siyasi güç bu durumun muhasebesini yapmalı, kendisini bu konuda sorgulamalıdır. Yoksa bu yaklaşımların sonuçları, herkesten daha çok onlar için iyi olmaz. Beklentimiz o yöndedir ki, her geçen gün herkesin işgalci Türk devletinin gerçeğini tanımasıdır. Hitler Yahudiler için neler düşünmüşse, Erdoğan da Kürtler için aynı şeyi düşünmektedir. Çünkü Erdoğan’a göre Türk devletinin büyümesi ve tüm Ortadoğu’ya hükmetmesi önündeki en büyük engel olarak, Kürt halkını görmektedir.

Erdoğan’a göre Kürtler olmamalı ve ortadan kaldırılmalıdır. Yani Erdoğan’ın bu yaklaşımı sadece PKK ile alakası yoktur. Düşmanlığı sadece PKK’ye karşı olsaydı, bir yere kadar anlam verilirdi. Düşmanlığı sadece PKK karşı olsaydı, o halde diğer Kürtleri kabul ederdi. Ama öyle bir durum da yoktur. PKK sadece bir bahanedir. Bugün Rojava’lı olup ENKS’li diye kendilerini adlandıran bazı şahsiyetsiz Kürtler var ki, İstanbul’da MİT kaynaklı yaşıyorlar. O da yetmezmiş gibi, “Erdoğan, PYD ve PKK’den dolayı Kürtlere saldırmaktadır” diyorlar.

Bu ENKS’li şahsiyetler, eğer bugün MİT üzerinden ekmek yiyebiliyorlarsa, o da PKK’nin sayesindedir. Çünkü MİT onlara PKK karşıtlığında bir iki laf söyletmek için, ekmek veriyor. Bu şahsiyetsiz kişilerin, bu kadar şehitlere karşı birazcık saygıları olsun. Halbuki Erdoğan, Kürdün adına bile tahammül etmiyor. Kürt halkını bir bütünen soykırımdan geçirmek istiyor. Bu açıdan tüm Kürt güçleri, Türk devletinin ve Erdoğan münafığının bu Kürt düşmanlığını iyi bilmeleri ve tanımaları gerekmektedir.

ÖNDER APO DAHA İLK GÜN AKP’NİN ÇÖZÜMDEN YANA OLMADIĞINI GÖRDÜ

Önderlik, 2013-2015 yılına kadar, ateşkes sürecini devam ettirdi. Bazı Kürt siyasetçileri iyi bir niyet ile Amed’de mitingler düzenleyip, “Kürt sorunu çözülüyor, gelecek yıl Önder Apo Amed meydanına gelip mitingde konuşacak” gibi sözler söyleyerek, halkta yersiz umutlar oluşturdu. Halbuki böyle bir şey yoktu. Önder Apo da bu konuda çok ciddi uyarılar yapmıştı. Çünkü devlet Bakur Kürdistan’ında ciddi savaş hazırlıkları yapıyordu. Karakollar yaparak, savaş uçakları için havaalanları yaparak aslında çok ciddi savaş hazırlıkları yapıyordu.

Halk da sanki bugün yarın savaş bitiyor, sorun çözülüyor gibi bir umut yaratıldı. Bu büyük bir yanlıştı. AKP’nin niyeti belliydi. Fırsat oluşturup savaş hazırlıklarını yapıyordu. Önder Apo da, Türkiye halkı ve Kürt halkı başta olmak üzere, tüm dünyaya karşı, AKP’nin yalancı yüzünü ortaya çıkarmak istedi.

Önder Apo, ilk gün bile “bunların zihniyeti, çözüm zihniyeti değil” diyerek aslında gereken uyarıları yaptı. AKP, sanki sorunu çözmek istedi de, yapamadı gibi bir algı oluşturmak istedi. Her şeyden önce, Halkımız kendini ciddi bir mücadeleye hazırlamalıdır. Düşmanımız öyle bir vahşi düşman ki DAİŞ zihniyetlidir.

KÜRDİSTAN’DA İŞGAL OLDUĞU SÜRECE DİRENİŞ DE OLACAKTIR

Bakur’da Seyit Rızan’nın, Şeyh Sait’in mezarları nerededir bilinmiyor. Bugün gerillanın da mezarları nerededir bilinmiyor. Yani Türk faşizminin, bugün Kürtlere yaptığı şey aynıdır. Bu anlamda Kürtlere karşı, Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün ve Erdoğan’ın yaptıkları şeyler aynıdır. Bir Kürt’ün mezarını bile bırakmıyorlar ki, “bu yiğit bir insandı, kendi kimliği halkı ve ülkesi için savaştı” denilebilsin. Amaçları Kürdün hafızasını, belleğini yok etmektir.

Kürdün tarihini bir bütünen ortadan kaldırmak istemektedirler. Böyle bir zihniyete sahip bir düşmanla karşı karşıyayız. Verdiğimiz bu kadar şehit ve mücadeleden sonra, teslim mi olalım? Sağır ve çaresiz mi bırakalım kendimizi? Bu kesinlikle mümkün değildir. Bu anlamda halkımız kendini, uzun süreli ve zorlu bir mücadeleye hazırlamalıdır. Kürdistan’da işgal olduğu sürece, direniş de sürecektir. Türk devletinin işgal ve soykırım girişimi olduğu müddetçe, gerillanın da buna karşı yürüteceği mücadelesi olacaktır.

Yine Türk devletinin tüm kurumlarıyla yürüttüğü kültürel soykırım saldırıları olduğu müddetçe, halkımız da bir direniş pozisyonunda olacaktır. Bu mücadelenin acıları ve bedelleri olacaktır. Halkımız bugüne kadar bunları göğüslemiştir. Bundan sonra da bedel vermeye hazırız. Düşmanın, Kürde yönelik tüm umutlarını kırmalıyız. Türk devleti bugüne kadar nasıl ki, Kürt halkını bitiremedi ise, bu saatten sonra da asla bitiremeyecektir. Bu gerçekliği düşmana göstermeliyiz.

SÜREÇ MÜCADELE VE SAVAŞ SÜRECİDİR

Bunun için, kendimizi önümüzdeki süreç için büyük bir mücadeleye hazırlıyoruz. Gerilla bugüne kadar, nasıl ki direnip halkımızın amaç ve ideallerine sahip çıktıysa, bu saatten sonra da aynı şekilde bunu yapmaya devam edecektir. Ayrıca gerilla kendine yeterli bir durumdadır. Biz, yarın şu veya bu olacak diye bir şey söylemiyoruz. Bu devlet halkımızın haklarını ve özgürlüğünü kabul edene kadar, mücadele devam edecektir.

Bu nereye ve ne zamana kadar sürerse sürsün. Bu açıdan kendimizi kandırmıyoruz. Gerilla her zamankinden daha iddialı ve kararlıdır. Tüm bunlardan dolayı Erdoğan’ın ve Türk devletinin Kürt halkına karşı yürüttüğü siyaset bellidir. Son olarak koruculara bile tahammül etmiyorlar. Korucu bile, Kürtlüğüne küfür etsin istiyorlar.

Ancak ve ancak Kürtlüğüne küfür edip, Kürtlüğüne lanet eden bir Kürdün Türk devleti bazında kısa süreliğine de olsa bir değeri olabilir. Onun dışında herhangi bir Kürtlüğü kabul etmiyorlar. Bu açıdan süreç mücadele ve savaş sürecidir. Kürdistan’da direniş ve mücadele süreci yaşanacaktır. Gerilla öncülüğünde asla yenilmeyen bir eylemsellik gelişecektir.

AİLE ÇIKARLARI İÇİN DEVLETİN YANINDA YER ALAN HAİNLER VAR

Devletin bu kadar saldırılarına rağmen, hala akıllanmayan “Devlet büyüktür, ben de devlete yardım edeyim” deyip, kendi ailevi çıkarları için devletin yanında yer alan kesimler için şunları söylemek istiyorum. Türk devleti 40 yıldır tüm gücü ve dış güçlerin desteğiyle, hareketimiz öncülüğünde gelişen bu mücadeleye karşı başarılı olamadı. Siz birkaç hain kişi nasıl bize karşı başarılı olabilirsiniz? Daha öncesinden bu işleri yapanlardan kendinize dersler çıkarın. Yoksa ne tarih ne de halkımız ve gerilla sizi affetmeyecektir.

PKK mücadeleye ilk başladığı süreçte yaşlı ihtiyarlar “Devlet büyüktür, ordu, silah tank ve top sahibidir. Siz bir grup gençsiniz, devletle nasıl başa çıkabilirsiniz” diyorlardı. Gerçekten de PKK ilk ortaya çıktığında, bir grup gençten oluşmaktaydı ve hiçbir şeyi yoktu. Şimdi de devlet halkımıza yönelik “Ben devletim güçlüyüm, savaş tekniğim var, siz bana itaat etmek zorundasınız” diyerek halkımızı bu şekilde korkutup sindirmek istemektedir.

Halbuki halkımız tarihe baksın. PKK’nin ilk çıkış süreçlerinde de böyle söylüyorlardı. O zaman PKK bir grup arkadaştan oluşuyordu ve gerçekten de hiçbir şeyleri yoktu. Yine kobra helikopterlerini gerillaya karşı ilk kullandıkları zaman, gerilla sadece Botan’daydı. Şimdi de yine aynı şeyi söylüyorlar.

HALKIMIZIN İRADESİNİ TESLİM ALAMAZLAR

Bakın nereden nereye geldi PKK. Bugün gerilla sadece Bakur Kürdistan’ında değil, dört parça Kürdistan’da yer alıyor. Hatta gerilla sadece Kürdistan gerillası değil, tüm Ortadoğu’nun gerillası haline gelmiş durumdadır. PKK artık halkın kendisi olmuş durumdadır. Yani PKK artık siyasi, toplumsal, ekonomik ve askeri bir güç olup alternatif bir yaşam sistemidir. İlk süreçlerde de “devletiz tank ve top sahibiyiz” diyordu. Şimdide aynı şeyi söylüyorlar.

Bakın o zaman da bunları söyleyen bu devletti. Şimdi de aynı şeyi söylüyor. Biz inanıyoruz ki 40 yıllık savaşı bu düzeye getiren irade, tüm halklarımızın iradesi olacaktır. Bu açıdan tutuklamalar olabilir. Çünkü Türk devleti gibi bir düşmandan, başka ne umut edilir ki. Bu devlet, DAİŞ zihniyetlidir. Bundan dolayı halkımız her şeye hazır olmalıdır. Farklı bir beklentileri olmamalıdır. Tutuklayabilir, tankları da, topları da var insanımızı katledebilir de ama halkımızın iradesini teslim alamazlar.

KÜRT GENÇLERİ KÖLELİĞE KARŞI YÖNÜNÜ ÖZGÜRLÜĞE ÇEVİRMELİDİR

Onlar Kürtlerin köy ve şehirlerini yıkarak sadece tarihi karşısında suçlarını ağırlaştırıyorlar. Türk devleti, bu faşizan yöntemlerle bu halkı teslim alamaz. Tüm bunlardan ötürü, halkımız şuana kadar, ne kadar fedakarlık etmişse, bugün ondan daha fazla bir fedakarlık gerekmektedir. Bunun için sorumluluk almamız gerekmektedir. Çünkü biz onurumuz, dilimiz ve kültürümüzle yaşamak istiyoruz.

Son olarak, Kürt gençlerine yönelik fiziki olsun, kültürel olsun özel bir saldırı durumu olmaktadır. Kürt gençleri buna seyirci kalmamalıdırlar. Bugün gerillanın Türk faşizmine karşı yürüttüğü savaşa seyirci kalmamalıdır. Kaldı ki bugüne kadar Kürt gençleri mevcut saldırılar karşısında hiçbir zaman seyirci kalmamışlardır. Her zaman, gençler öncülüğünde bir mücadele yürütüldü. Kürt gençleri, gerillaya en büyük güç kaynağı olmuştur.

Bu saatten sonra da, Kürt gençlerini böyle bir sorumluluk ve görevi bulunmaktadır. Bugün, Kürdün mezarını bile kabul etmeyen bir faşizme karşı, tavır ve tutumun ne olacak? Gereken tavır ve tutumları Kürt gençleri sergilemelidirler. Kendini ulaştırma yolları çoktur. Gözlerini ve kulaklarını açarlarsa, kendilerini istedikleri yere ulaştırabilirler. Kürt gençlerinden beklentimiz budur.

HALKIMIZ ALTERNATİFSİZ DEĞİLDİR

Tarihte hiçbir zaman kolay savaşlar olmamıştır. Savaşların hepsi de çetindir. Maalesef savaşta ölüm vardır. Düşman bu savaşı bize zorunlu kılmaktadır. “Siz ya kölem olursunuz, ya da ölürsünüz” deyip, üçüncü bir yol tanımamaktadır. Biz de düşmana şunları söylüyoruz. Biz ne köleliği kabul ediyoruz. Ne de eskisi gibi zayıfız. Belki bizden bazılarını öldürebilirsin. Fakat buna karşılık, ödeyeceğin fatura bundan daha ağır olacaktır. Bu anlamda, bugün halkımızın gücü vardır. Kürt gençlerinin adresi bellidir.

Her Kürt insanı şunu iyi bilmelidir ki, Türk devleti onun düşmanıdır ve Kürdü bitirmek istiyor. Kürdün Türk devletine karşı hiçbir umudu yoktur. Kürt çocuklarının Türk devletine karşı herhangi bir geleceği de yoktur. Katliam, kültürel soykırım ve yok etme dışında. Türk devletinin Kürde verebileceği farklı bir şeyi de yoktur. Bunun için Kürt halkının geleceği alternatifsiz değildir. Kürt halkı Türk devletine mecbur değildir. Mevcut devlet Kürde ölümden ve kölelikten başka bir şans tanımamaktadır. Kürt halkı ruhunda ve zihninde Türk devletinin zihniyetinden kopmalı ve özgürce yaşamalıdır.

Kaynak:  http://www.medyahaber.info/2018/11/04/bahoz-erdal-halkimiz-uzun-sureli-mucadeleye-hazirlanmali/

2 Kasım 2018 Cuma

‘Bir Kuşak Bir Yol’ Projesinde Türkiye 'Kürt Fobisi' Çıkmazında

"Bir Kuşak Bir Yol" (One Belt One Road-OBOR)  projesi ile ABD karşısında güç kazanmaya çalışan Çin’in bu amaçla Ortadoğu'yu dizayn etme arayışında rol biçtiği Türkiye’yi "Kürt fobisi" saha dışına itiyor. 

Yunanistan ve İspanya krizleriyle sarsılan küresel ekonominin başında yer alan ABD, bu konumunu korumak için Kore, Çin, Rusya, İran ve AB ülkelerine dönük giriştiği ekonomik dizayn politikalarıyla kapitalist dünyanın açmazlarına "çare" arıyor. ABD kurduğu hegemonyayı daha da sağlamlaştırma hesapları yaparken, Çin, Kore ve Hindistan gibi günden güne büyüyen ekonomiler ise, mevcut pastadan pay alma arayışını yoğunlaştırdı. Ticaret yollarının geçiş güzergahı olarak kabul edilen Ortadoğu'da, 1900'lu yıllarda oluşturulan sınırlar bir süredir yeniden çizilmek isteniyor.


"Arap Baharı" adı verilen ve Tunus'la başlayıp, bugün hala Suriye ile devam eden Ortadoğu'yu dizayn etme savaşlarında Çin, 2013 yıllında eski "İpek Yolu" eksenli “Bir Kuşak Bir Yol” (One Belt One Road-OBOR) adlı yeni bir projeyi dünya kamuoyuna duyurdu. 65 ülkeyi kapsayan 3 milyardan fazla nüfusu ve 1 trilyon dolarlık yatırımı içeren proje, uzmanlara göre, küresel ekonomi ve siyasetin geleceğini önümüzdeki 50 yılda şekillendirecek bir içeriğe sahip. 


Bu proje kapsamında çizilen yeni ticaret yollarıyla büyümek ve ABD'nin güç ve etkisini kırmayı amaçlayan Çin, karadan ve denizden Avrupa’ya, İran üzerinden de Ortadoğu’ya açılmayı hesaplıyor. Bu amaçlarına ulaşmak için elindeki ekonomik gücü kullanan Çin, bir süredir Suriye sahasına indi. 

 

ÇİN'İN AMACI


Çin, “yüzyılın projesi” olarak adlandırdığı “Bir Kuşak Bir Yol” projesini 2013 yılında uluslararası kamuoyuna duyurdu. Dünya ticaretine kan pompalanacağı belirtilerek, her ne kadar projenin ekonomik ayağı ön plana çıkarılsa da, Çin’in asıl hedefi dünya pazarına kendi ticari anlayışını aşılayıp, yine siyasi ve kültürel hakimiyet kurmak. Avrupa merkezli başlayıp, ABD'nin yaptırım ve ek vergileri ile belli biçimlerde devam eden küresel ekonomik kriz, projeyi ilerletmesinde Çin'in önünü daha da açtı.  


ÇİZİLEN YENİ TİCARET YOLLARI 


Projenin temelinde 3 ana ticaret yolu bulunuyor. Bunlardan ikisi karadan, üçüncüsü ise denizden. Birinci yol, "Avrasya Köprüsü" olarak tanımlanıyor. Bu yol Kazakistan, Rusya, Belarus ve Polonya’dan geçerek Almanya’ya kadar devam ediyor. İkinci yol, Moğolistan ile Rusya arasındaki koridoru oluşturuyor. Üçüncü yol ise, "Orta Asya" olarak tanımlanıyor. Bu yol Çin’den başlayarak Afganistan, Pakistan, İran’dan geçerek Türkiye’ye kadar uzanıyor. Proje kapsamında yine Endonezya, Hindistan ve Singapur gibi Asya ülkelerini birleştiren bir yol daha var. 


Aynı kapsamda üç deniz yolu haritası çizilmiş. "Kuzey Buz Yolu" olarak adlandırılan deniz yolu, Kuzey Çin’den Rusya’ya uzanıyor. "Güney Asya Yolu" ile Japonya, Kore ve Asya ülkeleri birbirine bağlanıyor. Üçüncü Deniz Yolu ise, ikinci yol aşıldıktan sonra karadan Avrupa ülkeleri, yani Hollanda ve Almanya’ya uzanıyor. 


TÜRKİYE ROL KAPMA PEŞİNDE


ABD ile çelişkiler yaşayan Türkiye, ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden dizayn savaşında en çok zarar gören ülkelerden biri oldu. Özellikle Kürtlere dönük yaklaşımda yaşanan ısrar Türkiye’yi kimi noktalarda uluslararası güçlerle karşı karşıya da getirdi. Bu yüzden bir süredir ekonomik bir kriz yaşayan Türkiye, krizden kurtulmak için ise farklı alternatifler üretme arayışına girdi. Bu alternatiflerden biri Rusya ile kurduğu ilişki. Ancak bu ilişki Ortadoğu’daki gelişmelerle henüz sağlam bir temele oturtulmaktan uzak. 


Bu tabloda Kürtlerin rolü ise, her geçen zaman içerisinde daha da belirginleşiyor. Bu yüzden Çin’i bir başka alternatif olarak gören Türkiye, projede rol alma arayışı içinde. Ekonomisini Amerika ve Avrupa’nın etkisinden çıkarmak için Çin ve Rusya’ya yaklaşan Türkiye’nin, bu amaçla bir araya gelinen Çinli devlet yetkililerine transit geçilen bir ülke konumunun ötesinde daha fazla rol alma isteklerini ilettiği gündemde.


ABD’NİN BASKISI 


Türkiye’nin rotasını kırdığı bu hat, ABD ile önümüzdeki dönemde daha fazla çelişki yaşanıp, karşı karşıya gelmesi demek. Nitekim ABD, Çin’in bu projesini hegomonyasına dönük bir tehdit olarak görüyor. Projeyi daraltmak için Ortadoğu ülkelerine ambargo uygulayan ABD’nin Rahip Brunson'un tutuklanması ile Türkiye'ye dönük giriştiği ekonomik ambargo da bu adımlardan biri. Türkiye ve diğer ülkelere dönük benzeri baskıların önümüzdeki dönemde artma olasılığı yüksek. Yine Çin'in bu projesinde Türkiye ile birlikte yer alma arayışında olan Almanya ve ABD arasındaki çelişkilerin perde arkasındaki neden de bu nokta. 


KÜRTLER KİLİT NOKTADA 


ABD'nin ambargosu karşısında Türkiye’ye ilk destek verenlerden biri projenin sahibi Çin olmuş ve 35 milyar dolar kredi açmıştı. Projede almak istediği rol doğrultusunda Türkiye, Kürt coğrafyasında tam egemenlik sağlama niyetinde. 20’nci yüzyılda yönünü Avrupa'ya çeviren Türkiye için gelinen aşamada Ortadoğu’ya yayılmak bu nedenle daha fazla önem taşıyor. Zira Çin'in projesinin en önemli ayaklarından biri, İran ve Türkiye arasındaki sınır bölgesi. Özellikle Türkiye, İran ve Irak üçgenindeki bölge, Türkiye’nin bu projeye katılımı açısından önemli bir noktada. Bu nedenle Kürtlerin rolü daha da etkili bir hal alıyor. 

 

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, projeye daha fazla dahil olma konusunda Çin’i razı etmek için burayı kendi kontrolü altına almak istiyor. Bu hesapla önünde iki yol var. Birincisi, Kürtlerin saf dışı edilmesi, ikincisi ise işbirliği yapmak. Ancak son dönemde Xakurkê bölgesine yönelik askeri saldırılar, birinci tercihin benimsendiğinin işareti.


XAKURKE SALDIRISI 


Bu tercihle AKP iktidarı 10 Mart 2018 tarihinde Xakurkê alanına dönük ilk saldırıları başlattı. Xakurkê’ye saldırı devletin sınır ötesi operasyonunun 30’uncusu olarak tanımlandı. Operasyonun karakteri de geçmişte yapılan operasyonlardan oldukça farklı. Türkiye eskiden sınır ötesi operasyonlarını bir gerekçe ile başlatırdı ama hem Efrîn hem de Xakurkê’ye yönelik saldırıların tüm bölgeyi kapsayacağı açıklandı. Türkiye, Xakurkê'ye girmeyi Çin projesinde kalıcı olmak için önemli görüyor. Çünkü bu bölgedeki PKK'lilerin varlığı, Türkiye için bir engel durumunda. 

 

Çin projesinde Türkiye’ye geçişin en önemli noktalarından biri Tahran’dan Tebriz’e, oradan da Hakkari'nin Şemdinli-Yüksekova ilçeleri üzerinden ülkenin batısına uzanan yol. Bu bölgeler ise, yine yoğunlukta PKK'nin faaliyet alanları. Türkiye, Xakurkê ile başlayıp PKK'nin güç olduğu alanlarda hakimiyet sağlamak istiyor.  

 

ÇİN'İN ALTERNATİFLERİ HAZIR


Bölgeye yönelik uzun süredir devam eden bu operasyondan sonuç alınamaması halinde Türkiye’nin projeye girme konusunda Çin’i ikna etmesi oldukça zor. Çin’in ise şimdiden iki alternatif yol belirlediği konuşuluyor. Biri Irak’tan doğrudan Suriye’nin Akdeniz kıyılarına, oradan da Avrupa’ya uzanacak yol. Diğeri ise, İran, Azerbaycan, Gürcistan ve Rusya’nın kuzeyinden Avrupa’ya uzanacak yol. Bu her iki alternatifte de Türkiye’nin rolü ortadan kalkıyor. Hata birinci alternatifte öngörülen yol Tahran, Musul ve Halep olarak geçiyor. Bu bölgelerde Kürtlerin etkisi fazla. Bu da Türkiye için büyük bir tehlike olarak algılanıyor. 


Türkiye'nin başarısızlık ihtimalini değerlendiren Çin Cumhuriyeti, 24 Temmuz’da “Bir Kuşak Bir Yol” projesinin bazı sorunlardan kaynaklı ertelenebileceğini açıkladı. Çin'in diğer adımları atmasında ise, Ortadoğu'daki dengeler belirleyici olacak.


Sonuç olarak Türkiye’nin Xakurkê bölgesine yönelik operasyonunu ekonomik arayışların dışında tek taraflı olarak değerlendirmek yanlış. Mevcut gelişmelerle okunduğunda giriştiği yolda Türkiye'nin asıl açmazı, değişen dünyayı Kürtler konusunda hala statükocu zihniyetle okuması.


Mezopotamya Ajansi / Erdoğan Altan

24 Ekim 2018 Çarşamba

Altun: Temel Sorun Ulusal Birliktir

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun, ulusal birliği oluşturmadığı sürece hiçbir parçada Kürtlerin özgürlüğünün gerçek anlamda güvence altına alınmasının mümkün olmadığını söyleyerek, şunları vurguladı: “Ulusal birliği oluşturursan ortaya çıkaracağın ulusal güçle uluslararası ve bölgesel dengelerde varlık haline gelebilirsin ama bunu yapamazsan o zaman parça parça herkesin senin üzerinde istediği oyunu oynadığı bir nesneye dönüşürsün.”

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun, Medya Haber kanalında yayınlanan özel programın birinci bölümünde Suriye ağırlıklı Ortadoğu krizini değerlendirmişti. Programın ikinci bölümünde Altun, Ortadoğu krizinin Irak ve Güney Kürdistan merkezli durumunu değerlendirdi. Irak sorununun kısa vadede çözülmesinin beklenmemesi gerektiğini söyleyen Altun, hem merkezi iktidarın hem de bölgesel hükümetin yaşadığı siyasi, ekonomik krize dikkat çekti.
Rıza Altun’un değerlendirmeleri şöyle:

IRAK’TA SORUNLAR SÜRECEK

Irak sorunu, Ortadoğu’nun çok köklü bir sorunudur. Kısa sürede Irak’ta istikrar ve çözüm beklememek gerekiyor. Dünya ve bölge dengeleriyle uğraşan güçlerin Ortadoğu’da yapmak istedikleri dikkate alındığında merkezi bir konum arz eden Irak’ta sorun, giderek daha ciddi bir durum kazanıyor. Zaten Irak’taki mevcut seçimler, sonuçları, sonuçlara rağmen yaşanan muğlaklıklar ve bir türlü hükümetlerin kurulamaması bu durumla ilgilidir. Hükümet kurulsa da sorunlar çözülmüş olmayacak.

Bu güçler üzerinde siyaset yaptığı sürece de Irak’ın kendi içerisindeki etnik, dini, sosyal durumuna tekabül edecek bir çözüm bulması da zorlaşacaktır. Irak çok ciddi bir müdahale altındadır. Bölge güçleri ve dünya güçleri, Irak’a müdahale ederken Irak’ı siyasi anlamda temsil eden partiler ya da hükümetlerle ilişkiyle yetinmediler. Bir de Irak’ın bütün sosyal ve dini yapılarıyla da ayrıca ilişkilendiler. Herkes adeta Irak’ın bütün işlerine el atmış bir durumdadır.

ÇÖZÜM ORTAYA ÇIKMIYOR

Bir seçim süreci yaşandı. Nasıl bir seçimdi; kim, nasıl bir siyaset izledi; kim ne kadar oy aldı; katılım oranı nedir, anlaşılması zor. Seçim oldu, şaibeli de olsa sonuçları açıklandı ama sonuçlara göre siyasal mekanizmalar kurulduğu zaman da değişik güçlerin müdahalesiyle yapılmak istenen de bir türlü yapılamıyor. Böyle bir durum yaşanıyor. Irak o açıdan şu an sorunlu bir pozisyondadır. Kendi iç sorunları var; etnik, dinsel sorunlar var. Irak’ta federatif bir anayasa var. Bu anayasaya, sanki istemeyerek mahkum olunmuş gibi bir tablo ortaya çıkarıyor. Yani bu anayasanın yenilere vermiş olduğu haklar tatmin etmediği kadar, bu hakları vermek zorunda olanlar da bunu hazmetmiş değildir. Dayatılmış bir durum gibi askıda kalmış ve bundan dolayı da sorunlar devam ediyor. Merkezi hükümetin üniter yapı ağırlıklı zihniyet yapısının yaklaşımlarıyla farklı kesimlerin hak taleplerinin yaratmış oldukları denklemin sorunları ağırdır. Dinsel ve mezhepsel durumların anayasadaki ifadesi ve buna paralel toplumdaki yapıları ciddi sorundur ve çözülmemiştir. Bölge ve dış güçler de buna yukarıdan müdahale edince çelişkiler giderek derinleşiyor. Çelişkiler derinleştikçe de bir çözüm noktası ortaya çıkmıyor.

ABD VE İRAN’IN MÜCADELE ALANI

Irak bir tarafıyla İran’ın etkisi altındadır, bir yanıyla da Saddam yıkıldığından bu yana Amerika’nın. Amerika Ortadoğu stratejisini oluştururken ve bu stratejinin güncel politikalarını yürütürken daha çok İran’a karşı bir Ortadoğu yaratmak istiyor. İran ise bir yandan ideolojik ve politik hegemonyasını korumak isterken diğer taraftan bu hegemonyayı Ortadoğu’ya yaymak istiyor. Bu iki gücün mücadele sahasıdır. Jeopolitik yapısı, İran’a komşu olması, bir de çok farklı etnik ve dini toplulukları barındırması itibariyle çok ilginç bir pozisyondadır. O zaman bu meseleye çözüm bulmak şu anda mümkün değildir.

Irak sorununun esas çözümü, Ortadoğu krizinin çözümü ile bağlantılıdır. Amerika ve İran, bir denge oluşturmadıkları sürece Irak’ta küçük bir hükümetin bile kurulması söz konusu olamaz. Onların kuracağı denge de daha çok taktik bir dengedir, stratejiye ilişkin değildir. Stratejik durumları daha çok birbirlerine karşı yürütmüş oldukları hegemonya savaşıdır.

TOPLUMSAL YAPISI CİDDİ SORUNDUR

Bir yanıyla çok zengin, çok stratejik bir jeopolitik yapısı var ama bir de yaşamış olduğu sorunlardan dolayı bütün zenginliklerin heba edildiği, herkesin yokluk-yoksulluk içerisinde olduğu, herkesin adeta birbirine düşman olduğu bir toplum yapısı var. Bu toplumsal yapı çok ciddi bir sorundur. Kürtler, Sünniler, Şiiler, Asuriler diyoruz, bu kavramları kullandığımız zaman etnik açıdan bunlar kimlik ifade ediyor ama sorunları var. Bütün bu sosyal yapıların birbirine yakın durumları söz konusudur.

YIKILMIŞ ÜLKE, SEFALET İÇİNDE HALK

Mesela Kürt bölgesinde halk perişandır. Zaman zaman halkın mevcut rejime karşı tepkileri gelişiyor. Ekonomik krizleri, politik çıkmazları var. Mesele sadece Irak değil, Güney’de de bölgesel hükümetin krizi merkezi hükümetten daha ağırdır. Mevcut ekonomik krizi, merkezi hükümetten çok daha ağırdır. Toplumda büyük bir fakirleşme, yoksullaşma var. Maaşlar, aylıklar ödenemiyor; elektrik, su yok ve bunlar sürekli dış güçler tarafından kullanılmanın siyasal bir temsil düzeyinin ötesine geçemiyor, dolayısıyla varlık olamıyorlar. Burada halkın tepkileri gelişiyor.

Benzeri bir durum Irak ve her taraf için de böyledir. Musul yıkılmış bir durumdadır. Diyala’dan Tigrit’e kadar, Tigrit’ten Samala’ya ve Bağdat’a kadar savaşın yıkıp yerle bir ettiği bir tablo görülür. Bütün zenginliklere rağmen orada yıkılmış bir ülke ve sefalet içinde yaşayan bir halkı görürsünüz. Basra da ciddi bir merkezdir. Tarih boyunca adeta uygarlıklara 3-4 bin yıl merkezlik yapmış bir yerden bahsediyoruz. Dünyayı besleyen temel ana bir merkez ve onun kanallarından söz ediyoruz. Bugün kendisi açlık ve sefalet içerisindedir.

HALK DA MEVCUTLARDAN ÇÖZÜM BEKLEMİYOR

Bu halk ise bütün yaşamış olduğu sefaletlerden kurtulma arayışı içindedir. Peki, neden seçim yapılmasına rağmen katılım bu kadar azdır? Toplumun yarısı bile seçime katılmıyor? Mevcut siyasetteki beklentisi ortadan kalkmıştır da ondan. Çözüm beklemiyor, kimin olması çok önem taşımıyor, daha çok etnik ve dini kimlik bağlamında tutunabiliyorlar, yoksa toplumsal açıdan sorun olamaz. Onun için mevcut durumu sürdürmek isteyenler, etnik ve dini kimlikleri sürekli körükleyerek ve onları örgütleyerek aslında toplumsal umutsuzluğu yaratıyor. Eğer etnik ve dini kimliklerdeki çelişkiler ortadan kalkarsa toplumsal sorun gerçek anlamıyla ortaya çıkacaktır. Eşitlik ve özgürlük talepleri yükseldiğinde esas sorun ortaya çıkacaktır. Şu anda sorunun üstü örtülüyor. Sorunun üstü etnik, dini, mezhebi kimliklerle örtülüyor. Onun için de kısa sürede Irak’ta mevcut çelişkiler derinleşecektir. Toplumsal olaylarda bu çelişkilerde zaman zaman kendisini ifade edecektir.

TOPLUMSAL OLAYLARI BASTIRMADA İTTİFAK

Basra’daki olayların bir toplumsal boyutu vardır bir de uluslararası kullanım biçimi vardır. Gerçekten de şöyle bir durum oldu mu? İran, Basra’da Amerika’nın karşıtı bir durumu örgütlerken tersinde kendisini vuran yeni bir dalga mı ortaya çıkardı, o da tartışma konusudur. Onun içinde zaman zaman nasıl ki etnik ve dini sorunları kaşıyarak bir üstünlük savaşı yürütülüyorsa toplumsal sorunları da zaman zaman devreye sokarak etkinlik savaşı yürütmek istedikleri oluyor. Bu herkes için tehlikeli olduğu için adeta karşılıklı düşman olanlar toplumsal olayları bastırmada ittifak içerisine giriyorlar. Onları çok fazla kaşımak istemiyorlar ama bu beladan da kesinlikle kurtulamıyorlar.

TÜRKİYE’NİN IRAK’TAKİ KONUMU

Türkiye, Irak’taki konumunu meşrulaştırmaya ve mevcut çelişkilerden yararlanarak orada varlık olmanın siyasetini yapmaya çalışıyor. Şimdiye kadar daha çok askeri bir yaklaşımla Irak’taki varlığını ifade ederken şimdi daha çok siyasal anlamda sürece müdahil olmak istiyor. Çünkü çelişkiler çok yoğundur. Bu çelişkilerin yoğunluğunda kullanabilecek güçleri hesaplayarak, o güçler üzerinden Irak’taki siyasete müdahil olmak istiyor. Aynı zamanda hem Uluslararası Koalisyon ilişkileri itibariyle hem de İran ilişkileri bağlamında orada bir rol oynama, kendine bir rol çıkarma gibi bir niyetle yeni bir siyaset oluşturuyor. Arap ülkeleri, İran, Uluslararası Koalisyon, KDP eksenli Kürtler ve Kerkük’teki Türkler ile olan ilişkileri bağlamında düşünüldüğü zaman orada kendisini bir siyasi güç olarak konumlandırabileceğini hesaplamanın siyasetini yapmaya çalışıyor. Türkiye’nin siyasi durumu böyle bir siyaset yapmaya müsait değildir. Üzerinde oynamak istediği güçler bu kadar etkili bir güç değildir.

TÜRKİYE TAVIRLARI DEĞİŞMEDİ

Neden? Irak’taki mevcut siyasi aktörlere baktığımız zaman siyasi aktörlerin Türkiye konusundaki tavrı değişmedi. Türkiye’nin Irak’taki varlığını kabul etmiyor, çekilmesini istiyor. İki hatta Türkiye’nin Irak’taki varlığını BM’ye götürmenin çalışmalarını yürütüyor. Tam da Irak’ta böyle bir tutum gelişirken onunda böyle bir siyasi yaklaşım içerisinde olması adeta sıkıştığını gösterir. Bir yanıyla orada bir yer tutmak istediği kadar diğer tarafta ona karşıt gelişen bir dalganın olması sıkışmışlığını gösterir. Bence bu çok sonuç alıcı değildir.

TÜRKİYE ADETA LEŞ KARGASI GİBİ

Türkiye şu anda, Irak merkezini, Bağdat’ı esas alıyor. Son Bağdat’a geldiğinde Güney Kürdistan’a gelmedi, Kürtleri de temel almadı. Halbuki şimdiye kadar Hewlêr üzerinden Irak’ı terbiye etmeye, baskı oluşturmaya çalışırken bugün Irak üzerinden bunların inkarına dayalı bir siyaset gütmeye çalışıyor. Türkiye’nin ne pozisyonu böyle bir müdahalede başarılı olmaya yatkındır ne de Irak’taki bütün gelişmelerde rol oynayabilecek bir konuma sahiptir. Adeta sürekli leş kargası gibi bir şeylerden beslenmek, günü birlik imkanlardan beslenerek siyaset yapmanın yolunu izliyor.

KÜRT DÜŞMANI MESAJI NETTİR

Hewlêr, Türkiye’nin Bağdat’a gidip de Kürdistan bölgesine gelmemesinden tarihi mesajını alır. Türkiye’nin, Erdoğan’ın Kürt düşmanı mesajı çok nettir. Çok özel bir mesaj vermesine gerek yoktur. Mesajı almak isteyenler için mesaj çok nettir. Fakat Güney’deki Kürtler özellikle KDP, bu konuda ne tarihten ders çıkarabiliyor, tarihin mesajını doğru algılayabiliyor ne de Türkiye’deki ulus devletin kuruluşunun Kürtler için ne ifade ettiğini anlayabiliyor. Her şey bu kadar net olmasına rağmen mesaj alınmıyor;

* Bir, referandum karşısında Türkiye’nin tutumu çok açıktır, mesajın ötesindedir yani fiili müdahaleydi.

* İki, Irak’ın federe devlete yapmış olduğu müdahalede safını belirledi, bu da çok net bir mesajdır.

* Üç, Kerkük’ün ve Kerkük’teki Türklerin örgütlendirilmesi ve silahlandırılması ve Kerkük Türkleri için yapılan hak talepleridir. Temelinde Kürt inkarının çok net olarak vurgulandığı bir Türkiye siyaseti vardır. Yeterince mesajlar ortadadır.

Buradaki güçler bu mesajı almak istemiyor. Son dönemde Irak da söylüyor, Türkiye siyasetini yapanlar konuşuyor. Diyor ki ‘biz merkezi hükümeti esas alırız, biz herhangi bir etnik bir topluluğun ayrıcalığını kabul etmeyiz’. Bunu kırmızı bir çizgi olarak belirliyor. 70’lerde Saddam döneminde tartışılan özerklik konusunu engelleyen Türkiye’dir. En büyük engeli yaratan odur. Türkiye, Saddam döneminde Kürtlerin hak kazanmaması için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Tarihte bunun belgeleri de var, bu çok nettir. Günümüzde de Türkiye bunu dillendiriyor. Kürtler bazı şeyler kazandıysa ve Irak’ta federe bir durum varsa Türkler bunu kabul ettiği için çıkmadı, Türklere rağmen çıktı. Yaşanan olaylar bunun en büyük tanığıdır. Giderek Amerika ve Türkiye arasında gelişen çelişkiler, çuval geçirme meseleleri bunlara sebepti. Çelişkiler çatışma ortamında olmadıkları için yaşanan referandum olayından sonra askeri tehditle, şantajla girerim, yaparım, vururum, kırarım siyaseti yapılamaz durumdadır. Bunu KDP üzerinden yapmaya çalıştığı zaman da hiçbir etkisinin olmadığını, sonuç alamadığı çok iyi görülür. Onun için de tam tersine başka kesimleri iştahlandırabilecek yeni bir hamleyle yani Irak’ın birliği, bütünlüğü ve merkezi hükümetin muhataplığı temelinde bir siyaseti öne çıkararak hem Kürtlere istediği gibi sınırlamanın avantajını elde edecek hem de Irak’ta ortaya çıkacak dengelerde kendisini güç haline getirecek ve Irak’taki varlığına meşruluk kazandıracaktır. Orada mümkün olduğu kadar Kürt karşıtlığını işleyip bir bloka dönüştürecektir.

Bunun mesajı Kürtlere şudur; ben Bağdat’ı esas alıyorum ulus devleti esas alıyorum, yani sana verilecek hakları sürekli sınırlayan bir pozisyonda olacağım. Sürekli senin üzerine geleni de destekleyeceğim anlamına gelen bir siyaset güttü. Eğer Güney’deki güçler hala Türkiye’yi temel bir stratejik müttefik olarak göreceklerse gelecekleri de Türkiye’nin başarı ve başarısızlığına bağlıdır. Türkiye’nin Irak’ta başarılı olması durumunda büyük zarar göreceklerdir. Bu çok nettir.

FEDERAL ANAYASA HEBA EDİLDİ

Sadece pratik olaylar bağlamında baktığımız zaman burada da bir çözümsüzlük durumu hakimdir. Şöyle düşünelim; her şeyden önce gerçekten Irak’ta Kürtlerin yapması gereken neydi, önce böyle bakmak gerekiyor. Bir kere yapılması gereken yapılmadı. Ortada çok büyük bir kayıp var. Geri de olsa ortaya çıkan federal Irak önemlidir. Federal Irak Anayasası da önemlidir. Bu anayasa belli bir konsensüs yaratıyor. Bu konsensüs üzerinde değişik yöntem ve amaçlarla hak mücadelesi yürütülebilir. Bir sonuca doğru gidilebilir, bu imkanı sunuyor. Bu imkan heba edildi. Ortaya çıkan mevcut durum politik olarak çok iyi değerlendirilip bunun siyasetinin yapılması yerine daha çok milliyetçi ve ulus devletçi yaklaşımla bu heba edildi.

GÜNEY KÜRTLERİ ÇOK BÜYÜK KAYBETTİ

Kürtler tam da Ortadoğu çelişkilerinde büyük bir fırsat yakaladığı halde bu fırsatı kendisi için bir başarıya dönüştürmek yerine uluslararası güçlerin bunun üzerinde taktik yapmasının aracına dönüştürdü. Burada çok çok büyük kaybetti. Yanlış bir siyaset yapıldı. Bunu kabul etmek lazım. Sürekli kendi bağımsızlığını, özgürlüğünü başka uluslararası güçlerle ve bölge güçleriyle ifade eden bir zihniyetin gideceği sonuç burasıdır. Yani öz güce dayanmadan siyaset yapma anlayışından kaynaklıdır. Sürekli başkasından özgürlük bekleyen, başkasından bağımsızlık bekleyen ya da uluslararası güçlere dayanıp siyaset yapmanın geleceği nokta burasıdır. Buradan kimse kazanamaz. Dünya sistemi kazanır. O zaman dünya sistemi sana neyi bahşediyorsa onunla yetinmek zorundasın. İşin kötüsü bunlar dünya sisteminin onlara bahşettiğini de elde tutamadılar. Onun için uluslararası güçlerin piyonu olmaktan kurtulamıyorlar. Türkiye oynuyor, İran oynuyor, Amerika oynuyor, Rusya oynuyor; yani herkese açıktır. Kendisi için bir şey yapmaya kalkıştığında dünya ve bölge dengelerinin bir kısmının hoşuna gitse de bir kısmının hoşuna gitmediğinden başarı şansı da olamıyor. O kadar yanlış bir ilişkilenme biçimleri vardır; yani yanlış bir kulvardadırlar.

ÜSTTE İKTİDAR SAVAŞI, ALTTA TALAN SİYASETİ

Yine yaşanan Ortadoğu krizinde izledikleri siyasette de büyük hata yaptılar. Ortadoğu en büyük krizini yaşadığında Güney Kürdistan muazzam bir refah bölgesi, bir özgürlük beldesi olabilirdi. Dört parçadaki Kürtlerin, özgürlük mücadelesi yürüten Kürtlerin pozisyonları çok önemliydi. Bütün bunlar Kürtleri bir arada tutabilecek bir siyasi birlik oluşturabilseydi muazzam bir güç ortaya çıkardı. Bu muazzam güç, Güney Kürdistan’daki federe yapı için büyük bir siyasi kuvvet anlamına gelirdi. Bütün Kürtler bunun arkasında olacaktı. Ciddi bir askeri kuvvet anlamına da geliyordu. Bir de uluslararası güçlerin de en çok yoğunlaştıkları yer olan Ortadoğu’daki kriz içerisinde bir özgürlük alanıydı. Yani herkesin gelip orada konsolosluk açması, herkesin temsilcilik açması, misyon açması, uluslararası sermayenin oraya girişi, pazar oluşuna baktığımız zaman da muazzam bir potansiyel ortaya çıkıyordu. Şimdi bunlar, ne bu Ortadoğu krizinin yaratmış olduğu siyasal fırsatı değerlendirip siyasal birlikle buradaki duruma meşruiyet kazandırmayı tercih ettiler ne de uluslararası güçlerin buradaki varlığını çok iyi değerlendirdiler. Ne oldu? Üstte iktidar savaşı siyasi krize neden oldu, altta ise talana dayalı bir siyaset ekonomik çöküşe, şuna buna neden oldu. Öyle bir noktaya geldi ki neredeyse DAİŞ’in silip süpüreceği bir alana dönüştü. Zor bela kurtarıldı. Bizim müdahalemiz olmasaydı Güney Kürdistan’daki federe devlet diye bir şey kalmayacaktı. DAİŞ ezip geçecekti, onu ortadan kaldıracaktı. Bizim yaptığımız öncülük ve bu temelde Kürt halkının sahiplenmesi sonucunda DAİŞ durduruldu. Ancak zihniyet değişmediği için de aynı işler kotara götürülmeye çalışılıyor.

BİR TÜRLÜ FEDERE DEVLET OLAMIYOR

Sürekli beklenmedik bir yerde yanlış hamleler ve o hamleler sonucunda gelişen felaketler yaşanıyor ve bu gittikçe sorunları derinleştiriyor. Sorunlar derinleşiyor fakat derinleşen sorunların nedeni burada siyaset yapan güçlerle ilgilidir. Bu sorunlar böyle derinleşmeyebilirdi. Başında bu sorunu doğru ele almak gerekiyordu. Bir hegemonya savaşı yürütülüyor. Hegemonya savaşında ya hegemonya benim olur ya da ben hegemonyayı elimde tuttuğum kadar bu ülke olur. Bir türlü federe bir devlete dönüşemiyor. Başında bu sorunludur. KDP, YNK ve diğer siyasi partiler güç olmuşlar ama bu gücünü birleştirip bir federe devlete dönüştüremiyorlar, bir ortak güce dönüştüremiyorlar neden? Çünkü bir güç ya ben hegemon olurum diyor ya da ben hegemonyamı ulusal varlığa feda etmem diyor. Bu siyaset güdülüyor. Yaşanan da odur. Seçimlere giriliyor, seçimlerde bir denge durumu ortaya çıkıyor. Bu denge durumundan dolayı iktidar talepleri noktasına geldiği zaman sorun oluyor. Ekonomik rant noktasına geldiği zaman sorun oluyor. Sorun çözümsüz kalıyor ve çözümsüz kaldığı zaman Kürtler bir varlığa dönüşemiyorlar. Bu özetlemeye çalıştığım genel krizin günümüz ifadesidir. KDP daha çok bütün siyasi hegemonyanın kendisinde olmasındaki ısrarını, diğerleri de siyasi hegemonyayı paylaşma emelleri içinde olduklarından çözümsüzlük ortaya çıkıyor. Seçimlerdeki şaibeler seçimin yapılma biçimi, seçime katılım oranları bunlar çok ciddi sorunlardır. Bütün bu sorunlara rağmen çok şaibeli sonuçlardan iktidar üretmeye kalkışınca iktidar paylaşımında sorun çıkıyor. Ekonomik rantta sorun çıkıyor. Herkes kendi iktidarını ya da bütün iktidarı almanın yaklaşımı içerisinde çözümsüzlüğü körüklüyor. Ekonomik rant alanları herkesin elinde bir çözümsüzlüğe neden oluyor. Güney’de de yaşanan budur.

ULUSAL BİRLİK, KÜRTLERİN VARLIĞIYLA İLGİLİDİR

Referandumdan sonra bu sorun gittikçe derinleşti. Bu çözümsüzlüğü giderek derinleştirdi. Şu anda gittikçe daralan siyasi bir durumdan söz edilebilir. Sadece Kerkük’ün durumu değil, Irak’taki siyasi gelişmeler neye yol açacak onu izlemek gerekiyor. Yanlış siyasetin neye mal olduğunu insan çıkarabilir. Diyelim ki, gerçekten Güney Kürdistan’da iyi bir siyaset izlenseydi çok ciddi sonuçlar elde edilebilirdi. Kürtlerde dost-düşman kavramı ciddi anlamda tartışılıp bilince çıkarılsaydı nasıl siyaset yaptığı da netleşirdi. KDP, gerçekten Türkiye ile ilişkileri ve Türkiye üzeri yürüttüğü siyasetle Kürtlere ne kazandırabilir ki! Adam açık Kürt düşmanlığı yapıyor. Kürtlerin katlini yürütüyor. Peki, Kürtleri bu kadar katleden bir adam KDP’lilere özgürlük mü tanıyacak? Önce çok net olursan siyasetini yapabilirsin de siyaset yürütebilirsin de. Şimdi bu adam, tam da Ortadoğu krizinde Kürtleri yok etmenin, krizden sonra ise Kürtleri ortadan kaldırmaya çalıştığı yerde sen stratejik ilişkilerini bunun üzerinde yürütüyorsun. Türkiye, federe bir devlet olmasını, Irak’ın kuzeyinde refah olmasını ister mi? Kürtler arasında birlik ister mi? İstemez bütün bunları. Tüm bunları istemeyen birisiyle siyaset yaparken yapacağın budur işte. Gerçekten şimdi Güney’de siyaset yapan güçler kendi ürettikleri siyaseti mi yoksa ittifak içerisinde oldukları güçlerin istediğini mi yapıyorlar bu tartışma konusudur. Bu böyle olmaz.

Defalarca ulusal birliği gündemleştirdik, neden anlaşılmadı? Ulusal birlik konusu Kürtlerin varlık nedenidir. Önderliğimiz bunu çok eskiden beri dillendiriyor ama günümüzde sorunların kaosa, krize, çatışmaya dönüştüğü yerde, bunun hayati bir önem arz ettiği bir noktada buna PKK dışında kimse yanaşmıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Tarihte böyle bir felaket görülmüş müdür? Bütün dünyanın canına kast etmek istediği bir yerde kendi arasında birlik olup yaşamanın savaşını vermesi gerekenin bunu yapmaması ne anlama geliyor? Bu çok net bir şeydir.

GÜNEY’DE SORUN DERİNLEŞSİN İSTENİYOR

Güney’de neden sorun çözülmüyor? Güney’de neden sorun çözülsün ki? Güney’de sorunu çözmek için kimse uğraşmıyor ki. Güney’de sorunun sürekli derinleşmesi ve çözümsüz kalınması için uğraşılıyor. İster bilerek ister bilmeyerek küçük bir örgütsel varlık ve küçük imkanlar karşılığında ülkenin bütününü feda eden bir yaklaşım ortaya çıkıyor. Bu güncel çıkarlarımızdan vazgeçip bütün Kürtlerin birliği temelinde ortak bir siyaset yapalım denildiği zaman kimse buna gelmiyor. Sorun buradan kaynaklanıyor. Kürtlerin temel sorunu ulusal birlik sorunudur. Kürtler kendi arasında bir ulusal birliği oluşturmadığı sürece hiçbir parçada Kürtlerin özgürlüğünün gerçek anlamda bir güvence altına alınması mümkün değildir. Güney de bunlardan bir tanesidir. Ulusal birlik esastır. Ulusal birliği oluşturursan ortaya çıkaracağın ulusal güçle uluslararası ve bölgesel dengelerde varlık haline gelebilirsin ama bunu yapamazsan o zaman parça parça herkesin senin üzerinde istediği oyunu oynadığı bir nesneye dönüşürsün. Ortadoğu’da, Kürtlerin kendisini bir nesne olmaktan çıkarması gerekiyor.

ORTADOĞU KRİZİNDEKİ KÜRT İNKARI ETKİSİ

Ortadoğu krizinin temel nedenlerinden bir tanesi Kürt inkarıdır. Tarihsel anlamda Kürtler üzerinde uygulanan siyaset ve 70 yıllık, 100 yıllık Kürt inkarının yarattığını çok iyi bilinmesi gerekiyor. Krizle Kürtler yeniden varlık olmanın ispatını ortaya çıkardıkları için bu ispatı sorunların çözümüne dönüştürmek için Kürtlerin öncelikle kendisine düşen siyaseti doğru yapması gerekir. Doğru bir siyaset yapmazsa o zaman kesinlikle Kürtlerin yeniden inkarı söz konusu olur. Güney’deki durum budur. KDP’nin güncel siyasetleri, YNK’nin güncel siyasetleri, bu bağlamda tartışmakla sorun çözülemez. Bir sefer bir zihniyet sorunu var. Dünyayı anlama, tanıma sorunu var. Dünyada mevcut bunalımı anlama sorunu, Ortadoğu sorunlarını anlama sorunları var. Nasıl bir dünya ve çağda yaşıyoruz ve hangi kafayla bakılıyor. Güney’deki meseleleri ideolojik, politik bakış açısı dünyanın gelmiş olduğu düzeyden yüzyıl daha geridir. Yüzyıl önce, iki yüz yıl önce ulus devletler tartışılabilirdi, milliyetçiliğin bir ideolojik yaklaşım olarak nelere kadir olup olmadığını tartışılabilirdi. Ama günümüzde ulus devletlerin iflas ettiği, dünya sisteminin bile ulus devletleri yargıladığı, milliyetçiliğin çözümleyici ideolojik bir araç olmaktan çıkıp yerine başka ideolojik arayışların gündeme geldiği bir yerde Kürtler hala milliyetçilik ve ulus devletçi olmaya çalışıyorlar. Peki, bununla işi kurtarmak istiyorsa o zaman dünyanın krizi ve Ortadoğu’nun krizi nedir? Krizi de onların kendisidir. Yani krize neden olan temel araçlarda Kürt meselesini çözmeye çalışıyor. Böyle bir şey olmaz. Güney Kürdistan’ın sorunu da odur.

KİLİT NOKTASI ULUSAL BİRLİKTİR

Yani tekrar söyleyelim; Kürtlerin içinde yaşadığımız dünya ve Ortadoğu sistemine uygun bir bakış açısı ve zihniyet yapısına gelmesi gerekiyor. Bunun da kilit noktası ulusal birliktir. Ulusal birlik aynı zamanda Kürdistan’daki zihniyet değişimine de ve bu temelde de siyasal ve toplumsal oluşumlarının da bu zihniyet temelinde yeni oluşumunun yolunu açacaktır. Buna gelmediği sürece herkes büyük bir yanılgı içerisindedir. Herkesi reddederek egemen olamazsın. Ne Ortadoğu buna müsaade eder ne de Kürtler buna müsaittiler. Herkesi reddedemezsin. Dost-düşman ayrımını doğru yapmadan siyasette başarılı olamazsın. Kendi gücünü görmemezlikten gelip seni inkar eden güçle ilişki kurup siyasette başarılı olamazsın. Bu durumun düzelme şansı da bunun mücadelesini yürütmektir. Ya Kürt siyasi oluşumları kendi içerisinde doğru bir çizgide birleşerek ortak bir yolda yol alırlar ya da özgürlük mücadelesi veren güçlerin yaratacağı birlikler, örgütlenmeler bu sorunu bir biçimiyle çözüm noktasına götüreceklerdir.

İKİ TEMEL ÇİZGİ VARDIR

Bu konuda iki temel çizgiyi net görebilirsiniz. El yordamıyla da olsa Rojava’da yürüyen bir durum var, bir de Güney Kürdistan’da yürüyen bir durum vardır. Bu ikisini rahatlıkla kıyaslaya kıyaslaya bir durum değerlendirmesi yapabilirsin. Ben Rojava çok mükemmeldir, sorunları yoktur, demiyorum. Elbette ki çok mükemmel değil ama bir doğrultuya girmiştir, bir istikrar kazanmıştır, paradigma esasına göre doğrultuya girmiştir. Biraz özgürlükler oluşmuştur. Özgürlüğün oluşturduğu güç devrededir. Bunun verdiği öz güven vardır. Bu özgüvenle yürütülen savaş ve geliştirilen siyaset ve diplomasi vardır. Bir tarafta da Güney var. Güney’de daha çok bir siyasal bakış açısının hegemonya savaşı yürütülüyor. Toplumuna etnik egemenlik yürütmek istiyor. Sosyal farklılıklar dikkate alınmadan toplum üzerinde bir ulus devlet hakim kılınmak isteniyor. Diğeri ise tam bunun tersi bir yoldur. Bu ikisine bakarak hangisinin gerçek anlamda Kürtlüğü var ettiğini, özgürlükleri var ettiğini, bölgedeki krizi çözdüğünü rahatlıkla insan anlayabilir.

Kesinlikle şuna inanıyorum; Irak’ta sorun çok derindir, doğru. Irak’taki sorun tarihsel ve toplumsal gerçeklik kadar dünya dengeleri ve bölge dengelerinin Irak’taki etkilerinin çok ağır baskısı altındadır ama bunların hepsi aynı zamanda Güney Kürdistan’da da var. Güney Kürdistan’da dünyanın yüzyıl öncesini keşfediyorlar. Yüzyıl önce yaşanıp da dünyada sistem olan bazı değerler günümüzde artık etkilerini kaybetmiştir, değişmesi gerekiyor. Onlar etkisini kaybetmiş olan değerleri yeni keşfetmiş gibi onlara satarak varlık olmak istiyorlar. Bu mümkün değildir.

Kaynak :  https://anfturkce.com/dunya/altun-temel-sorun-ulusal-birliktir-114955