Site İçi Arama

Yükleniyor...

17 Eylül 2014 Çarşamba

‘Yeni Türkiye’ Nereye Evriliyor?

Haluk GergerEski TC’yi ayakta tutan temel iç güç Gladyo, artık emperyalizme de yük olmuştu. Araya öyle çelişki ve çatışkılar girmişti ki, “efendiye hizmet” imtiyazı yitirilmiş, işbirlikçi için tasfiye çanları çalmaya başlamıştı. Böylece, “Yeni Türkiye”nin, emperyalizmin denetim ve gözetiminde, yeni aktörlerce ve yeni bir toplumsal/ideolojik zemin üzerinde inşası başlatıldı.

Haluk Gerger

Bugünün iktidar sahiplerinin dillendirdiği “Yeni Türkiye” olgusu bir gerçekliğe işaret ediyor. Kuşkusuz henüz tamamlanmamış bir gidişten söz ediyoruz ama sürecin ilerlediği de kesin. “Yeni Türkiye”nin mimarlarınca çok mesafe katedildi. İnşasının bütünüyle tamamlanmasının kansız yolu, AKP iktidarının 2015 seçimlerinde bir biçimde anayasayı değiştirebilecek parlamento tablosunu oluşturabilmesiyle açılacak. Çatışmacı yol ise her türden, yasal-siyasal-sosyal vb., düzenlemelerle, olupbittilerle, yeniyi, bu etapta bir anayasa değişikliğine ihtiyaç duymaksızın, fiilen dayatmak.

“Yeni Türkiye”ciler “eski TC”den müşteki olanlara ve onun enkazı üzerinden daha geniş kesimlere bir seçenek sunuyorlar ve toplumun önemli bir bölümü bunu kabul ediyor. “Eski TC” giderek bir seçenek olmaktan çıkarken, Kürtler ve bir kısım Sol, “Radikal Demokrasi/Demokratik Cumhuriyet” projesiyle muhalefet boşluğunu doldurmaya çalışıyorlar ama henüz bu gidişatı durdurmaya yetecek durumda değiller. Bugün seçenek oluşturabilecek güçte bir devrimci-sosyalist muhalefetten de söz etmek mümkün değil. Emperyalizmden kaynaklanan desteklerini ve silahlı-silahsız bürokrasi payandalarını büyük ölçüde yitirmiş “Eski”nin “Kemalist-Ulusalcı-Faşist” defans bloğunun durumunun da pek parlak olmadığı ayrıca belirtilmeli.  Tüm bu nedenlerle gidişatı, henüz tamamlanmamış olsa da, ciddiye almak gerek. Yukarıda özetlenen tablo uyarınca yapılması gereken, öncelikle, “Eski” ile “Yeni”nin iyice tanımlanması. Nereden nereye doğru gidildiğini kavrayabilmek için ilk yapılması gereken bu.


‘Eskinin serancamı’
Birinci Cumhuriyet, bir iç ve dış birlikteliğin toplumsal mühendislik ürünüydü. “Dış güçler,” Osmanlı’yı yıkan uluslararası ittifaktı, yani İngiliz-Fransız sömürgeciliğiydi. Bu bakımdan, Ortadoğu düzenini oluşturan Sykes-Picot düzenlemesi içinde düşünmek gerekir Kemalist Cumhuriyeti. Kemalist dirençle uzlaşan sömürgeciler açısından bu Cumhuriyet herşeyden önce Devrimci Sovyetler Birliği ve karmaşa içindeki Ortadoğu (giderek Asya-Afrika sömürge dünyası) ile Batı arasında bir “tampon bölge” işlevi görecekti. Ülkenin sırtı Ortadoğu’ya, yüzü ise Batı’ya dönük olacaktı. Zaman içerisinde denetim altında istikrara kavuşunca da  (bağımlı kapitalist konsolidasyon) daha ileri görevlere koşulacaktı. Nitekim, İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında, Soğuk Savaş ortamında ve politik-ekonomik düzlemde liberal kapitalizme geçiş hamleleriyle, önce Batı’nın sıçrama tahtasına, lojistik destek, ucuz asker ve silah depolama alanına, giderek, jandarmasına-tetikçisine dönüştürüldü, Batı’nın temel saldırı mekanizması NATO’ye entegre edildi.

İçerde ise Kemalist kurucu kadronun toplumsal mühendisliğinin temel iki hedefi, İttihat ve Terakki’yle başlayan “Türkçülük”ü olgunlaştırarak millet inşa etmek ve devlet öncülüğünde sermaye birikimi aracılığıyla bir (Türk) burjuvazi yaratmak idi.

Bu süreçte, yeni rejimin temelleri atılırken, aynı zamanda, üzerinde yükseldiği zeminde çatlaklar, çürük alanlar, çürüme noktaları oluşmaya başladı ve toplumsal muhalefetin/hoşnutsuzluğun tohumları da atılmış oldu. Dış bağlantıların ve burjuvazi yaratmaya yönelik birikim politikalarının kaçınılmaz sonuçları olarak ortaya çıkan çarpık, azgelişmiş ve bağımlı kapitalizm, kendi başına, çürük ve çürümeye eğilimli zemini oluşturmaktaydı. Hikmet Kıvılcımlı’nın deyişiyle “cin olmadan adam çarpmaya kalkan finans-kapital”, doğası gereği, dışarıya biat ederken kendi halkına “kıyıcılaşan” bir özle tarih sahnesine çıktı.

Her bakımdan birikimsiz burjuvazi devlet fideliğinde hayat bulurken bir doğum lekesi olarak bürokrat niteliklerle doğuştan tutucu, hatta karşıdevrimci oldu. Bu sınıf, kendi hakimiyetini kuracak tarihsel geçmişe, dinamizme, meşruiyet kaynaklarına, birikim ve deneyime sahip olmadığından, egemen ideoloji olarak Kemalizmin, kurumsal olarak da Silahlı Kuvvetler’in vesayetini kabul etti. Ayrıca, emperyalizme sığındı, onun hizmetine koşularak yönetim olanaklarını buldu. Kemalist devlet kapitalizminin bürokrasisi ise, suni ilhak kaynaklı konumu gereği, çarpık, yolsuzlukla malul, kapkaçcı burjuvalaşma eğilimleriyle halkın karşısında konumlandı. Böylece de, yönetemeyen birikimsiz burjuvaziyle bütünüyle sermaye birikiminin hizmetine koşulmuş ve sınıf atlamaya temayüllü zalim bürokrasi, daha baştan, “halk düşmanı” karakterle bozuldular. Bu konumlarıyla da, antidemokratik-militarist-şovenist bir projeye imza attılar birlikte.

‘Batılılaşma-modernleşme’
Burjuvazi yaratma sürecinde; devlet zoruna dayalı angaryayla işçileştirilen emekçiler, jandarma dayağı, ağa sömürüsü ve vergi tahsildarlarıyla inletilen yoksul köylü milyonlar, aslında ilk potansiyel “iç düşmanlar” olarak algılandılar ve bu korkuyla baskıcı devletin mekanizmaları yaratıldı.

Türkçülük ile; Anadolu’nun tüm kadim halkları, tanım gereği, “iç düşman” sayıldılar, asimilasyon saldırısıyla milyonlar bastırıldı, sindirildi ama düzeni çürüten bir yaygın muhalefetin de tohumları atılmış oldu, sistem bir de böyle bozulup salt şiddete dayanan karakterini perçinledi.


Tepeden inme “Batılılaşma-modernleşme” ile; milyonların hayat tarzıyla, inançlarıyla, toplumsal bellekleriyle, kılık-kıyafetten okuma-yazmaya yaşam biçimleriyle, onur ve haysiyetleriyle, tarihleri ve uygarlık miraslarıyla hoyratça oynandı. Horlanan, aşağılanan, maddi-manevi şiddete maruz bırakılan geniş kesimler, laikliğin ve resmi dinin dayatmasıyla da baskılandılar ve bir başka yaygın toplumsal muhalefet zeminini oluşturdular. Onlardan duyulan korku da, yeni rejimin baskıcı, şiddete dayalı antidemokratik eğilimlerini körükledi.  Bu yapay, çok boyutlu (milli, dini, mezhepsel ve sınıfsal) Zor’a ve somürüye dayalı, bağımlı, geri yapılanma -eski TC- sonunda, kendi şiddeti ve yapısal krizleri içinde çürüdü…


Çürüyen gövde, nihayet siyasal/toplumsal zeminini 2002 genel seçimleriyle yitirdi, fiilen çöktü. O seçimlerde, eski dört başbakanın (Ecevit, Erbakan, Yılmaz, Çiller) önderliğindeki partilerinin toplamının oy oranı yüzde 20’yi bile bulamadı. Başbakan olarak seçimlere giren Ecevit’in partisinin oy yüzdesi 1.22 oldu ancak.


Yerine, alışılagelmiş emperyalizm destekli askeri-faşist bir yönetim dahi kurulamadı; zemin o denli çürümüş ve tahrip olmuştu. Ayrıca, emperyalizmin konumu, gücü, öncelikleri, çıkar hesapları da değişmişti. Eski’yi ayakta tutan temel iç güç Gladyo, kurucusu ABD tarafından tasfiye edildi. Eski TC artık emperyalizme de yük olmuştu. Araya öyle çelişki ve çatışkılar girmişti ki, “efendiye hizmet” imtiyazı yitirilmiş, işbirlikçi için tasfiye çanları çalmaya başlamıştı. Böylece, “Yeni Türkiye”nin, emperyalizmin denetim ve gözetiminde, yeni aktörlerce ve yeni bir toplumsal/ideolojik zemin üzerinde inşası başlatıldı.

Sözünü ettiğimiz “yeni zemin”in, üst belirleyici emperyalizm faktörünü bir yana bırakırsak, nesnel ve öznel koşullarla içiçe olarak, iki ayağı üzerinde durmak gerekir.

Yeninin toplumsal zemini
Önce büyük burjuvaziye bakmak doğru başlangıçtır. “Eski”nin büyük burjuvazisi, yukarıda özetlediğimiz badireleriyle boğuşur, geçmişin ağır yüklerini taşırken, bu sınıf içinde yeni bir tabaka yükselmekteydi. “Yeşil Sermaye” ya da “Anadolu Kaplanları” da denen ve Müslüman İş Adamları Derneği (MÜSİAD) adıyla eskinin örgütü TÜSİAD karşısında saf tutan bu kesim/tabaka, çok temel iki noktada eski ağabeylerinden ayrılmaktaydı. Birincisi, bu tabaka, eskinin, ideolojik-kurumsal vesayet altındaki Batıcı laik-kozmopolit-işbirlikçi-modernleşmeci konumuna karşı, Anadolu muhafazakarlığına, kozmopolit tarafı törpülenmiş milliyetçiliğe ve popüler İslam’a dayalı kendi ideolojisini hakim kılma imkanlarına sahipti. Bu özelliği onu hem dinamik bir güce kavuşturuyor, hem de, resmi ideolojiye olan vesayeti kırabildiği ölçüde, onun kurumlarına karşı özerkleştiriyordu. Böylece de, toplumla ilişkilerinde eskiye göre muazzam yol ve ön alabiliyor, büyük etkiye, desteğe sahip oluyordu.

Soğuk Savaş koşullarının esaretinde harekat alanı çok sınırlanmış eskiye karşı yeni koşullarda bu sermaye gurubu, özellikle Ortadoğu’da sıkışmış emperyalizme yeni işbirlikçilik kapıları açma imkanları sunmaktaydı. Salt Militarist-tetikçi görevler yerine, tarih, kültür ve hayata bakışı Ortadoğu halklarıyla “paylaşan”, bu mirası “yumuşak güç” olarak devreye sokabilen, bölgede pazar ve hegemonya iddiasına sahip olan “Truva Atı-Taşeron” rolüne hevesli bu işbirlikçi yükselen kesim, ihtiyaçları bakımından emperyalist odakların ve beynelmilel sermayenin yeni gözdesi olmaya adaydı.  Öyle de oldu. Böylece onun siyasal temsilcisi/hizmetlisi AKP’nin de önü açıldı. Daha doğrusu, aynı madalyonun iki yüzü, ekonomik ve siyasal iktidar yapılanmasının tarafları, birbirlerinin önünü aça aça, ortak sinerji yarata yarata “yeni Türkiye”ye yelken açtılar.
 
“Yeni Türkiye” kurucularının kuşkusuz halk kesimleri içinde de geniş bir başka toplumsal zemini var. Bu kadronun, “Eski”den müşteki olan bütün sınıf ve tabakaları, etnik ve dinsel, kültürel yapıları, belirli ölçülerde arkasında toplamada ve iktidara yürüyüşünde seferber etmedeki başarıyı görmek gerekir.


Bu destek nasıl açıklanabilir?
Türkiye’nin 2000’li yılların başında yaşadığı çok boyutlu, ekonomik, sosyal, politik, büyük bunalımların doruk noktasına ulaştığı sırada yapılan seçimlerde, taze, denenmemiş, örgütlü ve çürüyen yapı dışında mütalaa edilen AKP’nin zaferi şaşırtıcı değil ama büyüyerek süregelen desteği ayrıca incelemek gerek.
 
AKP iktidarı sırasındaki ekonomik büyümenin önemli bir faktör olduğu kuşkusuz. Bu büyümeye eşlik eden sosyal harcamalar da önemli. Geniş yığınlar bakımından büyümenin çürük altyapısı ya da gelir dağılımındaki adaletsizlik yanında “sosyal harcamalar”ın geçici aldatmacalardan olması ve benzeri mülahazalar yığınların davranışları bakımından her zaman çok da önemli, anlamlı, tayin edici olmayabiliyor.

Bu bağlamda vurgulanması gereken nokta, işçiler ve emekçiler bakımından Türkiye’deki sınıflaşma olgusudur. Sınıf bilincinin gelişmediği yerlerde, işçi ve emekçiler en fazla “dar gelirli yurttaşlar”, bir partinin yandaşları ve seçmenleri olarak politik sahnede yerlerini alırlar. Bu, hiç kuşkusuz, farklı davranış kalıpları, ideolojik konum, talepler ve beklentiler demektir, politik tavırlar da buralardan kaynaklanır. Türkiye’deki yoksulların, “biraz kömür ya da makarnaya oylarını sattıkları” horlaması yerine esas olarak sınıflaşmanın eksiklikleri üzerinde durmak daha doğrudur. Ürettiğinin ve konumunun ayırdında olan sınıf bilinçli bir işçinin “hak” iddiası ile hayat gailesi içinde çırpınan dar gelirli bir mütedeyyin vatandaşın “sosyal yardım”a, “seçim rüşveti”ne, “yoksulluk kapanı”na, “eşitsizlik”e, “devlet baba”ya, “sadaka” ve “biat”a bakışları arasındaki fark, AKP oylarının sayısal üstünlüğüyle doğrudan ilişkilidir elbette. “Sadaka kültürü”nden “sınıf mücadelesi” ve “üretenin hakkı”na geçişin köprüsü “sınıf bilinci”dir ve o da bugünün Türkiye’sinde yerlerde sürünmektedir.

Buna koşut olarak, Türkiye’de işçi ve kent emekçilerinin köylülükle bağları kopmuyor. Evrensel olarak bir afete dönüşmüş tüketim çılgınlığı ve yıkıcı iletişim-propaganda teknolojisinin gelişimi, neoliberalizmin ideolojisizleştirme saldırısı gibi nedenler, özellikle örgütlü ve görece yüksek ücretli işçiler arasında küçükburjuva eğilimleri körüklüyor. Sınıf bilincinden yoksun işçi ve emekçilerin tutuculuğun, hatta gericiliğin devşirme kaynağı olması sıklıkla görülen bir olgu.

Çarpıklık hükmünü icra ediyor
12 Eylül’ün silahlı talanı, Özal’ın “sivil” yağması ile birlikte gelişen üç haneli enflasyonunun ve ardından gelen Kirli Savaş’ın yarattığı insani tahribatın, moral yıkımın, sosyal çürümenin, toplumun kendilerini olumsuz etkilerden koruma imkanları en kısıtlı yoksul kesimleri vurması kaçınılmazdı. AKP’ye verilen destekte bunun etkilerini de görmek mümkün.

Türkiye’de çarpık “burjuva demokrasisi” başından beri elinde “oy” kozu olan seçmen ile uhdesinde “devlet imkanları/rantı” bulunduran adaylar/partiler arasında bir rüşvet ilişkisi biçiminde kurgulanmıştı. Bu çarpıklık hükmünü icra ediyor sadece. Belki buna “Müslümanlık ahlakı’ ve “cemaat dayanışması” gibi geleneksel faktörlerle bir meşruiyet örtüsü ekleniyor sadece. Ve, sonuçta, karşılığını da yığınsal destek olarak devşiriyor “Yeni Türkiye”nin mimarları.

1979 İran Devrimi, bir ölçüde 1980’lerdeki Afganistan trajedisi, ardından Sovyetler Birliği’nin çöküşü, hep birlikte, birey ve toplumsal yapıların sadakat/aidiyet odaklarında radikal değişikliğe neden oldular. Siyasal İslam’ın, milliyetçilikle birlikte yükselişi ve sınıf/sınıf mücadelesi olgularının geri plana düşmesi de “Yeni Türkiye” sürecine uygun zemin oluşturdu. Seçeneksiz bırakılmış, krizler, çalkantılar içinde ambale olmuş toplumlar ve sınıfların “kolay yutulur lokma”lar olması yeni ve Türkiye’ye özgü değil kuşkusuz. Böyle durumlarda, çaresizlik, çıkışssızlık, güvensizlik ve korkuya boyun eğmeye, devlet ve iktidara biata, ya da, aynı kapıya çıkmak üzere, anomiye, apolitizme yol açıyor. Yükselen milliyetçilik ve dinsel bağnazlık, bütün sınıfları keserek genişliyor, Türkiye’de de geniş tabanlı yeni bir tür Türk-İslam sentezi oluşuyor, “Yeni Türkiye”nin sosyal-ideolojik altyapısını oluşturuyor, Erdoğan’ın şahsında ete kemiğe bürünüyor.

Etnik, milli, dinsel, sınıfsal aidiyetler
Bu noktada bir başka yaşamsal önemde gerçekliğe daha dikkat çekmek gerekmektedir. “Eski Türkiye”nin pek çok düzlemde ezilmiş, horlanmış, yoksul ve yoksun bıraktırılmış milyonları, uzun süre büyük zulüm gördüler. Bir tür işgal altında yaşamak zorunda bırakıldılar ve etnik, milli, dinsel, sınıfsal aidiyetlerinden dolayı büyük acılar çektiler. Bu ezilen yığınlar, büyük oranda, şimdi “Yeni Türkiye” kurmaya koşulanlara destek veriyorlar. Bu insanların büyük bölümü şimdi kendi öz devletlerine, iktidarlarına, hatta burjuvalarına, işadamlarına kavuştuklarını sanıyorlar, kendilerini “kurtulmuş” addediyorlar. Bu insanlar “kendi kapitalizmleri/düzenleri” algısını yaşamak, o büyük yanılsama çemberinden geçmek durumundaydılar. Dolayısıyla, henüz “kırk katır mı, kırk satır mı“ ikileminin ayırdında değiller ve ancak yaşayarak, kendi deneyimleriyle öğrenecekler, “kendilerinin” saydıklarının ne kadar yabancı, ne kadar uzak, ne kadar düşman olduğunu. Öğrendikçe özgürleşecekler. Özgürleştikçe, kendileri kendi düzenlerini inşa etmeye başlayacaklar… Kızmak yerine anlamak gerek…

Elbette, Lenin’in anlatımıyla söylersek, “insanlar her zaman aldatılmanın ve kendi kendini aldatmanın saf kurbanları olmuşlardır ve herhangi bir ahlaki, dini, politik sosyal safsata, açıklama ve vaadin arkasında şu ya da bu sınıfın çıkarlarını aramayı öğrenmedikleri sürece kurban olmaya devam edeceklerdir.” Marks’ın belirttiği gibi, kapitalizmin kaçınılmaz sonucu olarak her yerde “bir uçta varlık birikirken, öte uçta da cehalet, değer yitimi, moral çöküntü birikiyor.” Yoksul yığınlar, işçi, köylü ve emekçiler acımasız dünyaya “kurban” ediliyorlar…

Bu çerçeve içinde, “Yeni Türkiye”yi belki en iyi dört kavram üzerinden anlamaya çalışmaya başlayabiliriz.

Anomali ve Restorasyon
Başbakan Davutoğlu, “Yeni Türkiye”yi, “anomali” ve “restorasyon” kavramları ile örtük biçimde tanımlıyor.

“Anomali” kavramını kullanırken “Eski”yi kastediyor, yani onu “normal olandan bir sapma”, “sürmesi gerekenden bir savrulma” olarak görüyor.

“Eski TC”den geçişi, yani “sapma/savrulma”dan “normal olan”a dönüşü de “restorasyon” kavramıyla tanımlıyor. “Restorasyon”un bir anlamı, “eski haline getirmek.” Politik literatürde “restorasyon”, eski kral/padişahın yeniden tahta çıkmasını ya da eski rejimin yeniden ihdasını anlatıyor. O’nun “Osmanlıcılık” düşlerini de gözönüne alınca, geride bir “rejim değişikliği” ve buna bağlı olarak devlet ve toplum yaşamının bütün kritik alanlarında köklü yapısal dönüşüm heveslerinin yeni iktidar sahiplerinin gönlünde yattığı açıkça görülebiliyor, bu iki kilit kavramın kullanımından.


Sovyetler Birliği’nin tasfiyesi ve Rusya Federasyonu’nun kurulması sürecinde de bu iki kavram çok kullanılmıştı. Sovyet karşıtlarına göre, Sovyetler Birliği “anormal”di ve Rusya ile Rus halkı kapitalist restorasyonla “normalleşme”ye dönüş yapmıştı. Burada geçiş, Cumhuriyet’ten Çarlığa değil, “sosyalizm”den kapitalizme idi. Yani, salt bir rejim değişikliği değil, çok daha kapsamlı bir toplumsal dönüşüm sözkonusuydu ve “devlet yapısı” onun sadece bir parçasıydı. Rusya, tarihsel kökenlerine geri dönmüştü; bütün kurumlarıyla, ekonomisi, siyaseti, sosyal yapısı, kültürel yönü, hayat projesi ve ahlakıyla. Yeni Rusya’da “özel mülkiyet”, “ilkel birikim” dönemlerini hatırlatan “vahşi kapitalizm” uygulamaları, muazzam bir özelleştirme yağması, belki de son ikiyüz yıldır ilk kez bir ülkede “ortalama ömür süresi”nin düştüğü bir sosyal yıkım ve Putin-Medvedev düetiyle sahnelenen  otoriter başkanlık sistemi, yeni düzenin yapıtaşları oldu…

“Yeni Türkiye”de de elbette Osmanlı Hanedanı’nın restorasyonu değil murat edilen. Rusya’nın yeni çarları benzeri, Sultan kişi ve yanındaki Şura erbabı çerçevesinde, bir rejimin, sosyo-kültürel mekanizmaları, ideolojisi, değerler sistemi ve dünya görüşüyle, hayat tarzıyla yeniden yapılandırılması, reenkarnasyonu, yeni koşullara uygun biçimde yeniden inşasıdır sözkonusu olan. Buna tekabül eden “eski”yse, Osmanlı’nın Düvel-i Muazzama’nın oyuncağı olduğu çöküş-çürüme zamanındaki zavallı varoluştur. O zamanlarda da, “Bütün İslam Alemi” yakıştırmasının içi boş, zemini çürük şaşaası ile Payitaht’ta görkemli bir duruş sergileniyor, “Merkezi Hükümet”in aczi öteki millet ve dinlere “muhtariyet,” “hoşgörü,” “ademimerkeziyetçiliğe gidiş” olarak pazarlanıyordu. Parasız askerliğe ve savaşa can havliyle çaresiz sürüklenişin adı da, paylaşım savaşında pay kapmak, genişlemek, büyümek olarak yutturuluyordu. Böylece, Sultan ve eteklerindeki biat şürekası kendilerini ve zavallılaşmış halkı kandırıyorlardı. “Yeni Türkiye”, bu karikatürün karikatürü olmanın adıdır aynı zamanda.

Zıvanadan çıkmış hırsların ülkesi

Aslında, Türkiye’nin resmi ideolojisi, bir başka ifadeyle Türk Siyonizmi’nin adı, “Fetih Ruhu”dur. “Eski TC”de, devlet organizasyonunu da belirlediği için, bunun en kapsamlı versiyonu olan Kemalizm egemen ideolojiydi. “Yeni TC”, asıl resmi ideolojinin Kemalist versiyonundan kopuyor ve yerine yeni versiyonunu yerleştiriyor. Ama “resmi ideoloji” bakımından bir kopuşma sözkonusu değil.

Türkiye’nin ilkel ve bağımlı burjuvazisi eskiden sıkışınca, periyodik-yapısal yönetememe krizlerine girince, emperyalizmle işbirliği içinde, askeri çağırıyordu imdadına. “Yeni Türkiye’de ise, “tek adam cuntası” nihai merci olacak çare arayışında ve silahlı-silahsız bürokrasiyi, kişiye tapınan yığınları o geçirecek harekete. Restorasyon, bir anlamıyla da işte bu yeni reçete sermayenin yapısal hastalıklarına.

Unutmamak gerekir ki, “başkanlık sistemi” Türk burjuvazisi ve onun siyasal hizmetlilerince yıllar öncesinden dillendirilmekteydi. Süleyman Demirel’in uzun süre bu geçişin çığırtkanlığını yaptığı belleklerdedir. Bundan 10 yıl önce, 20 Aralık 2004 tarihli nüshasında “sermayenin amiral gemisi” Hürriyet gazetesinde, “eski”nin büyük burjuvazisinin koçbaşı Rahmi Koç şöyle dile getirmişti özlemlerini: “En iyisi akıllı bir diktatör. Ama, bu devirde mümkün değil. İkinci en iyi ise başkanlık sistemi.” TÜSİAD ile MÜSİAD, başta devlet rantı, pek çok konuda ağır silahlarla çatışıyorlar ama “Başkan baba”larının özleminde buluşuyorlar, birleşiveriyorlar. Buna kapitalizmde “joint venture” (ortak iş pişirmek) deniyor.

Yıllar önce, Kızıl Bayrak Dergisi’nde bu konuda şöyle yazmıştım: “AKP, şimdi, sadece, egemenlerin uzun zamandır gündeminde olan, kotarmak için fırsat kolladıkları bir imkanı, elbette kendine yontarak, gündeme taşıyor. Bu hamlenin tutup tutmamasının önemi yok. Önemli olan, düzenin, çözemediği yapısal sorunlarının ağırlığı altında, er ya da geç bu yola tevessül edeceği gerçeği. Bu genel yönelişin adı, tek kelimeyle, bir diktatör arama sürecidir. Halkın bu diktatörü seçmesinin yeğlenmesiyse, egemenlerin, vesayetçi bir darbe yerine, ‘meşruiyet’ denen incir yaprağına ihtiyaç duymalarındandır. Bu gidişin, konjonktüre göre, şarlatan bir halife Padişah’ın ya da demagog bir faşistin sistemi korumak üzere görevlendirilmesiyle sonuçlanacağı kesindir; zaten amaç da budur.” “Yeni Türkiye”de restorasyon rejiminin mekanizmalarında, her koşul altında, “burjuva konsolidasyon” da besleniyor.

Erdoğan’ın zamanı yakaladığı kuşkusuzdur… “Başkanlık” sorununa geçmeden, bir başka kavram üzerinde incelemeyi sürdürmek gerek. Bu da “istişare” kavramıdır.

İstişare
Erdoğan’ın, burjuva demokrasisinin olmazsa olmaz niteliği “kuvvetler ayrılığı” prensibinden hazzetmediği biliniyor. Bunu salt bir kişisel kavrayış sorunu ya da kapris, ve hatta tek başına yönetme hevesi, dikta eğilimleri olarak ele almamak gerek. Kuşkusuz bunların hepsi mevcut ama asıl mesele bu kurumsal özerkliği onun havsalasının almaması gerçeğidir. Bu, bir dünya görüşü, hayat tarzı ve felsefesi olarak stratejik önemdedir; Erdoğan’ı Erdoğan yapan ve onun aracılığıyla da “Yeni Türkiye”yi belirleyen, biçimlendiren dinamiği burada da aramak gerekmektedir.

Bu noktada da “istişare” kavramı karşımıza çıkmaktadır. “Yeni Türkiye”nin “başkanlık rejimi” ile istişare kavramı arasında gerçekten Erdoğan’ın, Davutoğlu’nun ve AKP sözcülerinin sık sık vurguladıkları gibi, organik bir bütünlük vardır. Bir başka ifadeyle, onların yönetim felsefesi ve liderlik anlayışının doğal/kaçınılmaz yöntemi ve tarzıdır istişare.


Erdoğan, istişareyi kendi mezhebine uygun biçimde anlıyor, kendine özgü verdiği anlam ve uygulamayla da onu bildik “danışma”dan bilinçli olarak ayırıyor, özel bir yönetme yöntemi olarak kullanıyor. Buna göre, tezgah şöyle kuruluyor: İmam, şura, meşveret, istişare… Gönülleri okşamak için meşveret ve istişare… Ama öyle herkesle de değil, sadece ehliyle…Sonra da İmam’dan nihai karar, ötekilerden itaat, ahaliden de biat, sorgusuz sualsiz şükretmek…

Prof Dr. Ahmed Kılıçkaya şöyle anlatıyor: “Demokraside istişare neticesinde karar çoğunluğun görüşü doğrultusunda alınmak zorundadır. Zira çoğunluğun görüşü halkın iradesini ifade eder. Onun için öyle olmak zorundadır. İslam’da ise halife yönetim işlerinde istişare eder. Ancak o iş ya da konunun ilgili tarafları ile istişare eder, herkes ile değil… Eğer halife, şeri hükümlerden birisini kanun yapmak istiyor- sa o konuyu fakihler ile istişare eder. Eğer idari yani ümmetin meşru maslahatlarının tanzimi ile ilgili bir kanun belirleyecek ise o kanunun alanındaki uzman kişilerle istişare eder. Bu ve benzeri konularla istişare ettikten sonra kararı kendisi verir. Zira Allahu Teala’nın emri de bu doğrultudadır…Görüldüğü gibi yönetim işlerinde meşverette bulunmak / şûraya başvurmak hem müslümanların vasfı olarak zikredilmiş hem de Resulullah’ın şahsında ümmetine emredilmiştir. Ancak şûra, sadece danışmaktır, ‘görüş almaktır’ ‘karar vermek’ değil!.. ‘Karar vermek’ ise ‘danışana’ bırakılmıştır, şûra / danışma meclisine değil!.. Nitekim Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in uygulaması da bu doğrultuda olmuştur.” (http://www.islamiyontem.net/index.php/demokras-asla-slam-le-badamaz)

İstediği kişiyi seçti
İmam-Cemaat rejiminin gönüllerde yatan “demokrasi”si bundan öte değildir. Olsa olsa koşullar takiyyeyi zorunlu kılar, günahı da münafıkların boynunadır.

Aslında uygulama da gözlerimizin önünde: Daha geçenlerde Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından açıklandı. AKP gurup toplantısında Davutoğlu, Erdoğan ile yapılan istişarede Bakanlar Kurulu’nun seçimini, parti yönetiminin değiştirilip yenilerinin atanmasını, bütün kritik görevlendirmeleri nasıl öngördüklerini, “herşeyi beş günde bitireceğiz dedik ve bitti” diye açıkladı ve gerçekten de her şey milyonların gözü önünda olup bitti. “Tartışma enerji tüketir” diyen bir anlayışın sahibi personel de zaten istişare ile Başbakan seçilmişti. Erdoğan, istişare yapmıştı ama kimin kimi önerdiğini, en çok kimin önerildiğini sadece o biliyordu. Ve sonunda da, istediği kişiyi seçti, açıkladı. Ardından yüzlerce delege toplandı, istişare sonucuna göre parmak kaldırdı, iş bitti. Demek ki, istişare, tartışma ve katılımın yerine geçiyor, sokak ağzıyla, istişare, “beş dakkada Beşiktaş” eliçabukluğunun adı oluyor.

Açıktır ki, istişare, demokrasinin, katılımın, demokratik karar alma mekanizmalarının karşıtıdır, anti-tezidir; demokratik değerlere karşı büyük bir aldatmacanın, yanılsamanın adıdır. İstişare, “Yeni Türkiye”de tek adam yönetiminin, ağızlara bir parmak bal çalması, dikta rejiminin kamuoyuna dönük sahte güleryüz gösterisi yapmasıdır.

“Yeni Türkiye”nin dökülmek istendiği kültür-uygarlık kalıbı budur…

Fütuhat
Bir başka belirleyici-açıklayıcı kavram da “Fetih Ruhu”dur. İlk tesbit, ilkokul kitaplarında var: Türkler Orta Asya’dan geldiler Anadolu’ya ve fethettiler, ilhak ettiler “kısrak başı gibi uzanan” coğrafyayı. Sonunda da, Orta Asya’dan gelip oranın yerli halklarını, yani bağcıları, kovmaktan beter ettiler. Anadolu, kimi halkların hapisanesine, kimilerinin de mezarlığına dönüştürüldü.

“Yerli” olmayanların ancak “ecdadın kanları” üzerine inşa ettikleri “millet ve devlet”e, yani “eski TC”ye Anadolu coğrafyası, Lozan’da Düvel-i Muazzama ile yapılan anlaşmayla verildi. Onun için, “Lozan Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusudur” denmekte.

İlk bakışta tuhaf bir durum; “tapu ile vatan”ın yanyana getirilmesi. Bir Alman’a ya da Fransız’a, Nijeryalı ya da Mısır’lıya sorsanız tuhaf kaçar gerçekten. Ama fetihçi-ilhakçı toplumlarda “kapu gibi tapu” hemen çıkartılır ortaya. Amerika’lıya sorun, size hemen “Kızılderililer”den, kabile liderlerinin imzasıyla-mühürüyle (aslında kanlarıyla yerlilerin) tescil edilmiş “satış belgeleri”ni koyarlar önünüze devlet arşivinden. Bir İsrail’liye sorun; o da Filistinlilerin (terör belasına) “sattıkları toprakların, evlerin, çiftliklerin devlet tapu idaresindeki belgelerini, “şapkadan tavşan çıkarır” gibi, gösteriverir. Bizim hesap da öyle; üstelik onca devletle tasdik edilmiş en kuvvetlisi tapuların…

Böyle olunca, aslında, Türkiye’nin resmi ideolojisi, bir başka ifadeyle Türk Siyonizmi’nin adı, “Fetih Ruhu”dur. “Eski TC”de, devlet organizasyonunu da belirlediği için, bunun en kapsamlı versiyonu olan Kemalizm egemen ideolojiydi. “Yeni TC”, asıl resmi ideolojinin Kemalist versiyonundan kopuyor ve yerine yeni versiyonunu yerleştiriyor. Yani, “resmi ideoloji” bakımından bir kopuşma sözkonusu değil, çünkü “eskisi” gibi “yenisi” de aynı objektif olgu, aynı tarihsel gerçeklik üzerinde inşa ediliyor. Dolayısıyla, “TC”lerin genetik yapısı gibi, resmi ideolojileri de, değişmemiş oluyor, aynı kalıyor.

Erdoğan ve Fetih
Kemalistler, bu bakımdan oldukça mahcuptular, bir anlamda inkarcıydılar. Bu nedenle de çok uğraştılar; “Güneş Dil Teorisi”yle, Hititlerin Türklüğünü kanıtlamağa kalkmakla, Kürtleri “kart-kurt dağ Türkü” yapmakla, Ermeni “Ani Harabelerine ‘anı’ harabeleri” demekle, nice garabete imza attılar. Albert Memmi bu psikolojiye “gaspçının meşruiyet arayışı” diyor.

“Yeni TC”de, durum farklı olacak gibi. Bakın Memur-Sen’in bir toplantısında Erdoğan’ın yaptığı konuşmadan kimi satıbaşlarına:

“- Fetih zorla almak değildir, gasp etmek hiç değildir. Fetih engelleri ortadan kaldırmaktır. Fetih hem kapılardaki hem gönüllerdeki kilitleri kırıp atmaktır. Fetih şehir surlarını aşmak değil gönüllerin etrafına örülmüş surları aşmak gönüllere ulaşmaktır.

– Fetih ve Fatih ruhunun örselenmesine asla müsaade etmeyeceğiz. Fetih kelimesini iyi öğrenmenizi ve fetih ruhunu son nefesinize kadar taşımanızı sizlerden rica ediyorum. Fetih, gönüller yapmak, ekmeğini yoksulla paylaşmak, komşunun hatırını sormak yetimin başını okşamaktır.

– Medeniyet fetihle mümkün olur. Fetih varsa medeniyet vardır, Fatih varsa medeniyet vardır.”

Elbette, Amerikalılar da yerlilere uygarlık götürmüştü, İsrail’liler de ilkel Filistinli Araplara Batı medeniyetini taşımıştı, onları adam etmişti… Erdoğan’ınki de o hesap…

Birlik Vakfı’nın İstanbul’un fethinin 561. Yıldönümü nedeniyle düzenlediği bir toplantıda da şunları söylemiş “Lider”:

“Fethin manasını çok iyi öğrenmek fetih ruhunu çok iyi anlamak Fatih ufkunu vizyonunu özellikle de onun bizlere emanet bıraktığı fetih şuurunu çok iyi kavramak zorundayız. Bizim millet olarak tarihimizle aramıza set çekmek istediler ecdadımız ile aramızdaki bağı koparmak istediler bizi kendi öz değerlerimize kendi öz kültürümüze yabancılaştırmak istediler, fetih kavramının içini boşaltmak fetih kavramını olumsuz göstermek için asırlar boyuna sinsice mücadele verdiler. Fetih işgal değildir sevgili gençler gasp etmek değil, ilhak değildir, zorla ele geçirmek değildir fetih açmaktır. Fetih köhnemiş kilitleri açmak pas tutmuş kapıları aralamak surlardan ziyade kalplere şehirlerden ziyade gönüllere girebilmektir. Fetih zalime dur diyebilmek zulme itiraz edebilmektir. Unutmayın her yeni başlangıç bir fetihtir. Ülkesi için yeni aydınlık kapıları aralamak fetihtir.”

Anlaşılan, “Yeni TC”nin Anadolu’dan Ortadoğu’ya kutlu yürüyüşünün bir ideolojik temeli de bu “Ruh” olacak… “Eski”yle “Yeni”nin özde buluşmasının yanı sıra “Yeni”nin arşa çıkmış bir “Lider” peşindeki serüvenlerine de hazır olmak gerek bu durumda… Evet, TC’nin “yenisi”nde de bu ruha aykırı davranırsanız düşman olursunuz, hain sayılırsınız, afedersiniz daha kötüsünü de söylerler “Ermeni” derler, Allah korusun, karanlık mahfillerin mahallelerindeki şuralardaki istişare ve meşveretle katliniz bile vacip olabilir…


Başkanlık
“Yeni Türkiye” rejiminin yaşamsal temeli ve stratejik doruğu, kuşkusuz, “Başkanlık”tır. Bu kurumun projedeki konumunu/anlamını kavramak, yeni Türkiye’yi anlamakta kilit işlevi görecektir.

Erdoğan’ın zihninde, İslam Fıkıhı’ndaki “Devlet Başkanlığı” kurumu, yani “İmamet” yatmaktadır. O’nun “kuvvetler ayrılığı”nı bir türlü havsalasına sığdıramaması ve stratejik bir “Sorun” olarak görmesinin ardında bu zihniyet yatmaktadır. O’na göre, yargısıyla, ordusu, üniversitesi, emniyetiyle, medyası, meclisi, ve hükümetiyle “iktidar erki” bir bütündür ve başında da mutlak yetkiyle Devlet Başkanı bulunmalıdır. Bu makam, Allah’ın vekaletiyle ve günün koşularında ümmetin, halkın-hakkın, oyuyla “Lider”e tevdi edilmiştir. Bundan sonrası teferruattır ve Biat’a girer. “Kuvvetler ayrılığı” batıldır, İslam’da aslolan “içiçe geçmiş kuvvetler uyumu”dur.

Erdoğan, içmeye ve içkinin “nerede zıkkımlanılacağı”na; yenecek ekmeğin rengine; çalışma ofisinden vapurdan insanları dikizlerken kılık ve kıyafetlerine, birbirleriyle konuşma biçimlerine, yürüyüşlerine; yapılacak çocuk sayısına, hayatın bireysel ve kamusal tüm alanlarına buyurgan ilgisini gösterirken, sadece muhteris liderlerin kişisel kaprislerinin bir örneğini vermiyor, aynı zamanda, samimi olarak belki de, cemaatinin dinen buyurulduğu gibi, sağlığına, ahlakına, talim ve terbiyesine de sorumluluk hisseden bir İmam gibi davranıyor. Bakın Erdoğan’ın eski partisi Saadet Partisi’nin yetkililerinden biri nasıl anlatıyor bu zihniyeti ve kaynaklarını:

“İslam fıkhında liderliğin adı: Büyük imamlık, halife, emir, başkan ve imam lafızları ile ifade edilir.

a) İmam Maverdi bu liderliği şöyle tarif ediyor: “Dini koruma ve Dünyayı din ile idare etmekte peygamberliğe vekâlet etmektir (El- Ahkamu’s Sultaniye Syf 5)”

b) İmam-ul Harameyn bu konuda şöyle diyor: “İmamet, tam bir önderlik; Din ve dünya işlerinde özel ve tüzel her Müslüman ile alakası bulunan bir başkanlıktır.”

c) İmam-ı Nesefi, “Dini emirleri uygulamada bütün ümmetlere vacip olmak üzere Hz. Peygambere vekâlettir.”

d) İbn-i Haldun ise şöyle diyor: “Uhrevi maslahatlarla ilgili olan dünyevi maslahatlar konusunda şer’i esaslara göre tüm insanları sevk ve idare etmektir. Zira dünya işlerinin hepsi Allah katında ahiret maslahatına yöneliktir. Gerçekte imamet-liderlik, dini korumada ve dünyayı din ile idare etmede şeriat sahibine vekâlet etmektir. (Mukaddime syf 190)”

Bilmeliyiz ki, İslam bilginlerine göre bir teşkilatın fertleri ile lideri arasındaki söz-leşme olan biat şöyle tarif edilir. ''Bey’atın, itaate dair söz-ahid vermekten ibaret olduğunu bilin. Bey’at eden kimse sanki benim işime ve Müslümanlarla alakalı hususlara bakmayı sana havale ettim, bu gibi şeylerde katiyen seninle çekişmeyeceğim, hoşlansam da hoşlanmasam da emirlerine itaat edeceğim diye emiri ile muahede (sözleşme) yapmıştır'' (Mukaddime – cilt1- syf 293)’…

''Resulullah (sav) Efendimiz bu konularda aşağıda zikrettiğimiz Hadisi Şeriflerde şöyle buyuruyor: “Kim bana itaat ederse şüphesiz Allah’a itaat etmiş olur. Her kim benim emirime itaat ederse şüphesiz bana itaat etmiş olur. Kim emirine (liderine, başkanına) isyan ederse şüphesiz bana isyan etmiş olur (İbn Mace-Cihad- 39).” “(http://www.ajans5.com/detay/2010/08/09/islam-da-liderlik.html)”

İmamet-Cemaat
Erdoğangillerin liderlik anlayışı, aynı zamanda, Türk budununun kadim “Devlet Baba”sına da uyuyor, yeniden yaratan “ulu önderlik”e de, şefkatle cezalandıran Çarlar’a da, hem seven hem döven Führerler’e de, maceracı fırıldak Duçeler’e de… Erdoğan, sık sık tekrarladığı “tek millet-tek devlet-tek dil-tek bayrak” sloganında ifade edilen “tekçi” idealini, eskisinde hep eksik gördüğü yanılmaz “tek lider” ile şahsında taçlandırmayı, doruğuna ulaştırmayı düşlüyor, bunu ilahi bir diyalektikle devlet ve millet bakımından geriye gidip ''eskinin restorasyonuyla ileriye doğru bir sıçrama'' olarak görüyor.

Erdoğan’ınki, özünde, paternalizmin ötesinde bir dinsel/aşiretsel/cemaatvari görev/yetki/sorumluluk anlayışı. Engellileri, farklı cinsel tercihlere sahip olanları ve benzerlerini itlaf etmeyi hedefine koyan Faşizmin ırkın sağlığı anlayışını da akla getirmiyor değil bir yanıyla da.

Bu kurum, aynı zamanda, bir yanıyla, Yeni Türkiye’de, Sermaye’nin sadece alışılagelmiş tepeden ineniyle değil, aşağıdan bizzat halk katlarından gelen bir “demirden yumruk”la da mücehhez hale gelmesinin aracı. Bir başka yanıyla da, tekelci mülkiyetin herşeyden önce tam kontrol talebinin bir yanıtı kurulmak istenen İmamet-Cemaat ilişkisi.

Aslında konu özel olarak da Erdoğan değil. Sonuçta O da bir fani. O kuruyor bunu ama uzun vadeli, 1000 yıllık bir proje olarak tasarlanıyor “Yeni Türkiye.” Ondan sonra da bu makam bu haliyle dolacak yeni rejimde. Şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, Türkiye gibi ülkelerde, bu rejim, en iyisinden şarlatan Peronlar üretir. Daha kötüsü için de Esad ya da Saddam’a, onlardan da Salazarlara, dilerseniz Mussolinilere, Hitlerlere kadar yolunuz vardır…

Yolun sonu nereye?
Nedir biz fani kulları bekleyen model-lider? Önder/Çoban ve havarilerinin indirmeyi hesapladıkları kutsal metinde, yani yeni anayasada, nasıl ifade edilecektir şimdilik tam olarak bilemiyoruz…

Yine de sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: “Yeni Türkiye”, “kırk katır”dan “kırk satır”a geçiş anlamına gelmektedir. “Kurbanlık koyun” olmak istemeyenlerin, artık seksen küsur yıl sonra “katırlarla çiğnenmekten satırlarla doğranmaya” geçerken derlenip toparlanmasının tam zamanıdır.

“Ben diktatör olacağım da sen böyle konuşabileceksin” diye kükreyenin günü geldiğinde belki “kelleler vurula” komutunu duymayız ama popülist biat kültürünün boğucu teksesliliğinde konuşmanın, düşünceyi ifade etmenın; istişare şuralarının kurumsal yapılanmasında parlamentoların, tartışmanın, örgütlenmenin; kişi kültüne biat etmenin ritüellerine indirgenmiş seçimlerde oy vermenin, anlamlarını yitireceği günlere işaret etmek abartma mıdır göreceğiz.


Toplumsal aymazlık ve körlük bir kere her yanı sarıp sarmalamasın. “Halkımız neylerse güzel eyler” diyen ve Türkiye Sol’u içinde mebzul miktarda bulunan keskin söylemli gizli popülist-milliyetçilere de hatırlatalım ki, dönemin her bakımdan-teknik beceri, politik bilinç, ideoloji, örgütlülük- en ilerisi Alman İşçi Sınıfı faşizme engel olamadı… Alman KP Genel Sekreteri için onbaşı eskisi cahil soytarı Hitler’in iktidara gelişi komünistlerin iktidara yürüyüşlerinin başlangıcı olacaktı, hayatının sonu oldu. Sosyal Demokratlar içinse komünistlerin işini bitirecek sonra da tıpış tıpış gidecektı Hitler ama o onları zindana, sürgüne, mezara yolladı…

Yeni Türkiye, sınıfsal ve milli çıkar dinamikleriyle ve Emperyalist-Siyonist işbirlikçiliğiyle, Ortadoğu üzerine bir karabasan gibi çökecektir. Ana hedefin Kürtlerin salt bugünü değil, milli hak ve çıkarları bağlamında gelecek kuşakları, istikbali olacağı kesindir. Kürt coğrafyasının bütününde “hegemonik genişlemeyle tasfiye” hedefi özel bir saldırganlık türü olarak ortaya çıkacaktır.

Bu yol kıyamet yoludur. İç-dış çelişkilerini, içiçe geçmiş ekonomik-politik-sosyal krizlerini bir biçimde genişleyerek aşmaya çalışmak sermaye devletlerinin yazgısıdır ve nice felaketlerin kaynağıdır. Çapulcu kapitalizmin azgelişmiş ülkelerinde bu türden saldırgan maceralar daha da olumsuz sonuçlar doğurur. Tek adama bağlı sınıf diktatörlüklerinde, denetimin frenlerinden azade kişisel kaprislerle kıyamete sürüklenmenin kışkırtıcı dinamikleri daha fazla çalışır. Demokratik teamül ve işleyiş mekanizmaları olmayan ülkelerde bu durum epilepsi krizi geçiren sürücünün elinde “frenleri boşalmış” biçimde yokuş aşağı ivmelenen bir kamyonun gidişine benzer. Zıvanadan çıkmış hırsların, komplekslerin, hayallerin, gerilik ve gericiliğin uçurumlarında bir yeni yaşam bekliyor toplumu.

İşte “Yeni Türkiye”nin önündeki tablo budur.

9 Eylül 2014 Salı

Prof.Dr. Samir Abdelahad: IŞİD'e Sadece PKK Geri Adım Attırdı

Samir AbdelahadProf.Dr. Samir Abdelahad, IŞİD’e karşı savaşan tek gücün PKK olduğunu söyledi. Abdelahad, PKK’nin Şengal ve Mexmûr’daki direnişinin IŞİD’e geri adım attırdığını da ifade etti.
Yeni Özgür Politika gazetesinden Ali Ongan’a konuşan, Mısır Üniversitesi Ortadoğu Stratejileri eski uzmanı Lübnan asıllı Prof.Dr. Samir Abdelahad, Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) bölgesel bir maşa olduğunu belirterek, “IŞİD bölge üzerinde tehdit aracı olarak kullanılıyor. Bir İngiliz projesidir. ABD, IŞİD’in gelişmesi için zemin hazırladı ve Türkiye ise lojistik destek sundu ve sunuyor” dedi.
Türkiye’nin Suriye, Amerika’nın İran-Irak ve İngiltere’nin yüzyıllık projelerinin IŞİD’i yarattığına dikkat çeken Abdelahad devamla şu ifadeleri kullanıyor: “Özellikle Ortadoğu’da bir süredir yaşanan mezhep eksenli güç savaşı bilinçli bir şekilde körüklend. Irak ve Suriye’deki İran’ın nüfuzunun etkisini kırmak isteyen, Suudi Arabistan, Katar gibi Körfez ülkelerinin oluşturduğu ‘Sünni Blok’un, bir dizi fiyaskonun ardından radikal İslamcı yapılardan medet umdular. Bu blokla iyi ilişkiler içinde olan bölgesel ve küresel güçler (Avrupa’da dahil) vahim hatayı engellemek için çaba göstermedikleri için sorumludurlar.”
Samir, bu değerlendirmeleri yaparken, bir noktaya özellikle parmak basıyor: “Hesaplar Rojava’da bozuldu.”
Samir devamla gözlemini şu şekilde anlatıyor: “IŞİD, neresi belirleniyorsa oraya yöneliyor. Gittiği her alanda serseri bir mayın gibi hareket ediyor. Bazı Kürt örgütleri bunu henüz çözmüş değil. Bu son hamle, Mexmûr’da başarılı olsaydı, IŞİD kaçınılmaz olarak hedefi Kandil ve çevresi olacaktı. Kürdistan ise sadece Hewlêr’e sıkıştırılacaktı. Ki, Mexmûr’daki başarıda ABD’nin hiçbir katkısı yok.
Prof.Dr. Samir Abdelahad, 2003 yılında Özgür Politika’ya vermiş olduğu demeçte “Kürtler Ortadoğu’da stratejik bir konuma sahip, özellikle PKK’nin üçüncü yol stratejisini geliştirmesi durumunda dört parça Kürdistan’da ve bölgede hayati önem taşıyacaktır” demişti.
Abdelahad, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın geçen 12 yıllık sürede o dönemlerde abartıldığı düşünülen görüşlerin şimdi hayat bulduğu, giderek PKK’nin “Ortadoğu Konfederalizmi” stratejisinin meşruiyet kazandığını sözlerine ekliyor. Samir Abdelahad ile son bölgesel gelişmeler başta olmak üzere IŞİD çetelerinin amaç ve hedeflerine ilişkin konuştuk.
Arka plan organizasyonu
Sayın Abdelahad, dünyanın gündemine bir anda oturan ve yine dünyanın gözleri önünde bölgede acımasızca bir terör estiren IŞİD’in konumuna ilişkin birçok analizler yapılıyor. İki soru ile başlamak istiyorum. IŞİD nedir ve neden bu kadar hızlı yayıldı?
IŞİD karmaşık bir örgüt veya karmaşık bir stratejiye sahip değil. Mezhep şavaşlarını, güncel ve tarihsel politikalara entegre etmek için önü açılan bir arka plan organizasyonudur. Evet, IŞİD bölgede ortaya bırakılan bir organizasyondur. Ancak bir stratejik akıl arıyorsak, yerli akıl olarak eski Baasçı geleneğin sahip olduğu devlet aklı burada var. Bu örgüt ismini 2013’te Irak Şam İslam Devleti olarak değiştirdi. Buradaki Şam, Suriye’deki Şam değil. Osmanlı dönemindeki eski ‘Bilad-ı Şam’ yani geniş bir coğrafyayı kapsıyor. Dışarıdan kim destekler? Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan için en büyük tehlike, İran’ın güçlenmesi olduğu için bu ülkeler destek oluyor. Ama sadece destek. Bu desteğe başta İngiltere ve ABD’nin çok sessiz kalması manidardır.
İngiltere’nin aklındakini okumadan…
Peki, IŞİD’in fikir babası kim? Ki, önemli olan ya da asıl mesele budur. 1916’dan bu yana bu coğrafyayı, kim dizayn ettiyse ve bugün bu coğrafya yeniden tanımlanacaksa 1916’ların aktörüne bakmak gerekiyor.
Buradaki esas akıl Amerika veya başka bir ülke değil, İngiltere’dir. İngiltere’nin aklından geçenleri okumadan bu coğrafyada olanları çözemezsiniz. “Bize rağmen harita çizilmez” diyen İngiltere’nin bu gibi oluşumları desteklediği, fikir verdiği ve haritalar sunduğu bilinmelidir.
İngiltere bölgede görünmez bir esaslı güçtür. Tarihten bu yanada sürekli görünmez gücünü kullanmıştır, kullanıyor. Özetle, mesele bir mezhepler savaşı değil, mezhepleri çatıştırarak (başka argüman kalmadı) güç politikası yürütmektir.
Tarihte bunun binlerce örneği var ve nihayetinde kaybedenler her zaman sahadakiler olmuştur. Kazananlar ise, türübünlerde sahaları yöneten hakemler olmuştur. Çünkü burada bir hak, özgürlük, adalet savaşı yoktur bir güçler savaşı vardır. Yine tarihte binlerce örneği vardır. Sahalarda güç için besledikleriniz bir süre sonra farkında bile olmadan birazcık güç kazandıklarını düşündükleri an, türübünlere itirazlar ve bir adım ötesi saldırmaya başlarlar. İkinci sorunuzun cevabı da aslında buradadır. Yani IŞİD hızlı bir şekilde nasıl gelişti? Doğrusu başta İngiltere olmak üzere, ABD ve Türkiye neden IŞİD’e bunca zemin hazırlayarak destek verdi demek daha esaslı olacaktır. Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan planlayıcı değil bir plan olduğunun farkında bile olmadan IŞİD’e destek sundular. İngiltere böyle çalışır ve hiç kimse farkında bile olmaz. Bilirsiniz, Esad’a ilk yönelimlerde ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) vardı. Özellikle ABD ve Türkiye’nin planlayıcı rolleri çok etkindi. “Esad gitsin de kim gelirse gelsin” teorileri, gelişti ve hemen önü kesildi. ÖSO işi fiyaskoyla sonuçlanınca İngiltere devreye girdi. Cenevre görüşmelerine katılan Britanya Dışişleri Bakanı William Hague’nin bile bunda haberi yoktu. Esad’ın gitmesi için IŞİD’in silahlandırılması fikri, İngiltere’nindir ve Türkiye bu planın üstüne neredeyse atladı ve IŞİD’i beslemeye başladı.Tıpkı Suudiler gibi. İlginç olan Türkiye’nin öncülük ettiği ÖSO’ya bir süre sonra yine Türkiye’nin lojistik destek sağladığı IŞİD saldırmaya başladı.
Ellerinde kala kala IŞİD kaldı
Yine tuhaf olan “Suriye özgürleşecek muhaliflere destek vermeliyiz” diyen başta Türkiye, ABD ve bir takım batılı ülkelerin elinde kala kala Suriye muhalefeti olarak IŞİD kaldı. IŞİD dün de, bugün de bir muhalif ornanizasyon değildi. Bugün de, sonra da muhalif olarak kabul edilmesi saçmalık olur ama IŞİD daha bir süre kullanılacak ve sonra pimi çekilecek.
Ama ABD IŞİD’i bombalıyor, İngiltere’de IŞİD’e karşı önemli önlemler alacağını açıkladı…
Bu bizim vitrinde gördüklerimizdir. Ama, biliyoruz ki esas olan vitrin değil esas olan arka planıdır. ABD bombaladı. Doğrudur ama IŞİD'i kesinlikle hedef almadan bombaladı. ABD’nin bir tek IŞİD’ elemanını öldürdüğünü kanıtlaması mümkün değildir. Maliki’nin gitmesi gerekiyordu. Zaten ABD’nin IŞİD şartı buydu. Düşen bombalar IŞİD’e mesaj niteliğindeydi. “Tamam artık çekilebilirsin” denildi. ABD bu yolla hem bölgedeki siyasi otoriteleri kendisine bağlıyor hem de kurtarıcı rolünü üstleniyor.
Yapılan budur. Musul bir gecede IŞİD’in eline geçti. ABD bu kadar bölgeye hakimken bu nasıl olur, hiç kimse uyarılmıyor? Hiç bir önem alınmıyor ve tek kurşun sıkılmadan peşmerge dahil Irak askerleri geri çekiliyor? Bir çok alanda böyle oldu. İlk bombardımanın Mexmûr’a yapıldığı belirtildi. Bu doğru değildir. Bombalar, Mexmûr’un kilometrelerce ötesindeki boş arazilere atıldı. Burada IŞİD’i durduran PKK oldu. KDP bile ABD’nin kendilerini kurtaracağını bekliyordu. Eğer IŞİD’ Mexmûr’u düşürseydi ve PKK Şengal’e koridor açmasaydı kesinlikle hedefi Kandil ve çevresi olacaktı. Kandil’in İran-Suriye hattında stratejik bir güzergah olduğu biliniyor. Dikkat edin IŞİD’in gerek Rojava’da gerek Güney Kürdistan topraklarında çatıştığı tek ciddi güç, PYD ve PKK’dir. Zaten bölgedeki bazı güçler bu yönelime izin vermişti. Ama, PKK bunu fark etti ve sürekli uyarılarda bulunarak tedbirlerini aldı. Öcalan’ın iki, üç yıl önceki uyarıları, dikkate alınsaydı ne Şengal ne Mexmûr ne de Musul bugün bu konumda olmazdı. İngiltere tarihten bu yana hep derin işlerle meşgul. Yapacaklarını bir tek askerini bile feda etmeden yapar. ABD bunun farkında olmasına rağmen IŞİD’i o da kullanmaya çalıştı. Hiç bir zaman İngiltere değil ABD İngiltere’nin yedeğine düşer. İngilizler sabırlı ve uzun vadeli stratejiler yaparlar. Sonuç olarak bölgenin iki kazananı var İngiltere ve Esad.
Türkiye’nin Suriye politikası iflas etti diyebilir miyiz?
Evet ÖSO’dan sonra etti. Ama Türkiye bunun farkında değil. IŞİD’i lojistik alanda besleyen tek ülke Türkiye oldu. İngiltere bu hususta başta ekonomik olarak Türkiye’ye sonsuz imkanlar sundu. ABD istihbarat desteği sundu. Türkiye, IŞİD ile Esad’ı en kısa sürerede tasfiye edeceğini düşünüyordu. İngiltere, ABD ve Avrupa, Türkiye’nin Esad’a karşı tavrını takdir ediyordu. Ama Türkiye tam bir bataklığa saplandı. Türk konsolosluk rehineleri tam bir tiyatroydu. IŞİD, Türkiye’yi kurtarmak istedi. Türkiye’nin bunda zaten haberi vardı. Rehine alımı önce Türkmenler için düşünüldü ama bunun etkin olmayacağı düşünülerek Musul’a karar verildi.

Direkt Türk vatandaşları üstelik konsolusluk daha etkin olurdu. Bu plan IŞİD’in bizzat komutanları ile yapıldı. Türkiye her ne kadar rehine olayını kullanmışsa da başarılı olamadı. Şimdi IŞİD’in Suriye’de muhalif güç olarak kalması artık kimsenin işine gelmez. Suriye için İran, Rusya, Çin, İngiltere ile zaten anlaştı. ABD büyük ölçüde Irak politikalarında alacağını aldı. Türkiye ortada kaldı ama Türkiye hala bunu kabul etmek istemiyor. Aslında buna mecbur. 1.5 milyon Suriyeli mülteci, Türkiye’de ve bunların önemli bir kesimi radikal kesimlerden oluşuyor.

IŞİD Türkiye’ye yerleşmiş durumda
IŞİD, Türkiye’nin bir çok alanına yerleşmiş durumda. Türkiye IŞİD’le arasına mesafe koysa bu onun için büyük bir tehlike anlamına gelir. Ki, Türkiye bunu kaldıramaz. Öyle ki Türkiye Suriyeli mültecileri bir plan dahilinde kışkırtmalar yaratarak Suriye’ye dönüşünü sağlamak istiyor. En önemlisi Türkiye Rojavadaki oluşumu IŞİD’le bertaraf etmek istedi. IŞİD bunu başaramadı. Türkiye bunu anlayınca IŞİD’le arasına mesafe koymaya çalıştı ama bu kezde IŞİD misilleme olarak Türkmenlere karşı savaşacağını belirtti. Artık IŞİD-Türkiye ilişkileri zorunlu bir evlilik gibi sürüyor. Türkiye’nin IŞİD’i teörör örgütleri listkesine almamasının en büyük nedeni burada yatıyor. Yani IŞİD Türkiye’nin ayağına dolandı ve bunu planlayan ise İngiltere oldu.
Türkiye Kandil’i IŞİD’le vurmak istiyordu
Belirtiklerinizi doğru okudun mu? IŞİD, Mêxmûr ve Şengal’i ele geçirdikten sonra Kandil ve çevresine yönelecekti ve bu planda Türkiye haberdardı.
Hiç şüpheniz olmasın. Zayıflayan bir PKK, Türkiye’nin elini güçlendirecekti özellikle müzakere sürecinde bu Türkiye için altın tepside sunulan bir fırsat olacaktı. İngiltere Türkiye’yi biraz daha peşinde sürükleyecekti. ABD-Türkiye ilişkileri bir üst aşamaya sıçrayacaktı. Güney Kürdistan Yönetimi ile Türkiye’nin ilişkileri daha sorunsuz yürüyecekti. IŞİD, PKK’yi bölgede tasfiye edemese bile İran’la birlikte PKK’nin haraket alanını daraltaracak ve Rojava ile ilişkilerine ciddi bir darbe vuracaktı.
Türkiye bu planda oldukça umutluydu. Özellikle IŞİD’in Rojava’da düştüğü konum, PKK’nin Şengal ve Mexmûr’daki duruşu ve PKK’nin IŞİD’e her alanda karşı koyabileceğinin görünmesi IŞİD’e geri adım attırdı. Bu adım Türkiye PKK ilişkilerini ya da Öcalan’la yapılan görüşmeleri zor da olsa ciddiyete sürükleyecektir. Türkiye artık PKK’ye karşı eskisi gibi bir savaş veremez. Bunu ancak kendisine bağlı dış organizasyonlar ya da IŞİD gibi örgütlerle gerçekleştirebilir. Bunun gerçekleşmediğini gören Türkiye, PKK’yi ve gücünü bir kez daha göz önünde bulundurmak zorunda kalacak.
IŞİD’den kaçarak Lübnan Hizbulahı’na sığınan ve Rojava saldırılarını yöneten bu kişiler, Rojava’yı düşüremeyince Rojava’nın anaüssü olarak tanımladıkları Kandil’e yöneleceklerini çok önceden planlandığını zaten belirtiyorlar. İngilizlerin bunda haberi vardı. ABD istihbaratı bu hususta yeterli bilgiye sahipti. Suriye ve Irak’taki bazı Kürt örgütleri de planın tamamı olmazsa da bilgiye sahiplerdi. IŞİD-Türkiye işbirliğinin gerçekleştireceği bu planda Kürdistan rahat edecek miydi. Hiç zannetmiyorum. Bu planın başarılmasın ikinci aşaması kaçınılmaz olarak Kürdistan’ı ve Kürtleri Hewlêr’e sıkıştıracaktı. Yine de Türkiye ve bazı bölgesel ülkeler ve örgütler kesinlikle güçlü bir PKK istemeyeceklerdir ve zayıflaması en azından bugünkü konumundan aşağılara çekmek için çabalarını sürdüreceklerdir. Öyle ki IŞİD’e karşı dolayısıyla bölgede hali hazırda direnen tek muhalif güç PKK’nin kaldığı biliniyor. Önümüzdeki kısa bir sürede renkler daha fazla ve daha keskin ayrışacaktır. Biraz zamana ihtiyaç var.
Tekrar sormak istiyorum. Lübnan Hizbullahına sığınan bazı IŞİD elamanlarının Rojava saldırılarını koordine eden kişiler olduğunu belirttiniz. Komuta düzeyindeki bu kişiler için Kandil planı sadece bir duyum mu yoksa koordinede yer alan kişiler miydi?
Bana gelen bilgi bunların koordinede yer aldığına dairdir. Bu çok önemli değil zaten. Gelişmeler okununca Türkiye-IŞİD işbirliğine Türkiye-PKK görüşmelerine bakılınca ve bunun dışındaki bazı gelişmeler örneğin KDP’nin Rojava ambargosu iyi okununca plan tüm çıplaklığıyla görünecektir.
Bazı analistler Irak, Suriye hattında IŞİD’in bir Sünni blok oluşturmayı hedeflediğini belirtiyor. Bunun gerçekleşmesi veya bu husustaki ayrışmalar ya da mezepsel çatışmalar, bölgeyi nereye götürür?
Bir kez daha belirtiyorum. Sorun mezhep çekişkisi değil. Bu çelişki yaratıldı. Bu çelişki üzerinde yeni bir dizain stratejisi gerçekleştirmek isteniliyor. Evet bölgede Sünni topluluklar olmak üzere Mücahidîn Şûra Konseyi, El Kaide, Jaysh el-Fatiheen, Jund el-Sahaba, Katbiyan Ansar el-Tevhid vel Sunnah, Jeish el-Taiifa el-Mansoura gibi farklı isyancı gruplar, IŞİD’le birlikte hareket ediyor. Buna benzer başta şiiler olmak üzere faklı mezhepsel blokların olduğu bir gerçektir. Fakat bu blokajlara rağmen mezheplerin bölgeyi sarsacak ciddi savaşımları olmamış. Mezhep şavaşları bilinçli bir şekilde özellikle ABD’nin Irak’ta çekilmesinden sonra derinleştirildi. Bunun mimarı İngiltere’dir. Oysa İnglizler, ABD kadar bölgede açık politikalar yürütmedi, yürütmüyor. Daha çok belirttiğim gibi Arka planda ama stratejik olarak en ön saflarda yer aldı. İngilizler bu mezepsel çelişkileri derinleştirerek stratejisini oluşturmaya çalışıyor. Batı durumda memmun. 11 Eylül sonrası İslam algısı mezhepsel savaşlarla birlikte zirveye çıktı. Müslümanın Müslümanla çatıştırılması bir çok devletin ellerini ovuşturmasını sağlıyor. İç ve dış politikalar için bulunmaz bir nimmettir bu.
Ortadoğu’daki şimdiki durumları gözönüne alarak PKK’nin projelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ortadoğu halklarına sürekli savaşlar yakıştırıldı. Şiddet ve Ortadoğu bütünleştirildi. Oysa Ortadoğu halkları gayet başarılı bir şekilde barış, kardeşlik, eşitlik ve özgürlükler içinde yaşayabilir. PKK’yi bu nedenle önemsiyorum. Sayın Öcalan’ı bu nedenle gerçekçi buluyorum. Açık ve net olarak söylüyorum ki gelişmeler sonuç olarak bizi Ortadoğu Konfederalizmi’ne götürecek. Son gelişmeler, Ortadoğu Konfederalizm stratejisinin ne kadar gerçekçi, ne kadar stratejik ve ne kadar hayati olduğunu tescilledi. Bu gerçeğin yani Ortadoğu Konfederalizm stratejisinin dolayısıyla PKK ve Öcalan dünyasının Ortadoğu’da gerektiği gibi kendisini tanıtmamasıdır. Ortadoğu Konfederalizm stratejisinin halklarla buluşturulması konfederalizmin yaşaması anlamınada gelecektir.
2003 yılında yine sizinle yaptığım bir söyleşide şöyle bir belirleme yapmıştınız “Kendi Kürt’ü ile barışık olmayan bir Türkiye’nin Ortadoğu’da yer edinemeyeceğini, Kürtlerin Ortadoğu’da kilit bir güç olduğunu” belirtmiştiniz. Türkiye şu anda size göre hangi noktada?
Türkiye’nin PKK’yi tam anladığından emin değilim. Şimdi önemli bir keskin viraj alınmak üzere. Bu virajda halen “PKK’yi tasfiye ederim” hesapları varsa, Türkiye bölgede kendi altını oyar. Ortadoğu’da PKK’ye bir kuşbakışı bile olan-bitenleri anlamak bakımında yeterlidir.
Abdelahad kimdir?

1953 yılında Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta doğdu. Londra Üniversitesi’nden siyasal bilimler alanından mezun oldu. Oxfort Üniversitesi’nde ‘Ortadoğu’nun siyasal, ekonomik ve toplumsal analizi’ adı altında hazırladığı yüksek lisansı ile profesörlük ünvanı aldı. Sırasıyla İngiltere, Fransa, İspanya, Almanya, Avusturya, Kanada, ABD ve Rusya’nın çeşitli üniversitelerinde dersler verdi. En son Mısır Üniversitesi’nde emekliye ayrıldı. Prof.Samir Abdelahad’ın Ortadoğu’da halklar tarihinin son 300 yılını değerlendirdiği üç ciltlik “Soğuk Çöl” adlı bir kitabı bulunuyor.

Kaynak:  http://alternatifsiyaset.net/2014/08/23/prof-dr-samir-abdelahad-sadece-pkk-geri-adim-attirdi/

8 Eylül 2014 Pazartesi

ROJAVA'DA DEVRİM VE YAŞAM


Rojava devrim ve yaşamı; devriminin kazanımlarını ve sorunlarını yerinde görme imkanım oldu. Mayıs sonu Haziran başı (2014) Cezire Kantonunda ICOR delegasyonu olarak yapılan birçok görüşmeden ve izlenimlerden çıkartılması gereken dersler var. Tabii bunların hepsini burada ele almanın imkanı yok. Önemli gördüğüm, dikkati çeken bazı konuları ve sorunları ele almakla yetineceğim.

Dış dünyada -diyelim ki Rojava dışındaki dünyada- bu devrim hakkında oldukça olumlu düşünenlerin, onu bir umut, bir ışık olarak görenlerin yanı sıra bu devrimi, özgün yanlarını anlayamamanın, görememenin sonucu olarak olumsuz düşünenler de var. Bu çevreler genellikle kafalarında canlandırmış oldukları devrim kalıbına tıpa tıp uygun düşen bir devrimi Rojava'da göremedikleri için eleştirilerinde oldukça acımasız olabiliyorlar. Hangi çevrelerdir, kimlerdir bunlar sorusunu burada açmanın bir anlamı olmadığı gibi, “eleştirileri”nin hepsini buraya aktarmanın da bir anlamı yok. Ama en çok dikkati çeken ve duyarlı insanlar tarafından da dile getirilen iki noktayı belirtmeden geçmeyeceğim. Bunlardan birisi orada devrim olmamıştır, Esad rejimi çekilmiş, anlaşmalı olarak yerini Kürtler doldurmuştur. İkincisi orada proletarya yok ki, devrim yapılmış olsun. Rojava'da Esad rejimi çekildi ve anlaşmalı olarak yerini Kürtler doldurdu diye bir şey yok; en azından Kobani'de 18/19 Haziran 2012 süreci bunun böyle olmadığını gösterdiği gibi sonraki gelişmeler de bu anlayışta olanların ne denli önyargılı olduklarını, yanlış düşündüklerini göstermektedir. Diğer taraftan diyelim ki, öyle oldu; Esad rejimi çekildi ve anlaşmalı olarak Kürtler de yönetimi ele aldı. Peki, bu düşüncede olanlar, ellerine böyle bir fırsat geçerse değerlendirmeyecekler mi? Örneğin Türkiye'de veya İran'da veya Almanya'da rejim çekilince yönetimi ele almayacaklar mı? Çatışmadık, zor kullanmadık, rejim kendisi gitti, bu devrim sayılmaz mı diyecekler? Orada proletarya yok ki, devrim yapılmış olsun anlayışına gelince: Doğru Rojava'da sınıf olarak proletaryadan pek bahsedilemez. Ama orada devrim için mücadele eden tek özne proletarya değil; Kürt ulusu, başkaca azınlıklar Rojava'da özgürlük ve demokrasi için mücadele ediyorlar. Bu anlayışta olanlar Rojava'nın veya Ortadoğu'nun toplumsal yapısını ya tanımıyorlar veya da görmek istemiyorlar. 
 
Devrimin kazanımları, bu ve benzer düşüncede olanların ne denli bir yanılgı içinde olduklarını göstermektedir.

Önce Suriye'de Kürt nüfusunun yoğunlaşma alanlarına ve kanton oluşumuna bakalım*.


Farklı açılardan Rojava devriminin kazanımlarını mücadele içinde olanlar anlatıyorlar:

Başkent Amude'de Cizire Kantonu Yasama Meclisi Eşbaşkanı Hakem Xelo'yu dinleyelim 
 

Tarihi boyunca bir çok devrimler oldu, Roma'dan Atina'dan Fransız devrimine kadar insanlık için iyi bir miras bırakıldı. Başkan Apo'nun çıkışı Ortadoğu halkları ve dünya için iyi bir başlangıç oldu. Kapitalizm olgusuna karşı geliştirdiği felsefesine Rojava devrimi bir dayanak oldu. Üç yıldan beri onun felsefesini uygulamaya çalışıyoruz.

Tabii daha önceleri de devrim deneyimleri oldu ve bir noktaya kadar gerçekleştirildi. Ama bu devrimler emperyalizme karşı alternatif olamadılar. Rojava'da diğer devrimlerin sorunlarını çözebileceğimize inanıyoruz.


Ortadoğu'da başlayan halkların baharı, halklar için despotizme karşı bir başkaldırdıydı. Bu bizim için iyi bir şanstı. Halkların umudunu gerçekleştirmek için, Ortadoğu'da gelişen devrimler bizim için güç oldu. Devrimleri gerçeğe dönüştürmek istiyoruz, Ortadoğu'nun zenginliği vardır, kültürleri zengin, kendi deneyimlerimizle bunu daha da zenginleştirmek istiyoruz.

Üçüncü yol ayrı bir okumadır bizim için. Yer ve iktidar değişimi olarak görünüyor, fakat bu, bir zihniyet devrimi olması gerekiyor.

Birlikte yeni toplumu nasıl oluştururuz? Zihniyet boyutuna baktık. Demokratik özerklik üzerine toplumu nasıl inşa edebiliriz diye yoğunlaştık. Nasıl güçlü alternatif bir toplum olacak, bir çok meclis, kurum kuruldu...

Apo'nun felsefesiyle devrimi inşa ediyoruz. Bu felsefe şimdiye kadar pek anlaşılamadı/kavranmadı. Marksist-Leninistler teoride her şeyi araştırdılar, ama Apo'nun felsefesi var.
 
Rojava devrimi sadece bir halk devrimi değildir, o aynı zamanda bir kadın devrimidir.

Esas olan, nasıl bir toplum oluşturacağımızdadır. Halklarla bir sözleşme yaptık, onun esasını oluşturduk. Bu proje kapsamında bize Arap ve Kürt milliyetçileri saldırdılar, aynı zamanda İslamcılar da saldırdılar. Bu saldırılara rağmen kendimizi savunabildik. Bütün saldırılara rağmen burası Suriye'de en güvenli olan yerdir.

1963'ten beri Suriye'de Baas burjuva bir iktidar oluşturdu. Bu, baskıcı bir rejimdi. Suriye, İsrail'e karşı Filistinlilerin yanında olmakla dünyadaki devrimcileri kandırdı ve gerici bir diktatörlük oldu.

Rojava gerçeğinin dünyaya yansıtılmasını istiyoruz...
 
Suriye'de muhalefetin durumu nedir, devrimci güçlere bunu yansıtabilmek önemlidir. Konuşmakla değil, kendimizi pratikte görmek istiyoruz.
 
Demokratik özerkliği dünya çapında tanıtmak istiyoruz. Gerçek fotoğrafı yansıtmanızı istiyoruz.
 
Burada bir güven, halk ortamı var.
 
Biz bu tecrübeyle başlarken bir çok saldırı vardı (Esad rejimi, Türkiye, İslamcılar). Böyle zor bir tecrübe oldu, ama buna rağmen devrimi gerçekleştirdik. Dünya halklarının bunu tanıması önemlidir.


Toplumsal sözleşme 82 maddeden oluşuyor. Her kesimin (etnik topluluklar) taleplerini ifade ettiğine inanıyoruz. Burada sadece bir Kürt otonomisi yok; burada çok halklı bir otonomi var.

Sözleşmenin dışında meclis iç tüzüğü ve partiler kanunu var. Neye dayanarak bu yasaları oluşturduk? Daha çok dünya devrimlerinden ders çıkardık ve kendimiz de katkı yaptık. Bir yerden kopyalama yapmıyoruz, var olanlardan yararlanıyoruz ve kendi tecrübelerimizi değerlendiriyoruz.

Meclisimizin değişik partilerden 80 üyesi var. Tartışmalarda herkes görüşünü açıkladı. En demokratik meclis olduğuna inanıyoruz, çünkü herkes içinde yer alıyor: Partiler, bağımsızlar. Herkes kendini rahatlıkla ifade edebiliyor.

Zorluklarımız çok, saldırılar çok, fakat tecrübeleri sürdüreceğiz. Saldırılara rağmen başaracağımıza inanıyoruz. 
 
Devrim zaten tüm sorunların cevabını oluşturmaya çalışıyor. Bunlardan birisi işte ekonomik sorundur.

Özel mülkiyete karşı değiliz, fakat bir sınırı olması gerekir. Dolaysıyla toplumsal ekonomi diyoruz; herkesin yararlanabileceği bir ekonomi. Özel mülkiyete karışmıyoruz, fakat sınırı olması gerekiyor.
 
Ekolojik yanı da var tabii, onun geliştirilmesi gerekiyor.

Üretimimiz daha çok toplumun ihtiyaçlarına göredir. Kar hırsına dayalı değildir. Zaten kapitalizme karşı, ahlaki toplum yaratmaya çalışıyoruz, ahlaki birey oluşturmaya çalışıyoruz.

Zenginleşme, para değil de ahlakı esas alan sistem geliştirmeye çalışıyoruz. Para ihtiyaçtır, ama her şey para değildir.
 
Sovyetler özel mülkiyeti ortadan kaldırdı. Özel mülkiyeti ortadan kaldırmıyoruz, belli bir çerçevesi olması gerekir. 
 
Özetçe: Özel mülkiyet sınırlandırılacak ve toplumsal mülkiyet geliştirilecek. 
 
Kota sorunu: Kota zaten halkların kendini temsil etmesi için vardır. Yüzde 40 cinsiyet kotası. Etnik gruplar kotası yüzde 10 ve mezhepsel kotası da yüzde 5.

Toplumsal sözleşmeyi oluştururken zorluklar çektik, kavgalar olmadı ama tartışmalar oldu. Bu anlamda herkes görüşünü ifade etti, çok tartışma olmadı, baskı olmadı, uzlaşma temelinde yaptık; seçimle değil de tüm etnik gruplarla, partilerle uzlaşma temelinde anayasayı oluşturduk.

Cizire Kantonu Hükümet Başkanı Ekrem Heso anlatıyor


Rojava barışçıl, kendini savunma, devrim yolunda ilerlemektedir. Savaşın başlangıcında komiteler olarak örgütlendik. Cizire parlamentosunda 22 Komite (bakanlı) var. Seçim yoluyla oluşmuş bir parlamento değil. 4 ay içinde seçimler yapılacak.

Halkın birliğinin oluşturulması, üç ana halk grubunun (Kürtler, Araplar ve Süryaniler) birbirleriyle ilişkilenmeleri üzerine sürekli tartışmalar oldu. Özyönetim kurmak istiyoruz. İktidar organları olmayacak; ortak yaşamı geliştirmeye çalışıyoruz.

Komitelerin (bakanlıkların) sorunları nasıl ele aldıklarına gelince: Örneğin tarımda komünal zeminde halk ile ortaklaştırılmış çalışma yapılmaktadır. Hükümet, sorunların orada çözülemediği durumlarda yardımcı olmaktadır.

İnşa sürecinde oldukça çok sorunlarla karşı karşıyayız. Çocuklar kaçırılıyor, onların güvenlik sorunu var. Bütün çocukların okula gitme sorunu var. Öğretmenlerin de korunması gerekmektedir...
Dış dünya sorunlarımızı ele almalıdır ve yardım etmelidir...

Amude'de asayiş merkezi

 
Tev-Dem Yürütme Konseyi üyesi İlham Ehmed Tev-Dem ve Rojava devrimi üzerine anlatıyor

Tev-Dem bir demokratik toplum hareketidir. Bu sistemde Tev-Dem ve Batı Kürdistan halk meclisi var. Batı Kürdistan halk meclisinde herkesin temsilcisi var ve bağımsızlar da yer alıyor. Tev-Dem bu meclisin yürütme organıdır.

Halk Meclisinin yürütme organı Kürtlerdedir, fakat programına göre herkes katılabilir. Bu sistem komünlere dayanır, temeli komündür; şehirlerde, kasabalarda, köylerde ihtiyaca göre kuruluyor, kadın, gençlik, meslek komünü vs. Yani Tev-Dem demokratik bir kitle örgütüdür. İnşası komünlerle başlar; her komün yaklaşık 25-30 kişiden oluşur. Komünler içinde komiteler yer alır. Örneğin sağlık, eğitim vs. Komiteler her iki haftada bir toplanırlar ve kararlar alırlar. 
 

Komünlerin üzerinde yerel meclisler, şehir, bölge meclisleri vardır. Komün meclisleri var, hepsinin kendi komiteler var, eğitim, sağlık vs.
 
Yürütme sürekli bir araya gelir, gündemdeki konuları tartışır.

Afrin'in 257 üyelik kendi meclisi var. Rojava'yı kapsayan Rojava halk meclisi 300 kişiden oluşuyor.

Eş başkanlık sistemi esas alınıyor, hem yürütmede hem de mecliste.
Bağımsız yargı sistemi de var.

Toplumsallık esas alınıyor, katılımın esası yeteneğe ve gönüllülüğe göredir. Doğrudan demokratik bir sistemdir.

Kendi öz gücüyle hareket eder, özgürce kendisini yürütmesi gerekiyor. Her bölge kendisine yetebiliyor. Sistemin zihniyet temeli, fikri esası, demokratik politik bir topluma dayanmaktır.

Bu, devlete karşı bir sistemdir; ama devleti ortadan kaldırmıyor, yetkilerini daraltıyor. Sistem ne kadar genişlerse, devlet de o kadar daralıyor ve politik, demokratik bir toplum kendini o düzeye getirebiliyor.
 
Sovyetlere biraz benziyor. Sovyetler Birliği'nde devlet, yaşamı yukarıdan aşağıya örgütlemeye çalıştı, oysa bu aşağıdan yukarıya doğru olması gerekirdi.

Tev-Dem'de partiler yer alıyorlar. Koordinasyonda üç partili sürekli hazır bulunur. Partiler sisteme onay verdikten sonra her aşamada yer alabilirler. Siyasi, ekonomi, kadın komiteleri var, bu komiteler içinde parti olarak yer alıyorlar.

PYD mücadele etmiş, güç kazanmış, dolayısıyla etkili. Diğer partiler de örgütlü oldukları alanlarda etkili olabilirler. Kim daha çok yerellerde örgütlüyse, o kadar temsil ediliyor.
 
Yöneten Tev-Dem'dir, partiler değil. PYD, Tev-Dem'de sadecede siyasi bir partidir. 
 
Tev-Dem bir cephedir, toplum hareketidir. Tev-Dem her zaman PYD'nin dediğini yapmayabilir.

Tev-Dem'i yukarıdan aşağı anlatalım: Eş başkanlık, yürütme, halk meclisi, komünler, komün temsilcileri mecliste yer alıyor. Örneğin bir semtte 10 komün var. Her komün, temsilcilerinin bir araya gelmesiyle meclis oluşturuluyor, hepsinin toplamı da şehir meclisini oluşturuyor.


Kamışlı özyönetim örneği.
 
Demokratik özyönetim: Tev-Dem birçok işi hükümete devretti. Örneğin savunma, iç işleri, asayiş, sosyal, belediye.
 
Tev-Dem'in görevi bitmedi, aksine geliştiriliyor.
 
Tev-Dem daha çok Kürtlerin gücü var, ama yönetim herkesi kapsıyor. 
 
Tev-Dem, parlamentoda yer alıyor, parlamentoda bir bloktur. Tev-Dem parlamentoyu hazırladı, onun üyesidir ve ruhudur. Tev-Dem bu sistemi proje olarak önerdi ve diğer partilerle paylaştı ve kabul etmelerinden sonra oluşturuldu.
 
Farklı ihtiyaçlardan dolayı komün oluşturuluyor. Tartışıp karar alıyorlar, sorunu gideriyorlar. Örneğin eğitim komünü var, bir köyün neye ihtiyaçları var diye soruyor, eğitim programları hazırlanıyor, proje oluşturuluyor.
 
Toplumsal dayanışmanın bir biçimidir bu.
 
Toplum ekonomisi daha çok kooperatiflere dayanıyor. Ayrıca, bölgede şirketlerle halka hizmet sunmak amaçlanıyor, toplumsal ekonomiyi örgütlenmeye çalışıyoruz.

Tev-Dem ilkesel olarak özel mülkiyete karşı değildir, ama tekelleşmeye karşı bir tutumu var. Kooperatiflerin amacı tekelleşmeye karşı çıkmaktır, bunun için kooperatifler önemlidir.
Toprak ağalarının sayısı çok azdır.
 
Zaten eğitim, bilinçlendirme esas alınıyor. Diğer yönüyle mülkü fazla olanlara bir dengeleme uygulanıyor.


Üç kantonun birleşmesini düşünelim, kendi kendini idare eden bir yapıya sahip olurlar. Şu andaki durumda yatırımlara ihtiyacımız var. Rekabeti kontrol altında tutacağız, halkı, toplumu etkilemesine izin vermeyeceğiz.

Toplumsal mülkiyetin yaygınlaşmasına gelince: Devlet mülkü üretimdedir, halk yararlanabiliyor. Gelişmesi henüz yeterli değildir. Ama gelişmesi için çalışıyoruz.

Ambargodan dolayı dışarıdan bir şey getirilemiyor, çadır bile alamıyoruz, o yüzden geliştiremiyoruz.

Demokratik konfederalizm dünya çapında bir önem kazanacak, projenin çekirdeği Rojava'dır. 
 
Tev-Dem'de PYD'nin yanı sıra başkaca 5 parti ve küçük gruplar da yer almaktadır. Bu partiler şunlardır: Liberal Parti, Kürdistan Komünist partisi, Demokratik Barış Partisi, Kürdistan Yurtsever Birliği, Suriye Demokratik Topluluğu. Kadın Hareketi ve gençlik hareketi de bu çatı örgütünde yer alıyorlar. Önceleri sadece PYD, Tev-Dem'i oluşturuyordu. Diğerleri daha sonra katıldılar.

Kamışlı'da Esad rejimi sadece bir bölgede var. (Türkiye sınır kapısı ve aynı zamanda Kamışlı havaalanı rejimin elinde. Buradaki güçler Kamışlı'nın diğer kesimlerine giremiyorlar, ama özerk yönetim güçleri oraya giriyor). Bu güç daha ziyade sembolik anlamlıdır, etkisi yoktur. (Başka bir sohbette şu söylendi: Bu gücü derhal çıkartabiliriz, bize saldıracak durumları yok, ama bunu bugün yapmanın devrime hiçbir yararı olmayacaktır).
 
Kamışlı'da halkın yüzde 70'i PYD'yi destekliyor.

Burada gerçekten devrim yaşanıyor.

Kamışlı Heleliye semti meclis başkanı anlatıyor


Demokratik alternatif Apo'nun bir projesidir. Bu, toplumsal bir alternatiftir. Bu, temel bir komün sistemidir. Heleliye'de sekiz komün var. Her bir komünün farklı komiteleri var; örneğin sağlık, gençlik, politika, eğitim, güvenlik vs. Örneğin güvenlik komitesi sokağın güvenliğini sağlıyor, hırsızlığa karşı mücadele ediyor. Siyasi komitenin görevi haftada bir ihtiyaca göre durum açıklaması yapmak oluyor; ne yapılması gerektiği açıklanıyor.
 
Kendi sorumluluklarını yerine getirmeyince halk evinde eleştiri gündeme geliyor.

Bu komünlerde, komitelerde kadın-erkek karışıktır. Her birinin eşbaşkanlığı var. Bu sekiz komünün her birinden beş kişi bir araya gelir ve meclisi oluşturur. Eşbaşkanlardan Kamışlı yürütmesi oluşmaktadır (14 kişi).
 
Komünler bir sorunu çözemezlerse bir yukarıya iletirler.

Kamışlı'da yedi meclis var.
 
Her mecliste her gün başka bir komün çalışır. O gün çalışan komün aynı zamanda nöbet de tutar. Komünlerin farklı görevleri var; örneğin ihtiyaçlar komünü, ekmek komünü, mazot vb. temini komünü, çocuklarla ilgilenen komünü, sokağın sorunlarıyla ilgili olan sokak komünü vs.

Semt insanları her an meclise gelebilirler. Meclis, Tev-Dem'in bir bileşenidir. Semt sakinleri meclisi kabullendiler. Başkan sürekli olarak kapı kapı dolaşıyor ve insanları harekete geçirmeye çalışıyor. Çoğunun hangi partiden olduğunu, siyasal pozisyonunu biliyor.
 
Denetim alttan oluyor, üstten iktidar denetimi yok, halk denetimi sağlıyor...
 
Burada çalışanların hepsi gönüllü. Gönüllü yapıldığı için, tüm insanlar halk evi çalışanlarından memnundur, çünkü özel çıkarları yok, insanlar memnun kalıyorlar.
 
Özel sorunlar olunca, kadın kurumu, dil kurumu müdahale ediyor, yine meclis yolu ile gerçekleşiyor (örneğin şiddet kullanma ya da eğitim sorunları). Şu an kanton yönetimi oluşturuldu, çalışma bakanlığı var, çalışamayan bakanlığa iletiliyor. 
 

Şu ana kadar demokratik özerkliği benimseyenler arasında Meclisin üstesinden gelemeyeceği sorunlarla karşılaşmadık. Ama karşı çıkanlar sorun çıkartıyorlar, sistemin oturmasını engellemeye çalışıyorlar.
 
Aşiret ilişkiler vardı, kan kanla temizlenirdi.
 
İşin başında ekonomik eksiklikler var, projeler üretmek gerekiyor. Yapılan iş gönüllülüğe dayandığı için zorluk çekiyoruz.
 
Demokratik özerklik ile parti olma çerçevesinden çıktık, halk örgütlenmesi olduk. Dar parti anlayışından çıkıp, halk örgütü olduk.
Mutluyuz, sistemi geliştireceğimize inanıyoruz.

Bilinçli olarak sistemi içeriden bozma durumu: Ben meclis başkanıyım, sokağın komününü oluştururken tek tek kapıları çaldım, herkesi çağırdık, sokağı biliyoruz. Bazı insanların katılmayacaklarını biliyorduk, ama yine de davet ettik. Sonra niye şu bu insan sorumlu diye sorgulamaya başladılar. Biz de “gel, buyur, sen yap, bu işe davet ettik zaten” diyoruz.

Demokratik özerkliğin özelliği, parti üyesinin komün başkanı olamamasıdır, bağımsız olması lazım, meclis başkanı bağımsız olması lazım; meclisin herhangi bir partiye bağlanmasını istemiyoruz.

Sayım çalışması başlatıldı; kaç kadın, kaç işsiz, kaç ev var vs. Ama bütünlüklü bir sonuç henüz alınamadı.
Elektrik sorunu var, yüz kişi bir araya gelip jeneratör almaya çalışıyoruz.

Her semtin halk belediyesi var (temizlik vb. örgütleniyor). Belediyeler, Meclise bağlı değiller, ama kendi aralarında koordine oluyorlar.

Belediyelerde merkezi örgütlenme: Kamışlı merkez belediyesi var. Semt meclisleri talimatı, perspektifi daha çok oradan alıyorlar. Önceleri Meclisler hizmet sunuyorlardı; çöp sorunu vb. vardı. Belediye oluşana kadar Meclis yapıyordu bu işleri. Bu düşünceyi daha çok Tev-Dem üretti.

Belediyeler, yerel yönetim bakanlığına bağlıdır. Belediye biraz resmi yönetime bağlı bir kurumlaşma.

Haftalık mesai akışı: Haftalık olarak komün sorunu buraya aktarılıyor, burada yapılan toplantı sonuçları Kamışlı genel meclisine götürülüyor, oradan da Tev-Dem genel meclisine aktarılıyor. Pazartesi günleri toplantı var. Haftada bir gün üyeler çağrılır, semt sakinler için eğitim, tartışmalar yapılır.

Kamışlı merkez belediye eşbaşkan anlatıyor
 
(Bu belediye 2-3 hafta önce bir IŞİD intihar timi tarafından saldırıya uğradı ve 10 kişi öldürüldü. Kamışlı belediye başkanı da yaralandı).

Rojava'da çalışmalar kömünlerde başladı, sokaklarda, mahallelerde oluştu. Baas rejimi döneminde Kürt semtleri ihmal edilmekteydi. Rojava ile kitlesel bir “ufak işler” çalışması komünlerde başladı. Bu kömünler ekmek, su vb. gibi temel sorunları çözmeye çalışıyordu. Güvenlik boşluğu vardı. Hizmet verememek şehirde bir çok hastalığa neden oldu, sokaktaki çöpler bulaşıcı hastalıklar yaydı.
 
Sorumlu birimler araba, traktör tutarak çöp toplamaya başladılar, mahallede ufak tefek para yardımları toplandı. Yerel komünler temizlik işini örgütlediler, hastalıkların önünü almak için uzak yerlere taşımaya çalıştılar. Temizlik işlerinin yüzde 60'ı başarıldı.

Temel sorunumuz ekmek ve su sorunuydu. Ekmek ve un teminini rejim engelliyordu. Devlet bunu, halkın daha çok ekmek sorunuyla uğraşalım, devrimi bir kenara atalım diye yapıyordu. Ama sorunlardan devrim bilinci oluştu.

Kamışlı'da yedi semt var. Her semtte 50 binden fazla insan yaşıyor. Küçük semtlerde belediyeler birleştirildi. Yedi semti oluşturan belediyeler, 17 Mayıs 2013'te gerçekleştirilen konferansla şimdiki özyönetimi belirlediler.

Belediye için uzmanlaşmış kişiler yetiştirilmeye çalışıldı. İşlerimizi yürütebilmek için 24 komitemizin olması gerekiyor, fakat şu an 15 komite oluşturuldu.

Hemen her alanda çalışma yapıldı; asayişten önce özel güvenlik örgütlenmeleri vardı, mafyalara karşı dükkan sahipler korundu. Ticaret yapan, dışarıdan pazara mal getirip yüksek fiyatlarla satmak isteyenlere karşı tedbir komitesi müdahale etti. 
 

Dört nokta üzerinde duruldu: Trafik, ekmek, elektrik ve su.

Çözülmesi gereken sorunlardan birisi de ekolojiydi, çevre korumasıydı. Bozulmuş olan gıda maddeleri buraya getirtilmeye çalışıldı buna karşı çıkıldı.

Gençleri ahlaksızlaştıran ortama, hastalıklara, uyuşturucuya karşı çetelerle mücadele edildi. Söz konusu bu sorunların yüzde 90'ı çözüldü. Devlet, toplumu bozmaya çalıştı, biz de tedbirlerimizi aldık. Çarşıda, pazarda halk, insanlar bizimle çalıştılar, yardımcı oldular, gözlemlediler.

Semtlerin korumasını meclis yapıyor, biz daha çok çarşıyı, merkezi pazarı koruyoruz. Burada şu komiteler devreye giriyorlar:
 
Ceza komitesi: Yanlış yapanı, kadınları taciz edenleri cezalandırıyor. Pazarda fiyatları denetliyor, lokantaları kontrol ediyor. Zabıta ile koordineli çalışıyor. Su nasıl veriliyor, nasıl çıkartılıyor buna bakıyor, daha temiz suyun akışını sağlıyor.

Uzmanlaşmış arkadaşlar var: Yol yapımı komitesi var. Temizlik komitesi var. Çevre/ekoloji komitesi var. Daha öncesinde komite örgütlenmesi yoktu; konferansta komiteler oluştu. Kendi imkanlarımız ve varlıklı insanların desteği ile, tekniği alıp, elektriği sağladık.

Elektrik kesilmişti, ambargo var, çeteler, Türkiye, Güney Kürdistan etrafımızı kuşatmıştı. Kaçakçılar vasıtasıyla jeneratörler getirildi; bunları daha çok sağlık sektörüne verdik. Elektrik sorununu komite üstlendi, zorluklar vardı, jeneratörler çok fazla pahalıydı, halka elektrik sunulmaya çalışıldı. Elektrik komitesi çalışması çok zordu. 
 

Aynı zamanda ulaşım da zordu. Daha önce şehir içi ulaşımda otobüsler kullanılıyordu. 13 minibüs hattı var. Konferanstan sonra trafik sorunu ayrı bir komiteye verildi. Pazarın güvenliğini sağlamak için özel güvenlik var.
 
Zabıta: Fiyatların güvenliğini sağlıyor.
 
Ruhsat komitesi: Vergi topluyor.
 
Teknik komitesine daha çok mühendisler (elektrik, jeoloji mühendisleri), mimarlar katılıyor. Bu komitede daha ziyade uzmanlaşmış kişiler yer alıyor. Mühendisler dışında diğer uzmanlaşmış kişiler yardımcı oluyorlar.

Hukuk komitesi var. Ceza limiti var: 25 milyon liraya kadar ceza kesiyor. Bu ceza limitinin aşılması durumunda mahkeme devreye giriyor.

Maliye, teknik, basın komitesi de var.
 
Kanalizasyon komitesi var: Nasıl yapılacak, nereye akıtılacak vb. temel sorunları çözmeye çalışıyor. Burada da uzmanlaşmış kişiler yer alıyorlar. 
 
İlişkiler komitesi var, görevi: Bir yerde belediye yoksa ve ihtiyaç varsa, belediye oluşturuyor, belediyeleri geliştirmeyi amaçlıyor.
Söz konusu bu komiteler her semtte ve merkezi belediyede var.

Kadın-erkek, eşbaşkan sistemi uygulanıyor.

Çalışma koşulları:
 
Baştan beri gönüllülük esastı, maddi bir destek verilmiyordu. Merkezde olan arkadaşlar olarak gece geç saatlere kadar çalışıyorduk.
 
Sadece güvenlik ve temizlik görevlilerine maddi destek veriliyordu, diğerleri gönüllüydü. Maddi destek yeni yeni verilmeye başlandı.

Belediye gelirleri, ceza gelirleri belediye ihtiyaçlarını karşılıyor: Belediye gelirleri daha ziyade su taşıması (su tankerleri), elektrik tamiri vb. için kullanıldı. Son dönemde çalışmalar biraz oturdu ve çalışanlara yardım ediliyor, ama bazıları hiç yardım almıyor.
Dışarıdan bakanlar çalışmanın ciddiyetini görüyorlar ve zannediyorlar ki ücret alıyoruz, ama düşündükleri gibi değil.

Bu belediye bakanlığa bağlıdır.

Daha çok Kuzey Kürdistan belediyeleriyle ilişkilerimiz var. Belediye kardeşlikleri oluşturmaya çalışıyoruz, ama Türkiye engelliyor.

Belediye iç tüzüğünü oluştururken birçok ülkenin örneğine baktık ve kendi anlayışımızı oluşturduk.
 
Kamışlı belediyesi buralarda en çok iş yapan belediyelere bir örnektir. Koşullara uygun belediye kanun iç tüzüğünü oluşturduk. Demokratik belediyecilik yapmaya çalıştık. Baas rejimi anlayışından kurtulmayı hedefledik. Belediye anlayışını ranttan, çalıp-çırpmaktan kurtardık. Bu kantonda 42 belediye var, ayda bir toplantı yapıyorlar, kardeş belediyeler. Bu toplantıya eşbaşkanlar katılıyor.

Savunma Bakanlığı. YPG basın sözcüsü komutan anlatıyor

YPG çok özel koşullarda oluşturuldu. Suriye devrimi barışçıl başladı, ondan sonra bir silahlı çatışmaya dönüştü. Bu temelde diğer silahlı güçler Suriye'de oluşturuldu. Bu olumsuz etkiledi Suriye devrimini; birçok yerde güvenlik boşluğu oluştu ve Kürt halkının durumu tehlikeye girdi. Bu temelde ihtiyaç duyuldu halk savunmasına ve YPG oluşturuldu. Savunma temelinde oluşturuldu, savunma gücüdür, saldırı amaçlı güç değildir. Bizim yaklaşımımız Kürt sorununun barışçıl çözümüdür. Batı Kürdistan devrimi sadece silahla olmayacaktır.

YPG, sadece Kürt etnik grubundan oluşturulmadı. YPG'ye katılım gönüllülük esasına göredir. Herkes gönüllü katılıyor. Tehlikeler anlatılıyor, hangi tehlikeyle karşı karşıya olunduğu halklara anlatılıyor, bu temelde bunu anlayarak katılıyorlar.

Özyönetim silahlı savunmada sınırlı kalıyor, Kızıl Ordu, Ekim Devrimi sonrasında savunma dışında da çalışma yürütüyordu. YPG esas görevi savunmadır. Herkes katılabiliyor, siyasi bir çizgiye dayanmıyor, ulusal bir güçtür.

YPG'nin yapısında birçok değişiklik yaptık; ilk başta, hükümet oluşturulmadan önce, daha ziyade bir merkez yönlendiriyordu. Daha sonra, üç kanton oluşturulduğunda, her kantonun kendi YPG komutanlığı oluşturuldu. Sadece bir genel komutanlık var. Her kantonda YPG savunma komisyonuna (bakanlığına) bağlandı.


Yıllık olarak YPG konferansı düzenleniyor. Konferanslardan sonra yeni düzenlemeler olabilir. Her kantonda bir YPG meclisi var, o meclislerin görevi; oradaki YPG'de eğitim yapılıyor, taktik anlayışlar geliştiriliyor, savaşması öğretiliyor. Her kantonun yönetimi var.

YPG'de farklı etnik gruplara gelince: İlk başta katılanlar daha çok Kürt kökenliydi, fakat bir süre sonra Süryani askeri meclisi özerk bir güç olarak YPG'ye katıldı. Sadece bir yerde Süryani birliği var, diğer yerlerde iç içe geçmiş durumda.
YPG'de taburlar var, her tabur 30-35 kişiden oluşuyor.

Til Koçer'de Arap etnik grubu yerleşik. Ora halkı daha çok Arap olduğu için bir askeri güç oluşturdular. YPG onları destekliyor, eğitiyor, onlar YPG içinde yer alıyorlar. Til Koçer bu kantona bağlı, özerk durumları var; dışında değil içinde, ama özgünlüklerini koruyorlar.

Herkes Suriye devriminin doğru yoldan saptığını anladı; o artık özgürlük devrimini amaçlayan bir hareket değildir. Onun iktidar savaşına dönüştüğünü, milliyetçiliğin, mezhepçiliğin egemen olduğunu herkes anladı.

Siyasi ve askeri okular...Rojava toplamına bakarsanız 50 okul sadece bir bölgede olabilir, genelinde sayı daha fazladır. Bu okullarda askeri eğitim veriliyor, silahı profesyonel kullanmak, taktik dersler vs. Siyasi eğitimlerde ahlaki yöne ağırlık veriliyor.

YPG yapılanması: YPG 3 temel nokta üzerine örgütleniyor:
 
1) Profesyonel güçler: Özel kuvvetler; bunlar 24 saat mücadele içinde olan insanlar. Asıl savaşı bu güçler vermektedir.
 
2) Yarı profesyonel güçler: Bir kısmı halk unsurlarından oluşan güçler; 15 gün savaşıyorsa, 15 gün normal yaşamına dönüyor ve savaş dışında, kontrol noktalarında vs. görev alıyor. 
 
3) Halk unsurlarından oluşan güçler: Savaş başladığında bu güçler, her zaman harekete geçebilirler. Savaş olmadığı zaman bunlar “uyuyan güçler”dir. Tam teçhizatlıdırlar. Emir geldiğinde hazırdırlar. Kendi yönetimleri var.

Silahlar: Tanklar, toplar, ağır silahlar var. Ama verilmiyor, çünkü tamiri zor. Daha çok orta ağırlıklı silahlar, tanklara karşı füzeler kullanılıyor.

Devletin terk ettiği alanlarda yeterli silah yoktu. Daha çok “silah piyasası”ndan silah satın alıyoruz. Bazen bize karşı savaşanlardan da silah satın alıyoruz.

Türkiye sınırında Esad askerleri... Suriye bize karşı savaşacak durumunda değildir, de facto bir durum var. Burada, Kamışlı'da askerin varlığı semboliktir, ne bizim onları vurma amacımız var ne de onların güçleri bize yetiyor. Fakat herhangi bir saldırı olursa gereken cevabı veririz. En son Heseke güzel bir örnektir.

YPG, devlet gittikten sonra geldi, uzlaştılar vs. deniyor...Kazanımlarımızı karalamak istiyorlar. Bugün Rojava'da binlerce kurum, kuruluş var. Tarihte ilk kez bir güç devletin dışında kendi öz gücüyle örgütleniyor.

Bu değişikliklerin hepsi zihniyet devrimi değilse nedir?
 
Örnek: YPG olarak istesek Heseke'de rejimi çıkartabiliriz, karşılığı ne olabilir, bize ne getirir? Kürt sorunu çözülür mü? Sorunun özü siyasidir, ayrı bağımsız devlet kurma amacımız yoktur. Burada ne kadar değişiklik yaparsak yapalım, başkente (Şam kastediliyor) bağlıyız. Ulaşmak istediğimize ulaştık. Bizim acımız diğerlerinden farklıdır.

Bizim sorunumuz rejimledir, Kürtlerin gerçekliğini kabul etmesidir; bu gerçeklik kendi topraklarında yaşayan bir halktır, o halkın kendi kendini yönetmesidir. Esad kişiliği ile sorunumuz yok. İsteklerimizi kimin yerine getirdiği bizim için önemli değil, esas sorunu zihniyete karşı çıkanlar oluşturmaktadır. Kürtlerin haklarını tanıyan kişi Suriye için de yararlı olacaktır. Diğer halkların hakkı da tanınır o zaman...

Kadın cephesi... Kadın kotası yüzde 35. Özgün örgütlemesi var, YPJ.

Farklı insanlar katılıyor. Bazı yerlerde daha çok kadınlar, bazı yerlerde 70 yaşındaki kadın ve erkekler savaşabiliyor. Bunun manevi değeri var. Bu, YPG'nin halkla birleştiğinin göstergesidir.

Serekaniye köy katliamı:
 
Serekaniye'de çatışma var, olağanüstü bir durum. Bu sabah IŞİD iki köyde katliam yaptı; çocukları, kadınları katletti. Öyle gösteriyor ki, birçok cephede saldırıya geçmişler, tüm taburlar hareket halinde.

Kobani çember içinde, daha önce vahşi saldırılar vardı, fakat halkın ve YPG'nin direnişi sayesinde geri çekildiler, yoğun çatışmalı bir durumu yok. Kobani'de çıkanlara izin var, ama girmek yasak.

Navenda Rojava ya Lêkolînên Stratejîk (NRLS) merkezi

2 yıl önce kuruldu, ama bir yıldır faaliyet sürdürüyor. Bu, bir stratejik araştırma merkezidir. Genel anlamda Suriye devrimi ve özelde de Kürt devrimi başladığında daha öncesinde hiç olmayan böyle bir faaliyet sürdürmek gerekir diye düşündük. Araştırmalar ve siyasi analizler çoğu kez kişisel hislere göre yapılmaktaydı.

Kürt halkının bu kuruma ihtiyacı var, çünkü tarihi boyunca bilgilendirilmediği için hep haksızlığa uğramıştır.
Beyrut ve Amman'da başka merkezlerle de ilişkilerimiz var. Politika, ekonomi, toplum ve güvenlik alanlarında faaliyet sürdürüyoruz.


Projeler hazırlıyoruz. Ekonomi, politika, tarih üzerine komisyonlarımız var. Anketler düzenlendi. İlk proje demokratik özerklikti. Bu konu üzerine bir anket düzenledik (evet diyen, karşı olan ve tarafsız kalan sorularıyla 18-26, 25-40 ve 40 yaşı üzerinde olanlar diye insanları yaş kategorisine ayırdık). Kamışlı, Amude, Derik, Heseke, Serekaniye ve başka yerlerde ve köylerde yaklaşık 1000 kişiye sorduk. Sonuçları basına açıkladık: Yüzde 71'i özerklik sistemine evet diyor; yüzde 5'i hayır diyor. Geriye kalan kısım ise başka bir sistem istiyor.

İkinci proje ekonomi, Cizire Kantonunda fiyatlar ve beslenme üzerine bir çalışmaydı. 
 
Kadın bakanlığıyla birlikte boşanmış, evlenmemiş, çalışan ve çalışmayan kadınlar üzerine bir proje geliştirdik.

Burada üyeler için eğitim de var; haftada bir politika, tarih, bazen edebiyat üzerine 3-4 saatlik okumalar yapıyoruz. Ayda bir Cezire Kantonu üzerine bir rapor hazırlıyoruz.

Dergimiz (Kürt Araştırması) Arapça yayımlanmaktadır.

Başka merkezlerle ilişkilerimiz var. Politikamız, Mezopotamya olarak Esad'dan, Saddam'dan ve diğerlerinden başkalarının da olduğunu göstermektir.

Kadın hareketine büyük saygımız var, başkalarıyla paylaşmak için ondan öğrenmeye çalışıyoruz.
 
Rojava'da hemen her şey, insanlar da yeni. Pratikte her şey yeni. Ekonomide sorunlar var, çalışanlar ücret alamıyorlar. Günde 10 saat çalışmaya herkes razı değil. Bu kantonda halkın yüzde 60'ı Rojava; yüzde 20'si Barzani yanlısı ve yüzde 20'si de karışık. 
 
Kürt Dil, Edebiyat ve Tarih Kurumu

Eğitim veriliyor, dışa yönelik üç aylık eğitim çalışmaları var. Şu andaki süreçte öğretmenler eğitiliyor. Bu eğitim bir nevi yatılı oluyor. Yatılı olmayan devre de var.


Rojava eğitim sisteminde değişimler: Şimdiye kadar ciddi değişim olmadı, Kürtçe dersi eğitim programına eklenmedi, eksik materyallerden dolayı bir gelişim sağlanamadı. İlk okuldan 7. sınıfa kadar programlar hazır, önceki rejimde milliyetçilik dersi vardı, onu kaldırdık, yerine demokratik ulus dersi gelecek.

Bir grup arkadaş eğitim kitabı hazırlıyor. Eski rejimin dersleri Arapçaydı. diğer dillerde eğitim henüz gerçekleştirilmedi, program var, ama materyallerin tercümesi henüz yapılamadı.

Afrin ve Kobani'de akademiler var. Üniversite tartışmaları var ama daha açılmadı. Cizire Kantonunda akademi ve yüksek okul açıldı.

Yüksek okulu açmak için hazırlık var, eğitim branşları var. Üniversite eğitimi için yurt dışından profesörler çağrılıyor.

Üniversite tartışması var, fakat zemin oluşturmamız gerekiyor, kitap basmak gerekiyor, toplumu yeniden inşa eden hareket olarak normal ülkelerdeki gibi değil, düşünsel bir yenilenme yaratmak zorunludur. Meslek sahibi insanlar var. Onlar üzerinden bu eğitimi hazırlamayı düşünüyoruz.

Eğitim verecek insanları kendi yanımızda, kendi çabamızla eğiterek hazırlıyoruz. İki devre eğitim görüldü. İlkine 36 ve ikincisine de 40 kişi katıldı. Verilen dersler:
 
Kürt dil dersi/tarihi
Toplum bilimi (Sosyoloji)
Jineoloji


İnsanlar daha önceki sistemde eğitildiler ama zihniyet devrimini önemsiyoruz. Bizim okullarımızda oluşturmaya çalıştığımız eğitim sistemiyle dini, gerici düşünceleri yıkmak istiyoruz. Abdullah Öcalan eğitimimizin temel kaynağıdır. Geçen sene APO dünyanın en etkin 100 insan arasına seçildi.

Eski okul sistem:
 
Daha önce Süryani, Kürt ve Arap çocukları arasında çelişkiler vardı. Bu çelişkileri yıkmak istiyoruz. Okullarda askeri disipline benzeyen oturmuş bir şekillenme vardı. Şimdi ise doğal, çocuğun kendisini daha rahat ifade edebileceği, çocuk-öğretmen arasında yoldaşça ilişkinin sağlanması için öğretmenleri psikolojik olarak eğitiyoruz.

Genelde her ülkede, özellikle Ortadoğu'da tektipleştirme vardı; tek dil, tek bayrak. Şimdi her dilde eğitmeye çalışıyoruz. Özellikle Süryani dili eskiden Mezopotamya'da hakim olan dillerdendi, şimdi nadir konuşuluyor. Gelişmesi için özel önem gösteriyoruz.

Öğretilmiş erkeklik konusunda: Eskiden cinsiyetçi mantık vardı, şimdi paylaşırken bile normal bir arkadaşlık, her şeyden önce bir insan olarak görmede değişiklik var. Erkek, kadını görünce ilk olarak cinsellik aklına geliyordu, şimdi o zihinsel değişim gerçekleşti.
 
Belediyecilik projesi var, Kuzeye gidip eğitim alabiliyoruz. Kuzeyde Kurdi-der var, onlar yardımcı oluyorlar.
 
Kitap toplama yardımları geldi.
 
PYD Eşbaşkanı Asya Abdullah anlatıyor

Rojava devriminin karşı karşıya kaldığı sorunlar... Rojava'nın sorunları Suriye sorunun bir parçasıdır. Bugün Suriye genelinde ve Rojava'da savaş var, en tehlikeli şey toplum için bu savaşın varlığıdır. En önemli gördüğümüz şey, savaşın durmasıdır. Siyasal anlamda da Suriye sorunu bölgesel ve uluslararası soruna dönüştü.


Uluslararası güçlerin çelişkileri Suriye iç durumunu da, savaş durumu da etkiliyor. En önemli sorun demokratikleşme sorunudur. Eğer demokratikleşme süreci başlarsa bu, savaşı da önler. Diğer bir sorun, Suriye modeli nasıl bir model olacak sorunudur. Suriye modeli tüm Suriye halkını ilgilendiriyor. Rojava'yı da ilgilendiriyor.

Suriye'nin geleceğinin projeleri pek belli değil, biz üçüncü yolu izledik. Suriye'nin temel sorunu toplum sorunudur. Üçüncü çizgi dediğimiz toplumsal sorunları çözen çizgidir. Diğer bir sorun da Suriye'de yürütülen savaşın biçimidir. Rejim kendi iktidarını sürdürmek için savaşıyor. Diğer yandan ÖSO var, fakat etkisi yoktur. IŞİD denetimi alanına giren bölgeler var, bundan dolayı tehlikeli bir savaştır. Bu toplumu çok etkiliyor. Göçmeler de bu sorunlar arasında.

Bizim için Rojava stratejik konumundadır. Bizim de Rojava olarak yaşadığımız sorunlar var. Rojava üzerine çok hesaplar yapılıyor. Bu hesaplar birkaç noktada toplanabilir: Kürtlerin kopması; eski zihniyette olanlar böyle düşünüyor. Biz üçüncü yolu temsil ettiğimiz için en çok baskı bize yapılıyor. Rejim tarafı, muhalefet tarafı ve radikal kesimler bize saldırıyorlar. Kürt halkına karşı bir yerde (diğer parçalarda) var olan tutum Rojava'da da uygulanıyor. Böyle düşünen bölgesel güçler daha çok çetelere güç veriyorlar.

Bölgeler kurtarılmış bölgelerdir. Yapılan saldırılar, topluma, demokrasiye karşı saldırılardır. Özellikle Türkiye bize karşı çıkıyor. Barzani de buna dahil. Şu an Güney Kürdistan'da yapılan KDP müdahalesini Türk devleti üstlendi.

Rojava'nın önemli sorunu radikal çete gruplarının varlığıdır. Rojava savunma pozisyonundadır, saldırıda değildir. Suriye'deki savaş bütün toplumu etkiliyor; toplumun çıkarları için burada savaşıyoruz.
 
Ekonomi, politika örgütleniyor, hem dışarıda hem içeride bu örgütleniyor. Rojava'nın sınır kapıları Güney Kürdistan, Türkiye, Irak'a açılıyor, ama hepsi kapalı.
Herkes demokratikleşmeden bahsediyor, fakat en çok Rojava bunu yapıyor.
 
Dışarıdakiler ambargo uygulayarak tutumlarını gösteriyorlar. Kobani'de iki aydır suyu kestiler, elektrik de öyle. Bunun karşısında sessizlik de var. Kürt bölgelerine karşı böyle farklı bir yaklaşım sergileniyor. Humus'ta ambargo varken herkes yardıma koşuyordu, Kobani'de vahşi saldırılar var, ama kimse bir şey yapmıyor. Onlarca insan Kobani'ye giriş-çıkışlarda katlediliyor, infaz ediliyor. Birkaç gün önce öğretmen katledildi. Halep'te Kürt mahalleleri rejimin saldırılarına uğruyor, ama kimse ses çıkartmıyor. Kürtlerin uzun yıllardan bu yana mücadelesi var, bu mücadeleler demokratik güçlerin temelini oluşturmaktadır.
 

Rojava cephesi:
 
Solcular zayıf kalıyorlar. Bu cephe ağır hareket ediyor, güçlenmesi gerekiyor. Demokratikleşmeye ihtiyaç var. Rojava sorunu uluslararası sorunudur. Biz herkesle ilişki kurmaya çalışıyoruz. Rojava devrimi kimseye karşı değildir, kendisini Suriye'den koparmak istemiyor. Sadece Kürtler için değil, tüm Suriye için iyi bir örnektir.

Merkezden yönetimin zamanı geçti; din, mezhep eksenli sistem Suriye'de artık yürümeyecek. Örneğin ne Alevileri ne Sünnileri yalnız yürütemezler, Kürtler olarak buna izin vermeyiz. Çözüm de demokratik modeldir, Cizire örnektir, herkes içinde yer alıyor, üç resmi dil kullanılıyor. Aslında Suriye'nin genel yapısı Rojava gibidir. Hristiyan, Arap, Alevi vs. temsil ediliyorlar. Halep'te dört etnik grubu var: Kürt, Arap, Türkmen ve Hristiyanlar. Ancak toplumu bir araya getirerek çözüm buluruz. Biz bunun içinde kanton modelini düşünüyoruz ve çözüm, Suriye muhalif güçlerinin Kürtlerle bir araya gelmesidir. Koordinasyon diye bir güç var.

Kadının rolü:
 
Rojava devriminde kadının rolü bütün kadınlar için önemli dayanak oldu. Kadın gelişmesi toplumsal gelişmedir. Kadın, toplum ve özgürlük sorununu birlikte çözüyoruz. Tüm kadın kararlarını kadınların kendisi alıyor. Her şeyi kadın kendi düşüncesiyle yürütüyor. Kadın karar merkezinde olmayınca sistemin başarısız olduğunu düşünüyoruz. Demokratikleşme büyük ölçüde kadınlara bağlıdır, çünkü bütün merkezi sistemler kadının inkarı üzerine oluşturuldu. Kadını güçlendirerek saldırıları boşa çıkartıyoruz.

Toplumsal devrim, zihinsel devrimdir. Bunun için de Rojava üç yıldır saldırılara karşı toplumun gücü ile ayakta kalabildi ve yönetimini oluşturuyor. Bir toplum kendini yönetebiliyorsa özgürlüğüne kavuşabilir.

Üçüncü yol'un toplumsal güçleri... İki sistemin etkisi var toplumun üzerinde:
 
1. Milliyetçi devlet modeli
2. Kapitalist modernite
 
Bu iki çizgi de toplumsal sorunlara çözüm yolu değildir. Bunlar toplumun demokratikleşmesini getirmediler, tersini, liberalizmi, despotizmi vb. getirdiler.

Üçüncü çizgi toplumun demokratik çizgisidir. Temel gücü toplum gücüdür. Başarısı toplumun alttan üste örgütlenmesidir. Herkes özgünlüğüne göre mücadelede yer alabilir. Üçüncü çizgi sistemlerin daralttığı toplumsal özgürlüğü genişletiyor. Üçüncü çizgi sivil toplumun örgütlenmesidir.
 
Toplumun demokratikleşmesine hizmet eden sistemdir ve toplumsal ekonomiyi geliştiriyor. Demokratik güçlerin ortaya çıkması gerekiyor. Topluma doğru anlatırsak, toplum kabul eder sistemi.

PYD ideolojisi APO tarafından şekillendirildi. İnanıyoruz ki başkan APO'nun getirdiği çözüm Ortadoğu toplumları için çözümdür. Değişimin bu noktada olabileceğini düşünüyoruz. Ortadoğu çok etnikli bir bölgedir. Sorun şöyle: 1887 emperyalist ülkeler Ortadoğu'ya yönlendiler ve anlaşmalarla böldüler. Lozan vs. sorunun kaynağı haline geldi.

Bu sınırların yıkılması gerekiyor. Belki federal çözüm olabilir, fakat kalıcı değildir. Çözüm ancak konfederal demokratik şeklinde olur.

APO ve konfederalizm... Sorun, zihniyet devrimi sorunudur. Sistem zihniyet devrimi ile oluşturulmazsa eksik kalır. Bu da alttan oluşuyor. Rojava'nın özellikleri var, Rojava kendi içinde özellikler taşıyor. Üç kanton var, her üçü de kendi kendini yönetiyor, koordinasyonlar var, karşılıklı yardımlaşma sağlanıyor, ama esas olan bunu zihniyetlerin kabul etmesidir.
 
Kürt sorununun çözüm stratejisidir bu. Ortak noktaları var Kürtlerin. Sınırlar konulmadan önce zihinlerinde yoktu öyle bir algı. Kürtler arasındaki konfederal yapı gerçekleşirse Ortadoğu'ya örnek olabilir.

Konfederalizmin gerçekleşmesi: Bugün kapitalist sistem var, ona karşı mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Tekellere karşı nasıl mücadele edilecek? Sadece Ortadoğu'dan bahsetmiyoruz, bizim dışımızda da halklar kurtulmak istiyorlar.

Sistem toplumun güçlerine dayanarak kendini idare ediyor, kendi isteği üzerine şekilleniyor. Ekonomik anlamda toplumu birleştiriyor. Tarihte olan deneylere dayanarak bu söyleniyor. Toplum öz dinamiklerini ortaya çıkarıyor ve kendi sorunlarını kendisi çözüyor. Toplum kapitalizmin yarattığı zihniyetten kurtarılmalıdır; kapitalist sistem daha çok toplumun dinamik güçlerini (gençlik ve kadın) ortadan kaldırıyor, bu yüzden konfederal sistem gençliği ve kadını esas alıyor.

Kapitalizm biçimsel özgürlük veriyor ve insanı toplumdan kopartıyor, konfederal sistem tersini yapıyor. Kapitalizm kadının bedenini kullanıyor, ona bir meta olarak bakıyor ve toplumu bozuyor. Kadın düşürülürken toplum da düşürülüyor.

Diplomatik alanda sorunlarımız var. Rojava devrimi çözümü noktasında diplomatik, siyasal, hukuksal olarak giremediğimiz yerlere sorunun çözümü için katkı sunmanızı istiyoruz...

Somut olarak yaşanan sorunlar... Projeler var, imkansızlıklardan dolayı gerçekleştirilemiyorlar. Sorunun iki yanı var: Birisi projeleri örgütlemektir, diğer yanı ise bazı sorunlar projelerle çözülmez, örneğin kanser büyük sorun. En yaygın hastalıklarımız: Şeker, kalp, hepatit, kanser. Çocuk aşısı çok yetersiz yapılabiliyor.

Gençlik konuşuyor

Değişik gençlik örgütleri anlatıyorlar: 
 
Ciwanen Şoreşger; Tevgeren Jinen Ciwan – Genç kadınlar hareketi; Liberal gençlik (Kürdistan Liberal Birliğin gençliği); Konfederasyon gençliği (öğrenci konfederasyonu); PYD gençliği.

Rojava devriminde gençliğin rolü... 
 
Ciwanen Şoreşger: Devrimci gençlik devrimde aktif öncülükle yer alıyor. Önder APO Ortadoğu devriminde çıkış yolunu gösterdi. Ortadoğu krizinde Rojava bir çıkış noktasıdır ve binlercesi bu devrimde yer aldı. Devrimci gençlik adına şehitler düştü. Biz bu devrim sürecinde her şeye hazırız. Her alanda yer alırız, gerekirse de şehit düşeriz.

Liberal gençlik: Katılıyoruz.

PYD gençliği: Aynı düşüncedeyiz. PYD, önder APO'nun düşüncelerini benimsediği için Ciwanen Şoreşger ile yakınlığı vardır.

Öğrenci Konfederasyonu: Daha çok okullarda örgütleniyoruz. Biz de şehirlerde, okullarda her şeye hazırız.

Jinen Ciwan: Rojava mücadelesi aynı zamanda kadın mücadelesidir. Genç kadınlar olarak toplumun en dinamik kesimini oluşturuyoruz ve bu devrimde rol oynamak istiyoruz.

Gençliğin özerk örgütlenmesi:
 
Ciwanen Şoreşger: Esas itibariyle semtlerde gençliği örgütlüyoruz ve komün oluşturuyoruz. Komünler değişik amaçlarla kuruluyor: Spor, savunma... Eğer birimiz seçilirse mecliste de yer alıyoruz. O mecliste semtin yönelimi belirlenir.
Jinen Ciwan da Ciwanen şoreşgerin örgütlenme sistemini uyguluyor, birbirine dayanıyorlar. Onlar da aynı zamanda kendi temsilcilerini belirliyorlar. Gençliğin örgütlenmesini zihniyet devrimi olarak görüyoruz. Onu çok önemsiyoruz. Gençlik akademileri var, üç tane toplam. Bir tanesi sadece kadrolar içindir. Eğitimi, daha çok zihniyet devrimini ele alıyor. Onun dışında devlet sorununu, APO felsefesini ele alıyor.

Konfederasyon gençliği: Toplumu ilerletmek ve değiştirmek istiyoruz. 12 komitemiz var. Komitelerimiz: Basın, kültür, sanat, ilişkiler, hizmet, dil ve kadını gündeme alıyor. Öğrenci gençliğin sorunlarını ele alıyoruz, ilişkileniyoruz. Akademimiz var, zihinsel ve düşünsel devrimi gerçekleştirmek istiyoruz.

PYD gençliği: Şehir gençlik meclisini örgütlüyoruz ve tüm kentlerin kanton meclisi var. Üç kanton meclisi Rojava genel yönetimini oluşturuyor.

Devriminden sonra gençlerin yaşamı:
 
Ciwanen Şoreşger: Devrimi biz örgütlüyoruz. APO, bir devrimdir ve aynı zamanda zihniyet devrimine de yol açtı. Eğitimlere katılma isteği arttı. Artık kendi topraklarımızı savunabiliyoruz.

İki noktada değişim var: Eğitim ve inanç. Artık devrimi yaşıyoruz. Eski Baas rejimi altında gençler çürütülüyordu. Şimdi de IŞİD gibi çeteler bize saldırıyorlar, buna izin vermeyeceğiz. Ambargo bizi sıkıştırıyor, bu nedenle yeni araçlara, olanaklara ihtiyacımız var. Kooperatifleri kurmaya çalışıyoruz.

68 kuşağı bizim için önemli deneyim oldu. 68 yaşlıların iktidarına karşı çıkan bir gelişmeydi. Biz de zihinsel devrim ile bunu değiştirmek istiyoruz ve Jenokrasiye karşı çıkıyoruz.

Jinen Ciwan: Örneğin mecliste gençlik kotası belirlenmedi, gerek duyulmadı (zaten deneyimsizler algısından dolayı).

Çocuk örgütlenmesi...Evet, semtlerde çocuk evleri var. Orada eğitiliyorlar...

Kadın düşünce akademisi

Kadın akademisi merkezi bir akademi. Cizire Kantonuna bağlı. Buradaki tüm şehirlerle iletişim içinde. Aynı zamanda Yekitiya Star'a ait.

Akademinin bulunduğu zemin ideolojiktir. Dolayısıyla eğitim sisteminde bir zihniyet değişimi toplumun bütünlüğüne dönüktür. Toplumu kadın eksenli değiştirmeyi düşünüyor. Taşıdığı devrim ağırlığının yanı sıra bir de topyekun kadın sorununa çözüm arıyor. Tabi bu konuda zihniyette dönüşüm yaratmak istiyor. Bizim yürüttüğümüz çalışma işin ideolojik boyutudur, ama esası devrim ideallerine yaşam vermektir.

Dünya devrimleri bizim için çok önemlidir. En temel örneklerden birisi PKK ve PKK kadın özgürlük mücadelesidir. Oradan ideolojik anlamda büyük güç alıyoruz ve inşa ettiği bir tecrübe var. Aynı zamanda Ortadoğu kadın hareketinin tecrübelerinden yararlanıyoruz.

Dünya kadın hareketleri ve devrim tarihi deneyimleri var. Deneyimlerin başında şöyle bir gerçek var: Devrimler hep toplumdan gelen sesti, fakat devrim kendisini somutlaştırırken işin esasından çıktı, örneğin Fransız devrimi temel bir örnek, yine 68 hareketi de öyle.


Devrim gerçekleşti, ama devrimi yürütenler devrimin dışında tutuldular. Özellikle kadınlar. Devrimin esas sahibine seslendik bu devrimde ve özgür toplumsal bir sistem olarak inşa etmesi gerekiyor. Yoksa savunmasız devrim, kapitalist modernitenin eline geçerek karşı devrime dönüşür. Kadın sorununu çözmeden devrimi gerçekleştiremeyiz, akademinin temel amacı bu.



Tüm kadınlara sesleniyoruz. Kimileri hiç eğitim görmemiş, mesela bundan önce Yekitiya Star eğitimi vardı. Cizire'deki bütün şehirlerden kadınlar geldi. İçinde bazıları 18 yaşında, bazı anneler 65 yaşında, kimisi üniversiteli, kimisi hiç okul görmemiş, fakat onlar da yıllarca özgürlük hareketinde yer aldılar. Çok ciddi tecrübeleri var.

Genelde öğretmen ve öğrenci konumu var ve öğrencinin söz söyleme hakkı yoktur. Fakat biz sürekli rol değiştiriyoruz. Herkesin tecrübesi var ve karşılıklı paylaşım, değişim ve dönüşüm sağlanıyor. Kimin elinde ne kadar bilgi varsa, onu paylaşıyor ve bir birilerini tamamlıyorlar. Bu bilgi paylaşımı ile doğru bilgi ediniyor ve yaşama dönüştürüyor.

Bir çok ülkede yaşama yansımayan ezber boyutu var eğitimde, bilgi alınıp kütüphaneye dönüşüyor, yani özgürlük inşa edilmiyor. Bizim eğitimimiz bunun dışına çıkıyor.

Üç boyutlu eğitim var:
 
İnsanlık oluşum tarihi - Kapitalist moderniteye kadar (19 yy).
Toplumsal sorunlar nasıl inşa edildi, özgürlük sorunu, sağlık eğitim (12 başlık altında toplumsal sorunlar ele alınıyor).
Kadın ve erkek ilişkisi tüm iktidar ilişkilerini belirliyor.
Milliyetçilik benzer bir durumu ifade ediyor, dincilik, kültürde gericilik yaklaşımları kadının kölelik tarihini belirliyor.
Jinoloji ile sorunlara çözüm arayışına giriyoruz.

Eğitimlerin sonunda hep platformlar ile kendi tarihimizle yüzleşiyoruz. Günlük yaşamımızı nasıl örgütlediğimize bakıyoruz.

Ortalama 35-40 kişi katılıyor. 20-25 gün sürüyor eğitim. Devrimin ihtiyaçlarına göre belirleniyor ve daha çok demokratik kurumlara yönelmeye çalışıyoruz: Belediye, Asayiş, Meclis vs. Hangi kurumun daha acil eğitime ihtiyacı varsa ona göre planlama yapılıyor.

Üç aşamalı eğitimde özel dersler konuyor, örneğin demokratik özerklikte hukuk ya da özsavunma. Hem teorik, hem pratik eğitimler veriliyor. Sabahları spor da yapılıyor. Hala savaştayız, silah eğitimi vermiyoruz, fakat nöbet tutuyoruz. Hala çetelerin saldırıları oluyor.

Devrim sürecinde artık herkes silah kullanıyor, karşındaki seni yok etmeye çalışıyor. Buna dönük kurumsallaşmaya gittik, fakat güvenliğimizi toplumun dışında tutmadık. Bir seferberlik ilan edildiğinde herkes savaşıyor. 7'den 70'e güvenlik sisteminde yer alıyorlar, çocuklar mesela gözcülük yapıyorlar. Bu toplum her şeyi kendisi yapıyor. Kendi güvenliğimizi kendimiz sağlıyoruz. Bu bir irade de oluşturuyor, çünkü kendini savunabiliyorsun.

Akşamları Kürtçe dil dersi var: Bazen film, belgesel izliyoruz. Süryanilere özel eğitim verildi. Farklı etnik yapıdan kadınlar katılıyor. Küçük çocuklar da geliyor bazen. Çok farklı insanlar katılıyor, örneğin Serekaniye'den Arap kadın katıldı, Eşi Al Nusra'da yer alıyordu. Devrim sürecinde ayrıldılar, iki çocuk ile babasının evine döndü, mala jin'lerde yer alıyordu, çocuk da katıldı.

Kadınların devrime hazırlanması...Özgürlük hareketinin geleneği var burada. Açılış tarihimiz 3 şubat 2013, fakat öncesinde de kadınların eğitim kültürü vardı evlerinde. Rojava'nın özürlük hareketi deneyi vardı. Günlük, saatlik eğitimler vardı. Sorunlar çok yoğun tartışıldı. 30-35 yıllık mücadeleden çıktı devrim ve son 3 yıl zirve yaşanıyor. Çok ciddi bir devrim deneyi var. Yoğun bir hazırlığı vardı. Bir kaç koldan hazırlık yapıldı. Anlık kalkışma değil, bir hazırlık vardı.

Aile yapısının değişmesi...Kadın Rojava'da biraz daha rahat, fakat Ortadoğu kadın gerçeğinden farklı değil. Erkeğin belirlediği sınırları vardı, fakat artık tersi oldu, kadın erkeği sınırladı. Devrim o saldırganlığın önüne geçti, savaşın öncü gücüne dönüştü. İdeolojik düzeyde oldu değişim. Evlerde kadınları artık zor bulursunuz, çünkü her biri devrimin kurumsallaşması içinde yer alıyor, her yerde ihtiyaç var. Evler boşaldı, tüm gençler kurumlarda, yaşlılar da devrimin yükünü taşıyorlar. Geriye düşürmemek istiyorlar, o yüzden sürekli direniş hali var. Artık eski aile komünal yapıya dönüştü.

İçinde yer alınan kurumlar... YPJ, Asayiş, Kadın Meclisi, Kadın Basın Grubu, Kadın Ekonomik Kurumlaşması, Kadının özgün sağlık kurumlaşması vb. bir çok özgün kurumlar daha var. İhtiyaca göre kurum örgütlüyoruz; direnen bir kurumlaşma, kendisini geliştiren ve toplumsal ve kadın sorunlarına çözüm getiren kurumlar yaratmak istiyoruz. Biz kurumları sabit ele almıyoruz, kurumun toplum gibi organik olması lazım. Toplumla birlikte değişen kurumlara ihtiyacımız var.

Üç kantonda da merkezi kadın akademileri var, aralarında koordinasyon ve bilgi paylaşımı oluyor. Mala jin'ler de yerel eğitimler yapıyor ve tüm kadın kurumları kendi eğitimini gerçekleştiriyor. Tüm Yekitiya Star örgütleri haftalık bir saat eğitim görüyorlar. Her kentte bir mala jin var. Kadın bilim ve aydınlanma merkezleri var. Kadın akademileri biraz daha çok uzun vadeli zihniyet dönüşümleri yapmaya çalışıyor. 
 
Özel mülkiyeti ortadan kaldırmadan kadının özgürleşmesi...! Kaygınızı biz de paylaşıyoruz, ama özel mülkiyeti ortaya çıkartan şey nedir? Eğer kadın sorununu doğru tartışamazsak, diğer özel mülk sorununu ortadan kaldıramıyoruz.
 
Ciddi bir risk. Rusya'da ciddi bir deneyim oldu, sosyal yaşam, toplumsal yaşam yoktu. Tümden reddetmiyoruz mülkiyeti, çünkü kısa zamanda çözülmeyecek.

II-İZLENİMLER

Aslında izlemim olarak anlatılacak çok şey var. Gördüklerimizden, anlatılanlardan çıkartabileceğimiz çok sonuçlar var. Ama bunların hepsini burada paylaşmanın da pek anlamlı olacağını sanmıyorum. Daha kapsamlı bir değerlendirmede ele alınabilirler. Burada çıplak gözle gördüklerimiz arasında kurumlarını iyi korunduğunu, “asayiş” örgütlenmesiyle belli bir sistemin oluşturmuş olduğunu, devrimin bütün temel sorunlarının ve geleceğin A. Öcalan'ın felsefesine, demokratik konfederalizme göre açıklandığını, ambargonun etkili olduğunu, kadın devrimi konusunda Rojava devriminden öğrenilecek çok şey olduğunu belirtelim ve birkaç izlenimi biraz açalım.

Kürtlerin Stalingradı Serekaniye

Serekaniye Kürtlerin Stalingradı olması gerekir; buradaki savaş çok şey anlatıyor. Şehir delik deşik olmuş. Her tarafta, duvarlarda mermi izleri, Esad rejiminin bombaladığı, çetelerin havaya uçurduğu evler. Beş savaş yapılmış. Anlattıklarına göre aynen Stalingrad'da olduğu gibi cadde cadde, sokak sokak, ev ev, oda oda savaşılmış. Caddeler ve sokaklar çeteler tarafından tutulduğu için ilerleme ancak ve ancak girilen evlerin duvarları yıkılarak sokağa ve caddeye paralel olarak sağlanmış. Bu nedenle de Kamışlı'ya varana kadar her yerde balyoz toplanarak savaş alanına gönderilmiş. Serekaniye direnişinde balyozun anlamı büyük.
Çeteler girdikleri yerleri talan etmişler, yakıp yıkmışlar.


 












Kiliseleri de talan etmişler, bulduklarını alıp götürmüşler. Birbirlerine çok yakın Süryaniler ve Ermenilere ait üç kilise kullanılamaz hale getirilmiş. 
 




Serekaniye'de hastane

Serekaniye'de hastane ziyareti... (IŞİD çetelerinin 29 Mayısta Tilêleye ve El Qoncaq köylerine baskın yaparak 7’si çocuk 15 sivil öldürülmüştü. Bölgede operasyon başlatan YPG güçleri ile IŞİD çeteleri arasında yaşanan çatışmalarda 84 IŞİD çetesi öldürülürken, 16 YPG savaşçısı hayatını kaybetmişti. Yaralananlar da hastaneye kaldırılmışlardı). Yaralı savaşçıların yanında bir dizi YPG-YPJ savaşçıları da vardı. Hemen hepsi 18-20 yaşları arasında, gülüyorlar, sorulara cevap veriyorlar. Enerji ve özgüven dolular. Savaş, sevinç, neşe, enerji, geleceğe güven ve geleceği kurma umudu bir arada. 
 


Dırbesiye şehitliği

29 Mayıstaki çatışmalarda şehit düşen 16 YPG ve YPJ savaşçısından üçünün (İki YPG'li ve bir YPJ'li) sonsuzluğa uğurlanışı.



Şehitlik 7'den 70'e herkesin acıyı kine, enerjiye ve mücadeleye dönüştürdüğü yer. Bu bir anlayışın; şehitlerle ilişkileniş anlayışının sonucudur. 
 
Taban demokrasisi

Komünal topluluk”, “demokratik özerklik”, “konfederalizm” vb. türünden kavramların hepsi nihayetinde demokrasinin "yerelleşmesi"ni, “radikal demokrasi”yi ifade eden taban demokrasisi veya “doğrudan demokrasi” üzerinde yükselmesi gereken toplumsal yapılanmadır. Kürdistan'ın çok uluslu olmasından kaynaklı “demokratik ulus” anlayışı da bu çerçevede ele alınmalıdır. Bu kavramların içeriğinin Rojava devrim sürecinde doldurulmaya, ete-kemiğe büründürülmeye çalışıldığını görmek mümkündür. Rojava yeni bir toplum kurmak anlamında gerçekten de bir “inşaat alanı”. Örgütlü toplumun ortak hareketiyle yeni bir toplum kuruluyor. Bunun nasıl yapıldığını gözlemlemek mümkün. Bu sorunu Kamışlı'da Heleliye semtinde meclis başkanının anlatımlarından anladığımız gibi Cizire Kanton Meclisi toplantısı pratiğinde de görebiliriz. “Halk Evleri” en taban örgütlenmenin işlerlik kazandığı; semt insanlarının kendi işlerini doğrudan örgütledikleri, semt sorunlarını doğrudan çözmeye çalıştıkları kurumlaşma.

Cizire Kanton Meclisi toplantısı da taban demokrasisinin nasıl uygulandığını göstermektedir. 

Halkın şikayetleri, eleştiriler, sorumluların görmedikleri veya görmek istemedikleri olumsuzluklar komiteler ve komünler üzerinden bu meclise taşınıyor. Tabanın temsilcileri hesap sorabiliyorlar. Sorun neyse o alanda sorumlu olanlar sorulara cevap vermek, açıklama yapmak zorundalar, yanlış varsa özeleştiri veriliyor. Örneğin bu meclisin bir toplantısında daha önce tanıştığımız ve sohbet ettiğimiz içişleri bakanı sorulan soruları cevaplandırmak, açıklamalar yapmak, hesap vermek zorunda kaldı.
Duyarsızlığı ifade eden ağır atıflar da vardı. Ama hiç kimse ne kendini temize çıkartmaya çalıştı ne de bağırıp çağırarak bastırmaya çalıştı. Sorunu açıklama adına bolca konuşma eğiliminde olanlar da yoktu. 
 
Demokratik özerklikte belediyecilik anlayışı örneği:
 
Rojava'da en büyük sorunlarından birisi de hizmet. Burada belediyelere düşen görev de oldukça önemli. Su, elektrik, gıda, temizlik, trafik gibi ana hizmetleri sağlanmasını iç savaş sonucu yaşanan göçler de zorlaştırmaktadır. Bütün bu sorunları çözmek için halkın doğrudan katılımını sağlayan, taban demokrasisi üzerinde yükselen bir bir demokratik özerklik belediyeciliği geliştirilmekte. Bu belediyeciliğin en gelişmiş halini Kamışlı merkez belediyesi oluşturmaktadır. 
 
Çalışma sistemi: Kamışlı'da 7 semt var ve her birinde semt belediyeleri kurulmuş. Bu belediyelerin üstünde de Kamışlı merkez belediyesi var. Faaliyet, komiteler üzerinden sürdürülüyor. Gerekli olan her alanda komite kuruluyor. Örneklersek: 
 
Ceza komitesi, yol yapımı komitesi, temizlik komitesi, çevre/ekoloji komitesi, elektrik komitesi, trafik komitesi, hukuk komitesi, maliye, teknik, basın komitesi, kanalizasyon komitesi, ilişkiler komitesi, ruhsat komitesi, teknik komitesi (daha çok mühendisler -elektrik, jeoloji mühendisleri- mimarlar katılıyor. Bu komitede daha ziyade uzmanlaşmış kişiler yer alıyor).
Söz konusu merkez belediyede olduğu gibi her semt belediyesinde de var.

Demokratik özerklikte komünün yeri:


Bir komünün nasıl örgütlendiği ve çalıştığı rafineri örneğinde görülebilir. Cizire Kantonu petrol bölgesinde (Rimelan) Derik yakınında kurulan rafineri komün örgütlenmesinin en gelişmiş halini temsil etmektedir. Üç vardiya çalışılıyor. İşçi-teknisyen, mühendis toplam olarak her vardiyada 300, toplamda da 900 kişi çalışıyor. Bu bir komün. Kendi kendini yönetiyor. Her şeyi, ham petrolü rafineri yapan kazanları da kendileri üretmiş; her şeyiyle kendi emekleri. Ancak kendi tüketimleri kadar mazot (kaliteli) ve kalitesiz benzin (bazı teknoloji ve hammadde olmadığı için) üretiyorlar. Hem kendi kendilerini yönetmeleri, komün anlayışlarına göre üretimde bulunmaları ve hem de kendi deyimleriyle 100 sene öncesinin teknolojisine göre üretim yapmaları; hiç bir zorluktan yılmamaları, yaratıcılıkla rafineri inşa etmeleri oldukça etkileyici.
 
Rafineri komünü, her türlü zorluğa, abluka ve ambargoya rağmen istersen başarabilirsinin, inşa edebilirsinin oldukça anlamlı bir örneğini teşkil etmektedir.

III-KISA BİR DEĞERLENDİRME

Kitaplarda devrim soyuttur, bir anlatımdır; yaşananlardan, tecrübelerden çıkartılan derslerin, sonuçların anlatımıdır, teorileştirilmesidir. Rojava'da ise devrim somut. Belki kitaplarda yazıldığı gibi değil, belki tarihte örneği yoktur. Belki de bundan dolayı bazıları orada devrim yapılmadı diyebiliyorlar. Ama orada somutta devrimin nasıl gerçekleştirildiği; hangi zorlulara karşı mücadele içinde yeni bir düzenin kuruluyor olduğu gözlenebilir. Rojava devrimi bağlamında önemli gördüğümüz bazı noktaları ve devrimin bazı temel sorunlarını kısa da olsa burada açmakta yarar var.

1- Rojava devrimi ve üçüncü yol anlayışı

Serxwebûn, sayı 391'de (Temmuz 2014) üçüncü yol veya “üçüncü çizgi” şöyle tanımlanmaktadır:
Üçüncü Dünya Savaşı küresel kapitalizm ile kapitalist modernitenin daha önce yarattığı ulus devlet statükoculuğu arasında süren bir savaştır. Bu çatışma bütün gelişmelerin üzerinde etkili olma, egemen olma ve siyasal gelişmelere yön verme karakterindedir. İlk iki güç bunlar oluyor. Üçüncü çizgi, bu iki egemen sömürücü gücün dışında kalan, halkları, ezilenleri, demokrasiyi temsil eden, gençlik ve kadın devrimlerini içine alan, ekolojik olan devrimci demokratik duruş çizgisi oluyor. Demokratik halk duruşu ideolojik, politik çizgi olarak böyledir. Politik olarak da halkın ve demokrasinin çıkarlarını savunan, bu temelde örgütlenip mücadele eden bir politik taktik yaklaşımı ifade ediyor...Önder Apo...üçüncü çizgiyi geliştirdi, formüle etti, teorisini, programını, strateji ve taktiklerini yarattı...Köklü bir farklılığa, ayrılığa kavuşturdu. Böylece başkalarının kuyruğuna takılmayan, başkalarına hizmet etmeyen, devletçi iktidarcı sistemden kopan bir felsefik, ideolojik paradigmasal duruş geliştirdi...Kadın özgürlükçü, ekolojik demokratik toplum paradigmasının ilk kapsamlı, somut, pratik uygulanması Rojava Devrimi’nde oldu. Kürdistan’ın genelinde yürütülen mücadele bu çizgidedir... Üçüncü Dünya Savaşını yürüten güçler arasındaki çatışmaya alet olmamak, taraf olmamak, onun dışında kalmak, o çatışmadan halk özgürlük devrimini geliştirmek için yararlanmak! İşte Rojava Devrimi’nin politik çizgisi buydu...”(“Rojava Devrimi üçüncü çizginin zaferidir” yazısından).

Burada anlatılan şu: Sömürmek, talan etmek, kendi sınıfsal hakimiyetini kurmak isteyen güçler arasındaki çatışmaya, iktidar savaşına müdahil olmamak; bu sömürücü, egemen güçlerin dışında kalmak. Onlar bu savaşlarını sürdürürken, bu savaşa katılmayanları; yani halkları, ezilenleri, demokrasiden, özgürlükten yana olanları örgütlemek ve mücadeleye sevk ederek kendi yönetimlerini kurmak.

Aslında burada yeni bir şey yok. Uluslararası ve ulusal arenada birbirlerine karşı egemenlik için mücadele eden, farklı sermaye gruplarının siyasal temsilcileri olarak çıkar kavgası veren gerici kamplar her zaman olmuştur. Burada önemli olan, birinin yanında diğerine karşı tavır almadan, her ikisini de dışlayarak, her ikisinin de ezdiği, sömürdüğü, yoksulluğa mahkum ettiği toplumsal sınıf ve tabakaları demokratik ve özgür bir düzenin kurulması mücadelesi için örgütlemek ve yönlendirmektir.

Rojava devrimi somutunda bu Suriye'de Esad rejimi ve İslami güçler (çeteler) arasındaki iktidar kavgası dışında kalmak, onların arasındaki çelişkilerden kendi yönetimini kurmak için yararlanmak ve saldırı olursa kendini savunmak.

Üçüncü yol, sömürücü güçler arasındaki çatışmaya müdahil olmama anlamının yanı sıra “ne kapitalizm ne de sosyalizm demokratik konfederalizm” anlamına da gelir. Burada sistemler mücadelesi söz konusudur. “Kapitalist modernite”ye karşı mücadele Marksizmin, sosyalizmin aşıldığı anlayışından ve demokratik konfederalizm savunusundan farklı olarak ele alınamaz.
Burada yaptığımız oldukça kısa bir tanımlama. Konuyu somutlaştırmak için aslında komünizm, ütopik sosyalizm, bilimsel sosyalizm, anarşizm ve demokratik konfederalizm gibi kavramları içeriklendirmek ve karşılaştırmak gerekir. Bunun güncelliği olan bir çalışma olduğunu belirtelim. 
 
2-Rojava devrimde sınıflar ve devrimin sınıfsal karakteri

Toplumsal sınıf ve tabakalar söz konusu olunca ister istemez üretim biçiminin, üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin karakterinin de belirlenmesi gerekir. Bu anlamda bazı temel kavramlar:

...Maddi varlıkların üretildiği üretim aletleri, bu aletleri harekete geçiren ve belirli bir üretim deneyimi ve iş becerisi sayesinde maddi varlıkların üretimini gerçekleştiren insanlar, toplumun üretici güçlerini oluştururlar. İnsan toplumunun gelişmesinin bütün aşamalarında, emekçi kitleler, esas üretici güçtür”.

Üretebilmek için birbirleriyle belirli ilişki ve bağlar kurarlar ve doğa üzerindeki etkileri, üretim, yalnızca bu toplumsal ilişkiler ve bağlar içinde gerçekleşir. İnsanların maddi varlıkların üretim süreci içindeki belirli ilişkileri ve bağları, üretim ilişkilerini oluşturur”.

Üretim ilişkilerinin karakteri, üretim araçlarının (toprak, ormanlar, sular, yeraltı zenginlikleri, hammaddeler, üretim aletleri, işletme binaları, ulaşım araçları, haberleşme sektörü vs.) kimin mülkiyetinde bulunduğuna bağlıdır –bu araçları emekçilerin sömürülmesi için kullanan tekil kişilerin, sosyal grupların ya da sınıfların mülkiyetinde mi, yoksa toplumun, yani hedefi halk kitlelerinin, tüm toplumun maddi ve kültürel gereksinimlerini gidermek olan bir toplumun mülkiyetinde mi? Çeşitli dönemlerin üretim ilişkileri, araçlarının ve bunun sonucu olarak da insanlar tarafından üretilen maddi varlıkların toplumun üyeleri arasında nasıl dağıtıldığını gösterirler. Böylelikle üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçları üzerindeki belirli bir mülkiyet biçimidir”.

Üretici güçler ve üretim ilişkileri, bütünlükleri içinde üretim tarzını oluştururlar” (SSCB Ekonomi Enstitüsü Bilimler Akademisi, Politik Ekonomi Ders Kitabı Cilt: I'den).

Bu açılardan da baktığımızda Rojava'da, somutta da Cizire Kantonunda feodalizmin hakimiyetinden ve dolayısıyla feodal karakterde üretici güçlerden, mülkiyet ilişkilerinden bahsedilemez. Feodalizm, mülkiyet ilişkileri dışında aşiret ilişkilerinde, birtakım geleneklerde aranmalıdır. Rojava'da gelişmiş bir kapitalizmden de bahsedilemez. Ama toplumsal yapılarda geri seviyede de olsa belirleyici olan kapitalist ilişkilerdir. Bu nedenle Rojava'da toplumsal sınıf ve tabakalar kapitalist ilişkilerin yansımalarıdır. Somutlaştırırsak:
Burjuvazi: Sanayinin olmadığı bir yerde klasik anlamda bir burjuva sınıftan bahsedilemez. Diğer kantonları bilmiyorum ama Cizire Kantonunda tek bir sanayi kuruluşunun olmadığı sürekli söylenmiştir. İşte tam da bu anlamda bir burjuva sınıfının varlığından bahsedilemez. En fazlasıyla cılız, henüz oluşmakta olan bir burjuvazi söz konusudur. Böyle bir burjuvazinin gelişen devrimci sürece damgasını vurması düşünülemez.

Proletarya: Burjuvazinin olmadığı yerde sanayi kuruluşlarında çalışan bir işçi sınıfından da bahsedilemez. Ama birkaç kişinin çalıştığı küçük işyerlerinde, belediyelerde, hastanelerde vb. çalışan işçiler var. Bunun ötesinde rafineride yüzlerce işçi çalışmaktadır. Bu durumda oluşmakta olan bir işçi sınıfından bahsedilebilir.

Feodal beyler: Toprak ağalığı daha ziyade Kobane Kantonunda var. Cezire'de pek yaygın değil.

Köylü: En yaygın toplumsal kesimi oluşturmaktadır. Köylülüğü kendi içinde kategorilerine ayrıştırma olanağımız yok. Ama ezici çoğunluğu yoksul emekçi köylülerden oluşmaktadır.

Küçük burjuvazi: Şehirde (esnaf, zanaatçı, küçük işletmeler, aydınlar, öğretmenler vs.) ve kırsal alanda küçük ve orta köylülükten oluşan bu kesim de oldukça yaygın.

Bu durumda Rojava'da toplumsal yapı feodal olmaktan çıkmış, ama henüz kesin ayrıntılarıyla kapitalizme tekabül eden sınıfların oluşmadığı, oluşma sürecinde olduğu bir geçiş toplumu özelliği taşımaktadır.
 
Rojava devrimi bu özellikleri olan bir toplumda gerçekleşiyor ve ona toplumun bütün kesimleri katılıyor; Rojava devrimi toplumun her kesiminin katıldığı, esas ağırlığı yoksul/mülksüz ve çalışan halk yığınlarının taşıdığı bir devrimdir.

Rojava'da söz konusu olan ulusal demokratik bir devrimdir. Buna halk devrimi de denebilir. Ama gerçekleştirilmek istenen amaç bakımından tamamen yeni bir devrim anlayışıdır; tarihte şimdiye kadar demokratik konfederalist bir düzen kurmak için devrim yapılmamıştır, en azından ben bilmiyorum. Ama genel hedefleri bakımında -demokrasi ve özgürlük için mücadele- demokratik, özgürlükçü ve ulusal kurtuluşçu yönü ağır basan; belirleyici olan bir devrimdir.

Bu anlayış kurulmak istenen düzenin sınıfsal karakteriyle de bağdaşmaktadır:
KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık şöyle diyor: Rojava devrimi “yeni bir paradigma temelinde gerçekleştirilen demokratik konfederalizme dayalı özgürlükçü bir demokratik özerklik sistemidir. Buradaki demokratik özerklik herhangi bir özerklik biçimi değildir. Buradaki demokratik özerklikten kasıt, Kürtlerin kendi kendini yönetmesinin demokratik karakterinin derinliğidir. Özgürlükçü karakterinin derinliğidir. Tam özgürlükçü, tam demokratik karaktere sahip bir devrim hedefi ortaya konmuştur. Bu yönüyle tarihin ulusal demokratik mücadeleleri içinde en demokratik, en özgürlükçü statüsünü oluşturmayı hedeflemektedir. Bu bakımdan Rojava’daki demokratik özerklik herhangi bir bölgesel ve yerel özerklik, kültürel özerklik, otonomi, federasyon ya da devletle karşılaştırılamayacak düzeyde, ya da onlar ölçü alınarak değerlendirilmeyecek düzeyde özgürlükçü ve demokratik bir sistemin ifadesidir.

Rojava’da demokratik konfederalizme dayalı kendi kendini yönetmenin ifadesi olan demokratik özerklik pratikleştiğinde dünyada hiçbir özerkliğin, hiçbir otonominin, hiçbir bağımsız devletin, hiçbir bağımsız ve özerk yapılanmanın elde edemediği düzeyde özgürlükçü demokratik bir siyasal statü ve toplumsal yaşam ortaya çıkacaktır...Tamamen kendini eskiden koparan, yeni ve özgürlükçü bir yaşam ortaya çıkaran kesinlikle Rojava devrimidir” (ANF, 30.12.2013, “Rojava devrimi 2013’e damgasını vurdu”).

Tabi bu anlamda Rojava devrimi sadece Suriye'de sorunların çözümü için değil, bütün Ortadoğu için yeni bir formül olarak sunulmaktadır. Bu konuda KCK Yürütme Konseyi üyesi Murat Karayılan şunları söylüyor: Rojava’da kurulan sistem Suriye’de sorunların çözümü için örnek bir sistemdir. Suriye muhalefetinin bir parçası olan El Tensîq Heyeti de Suriye’nin her yerinde kanton sistemiyle çözümün gelişeceğine dönük karar almış durumda. Çünkü en makul çözüm budur. Bir de bu kantonların kabul etmiş olduğu toplumsal sözleşmeler, Ortadoğu’da yeni bir formül anlamına gelmektedir. İçeriği demokratik ulustur. Yani bütün kültürlerin bir arada devletsiz yaşamasıdır. İşte bakın, yönetimde kim var; Kürtler var, Araplar var, Süryaniler var. Bütün diller özgürdür. Yani kültürler ve halklar üzerinde baskı yok. Özgürlük var. Bu yeni bir fikirdir, yeni bir modeldir. Bu model bütün Suriye için bir çözüm perspektifi ve bir örnek olabilir” (T24, 17 Mart 2014, “AKP seçimden sonra adım atmazsa süreç biter”).

Rojava devrimini yeni yapan onun ulusal kurtuluşçu, demokratik, özgürlükçü olması değildir. Bütün devrimlerde bu vardır. Rojava devriminde yeni olan, bu temel paradigmaların demokratik konfederalizm bağlamında ele alınmasıdır. Yeni olan, Rojova devrimine özgün olan budur.

3-Mülkiyete bakış

Her devrimin sınıfsal karakterini mülkiyete bakış belirler. Rojava devrimi, özel mülkiyete karşı bir devrim değildir. Yapılan bütün açıklamalarda bu anlayış dile getiriliyor. Devrimin nihai amacı özel mülkiyeti sınırlandırmak ve toplumsal mülkiyeti yaygınlaştırmak. Ama bundan özel mülkiyet tamamen kaldırılacaktır sonuç çıkmıyor: Bu durumda üretim ilişkilerinin sınıfsal karakterini hem özel mülkiyet ve hem de toplumsal mülkiyet belirleyecektir sonucu çıkmaktadır. Somut olarak durum şöyle: Üretim araçlarının mülkiyeti konusunda ancak yeni yeni düzenlemelere gidiyorlar. Özel mülkiyet, devlet mülkiyeti, toplumsal mülkiyet (komün) hepsi bir arada var; ama esas yön, özel mülkiyeti sınırlandırmak, toplumsal mülkiyeti geliştirmektir deniyor.

“Bu model”, bu “çözüm perspektifi”, yani “üçüncü çizgi” şüphesiz ki desteklenmelidir; bu devrimle özdeşleşilmelidir. Ama yeni olduğu için de analiz edilmelidir, eksiklikleri gösterilmelidir, giderilmesi için de mücadele edilmelidir. Cemil Bayık söz konusu açıklamasında bunu şöyle dile getiriyor: “Kuşkusuz eksiklikleri ve yetersizlikleri olmuştur. Hala Önder Apo'nun ortaya koyduğu özgürlükçü, demokratik paradigma derinliğine ve kapsamlıca pratikleşmiş değildir. Hala geleneksel iktidarcı, devletçi, klasik ulusal kurtuluşçu yaklaşımlar tümden aşılamamıştır. Bu yönüyle kendi içinde de bir ideolojik, paradigmasal mücadele geçiren, değişim dönüşüm geçiren bir karaktere sahiptir. Çünkü yeni bir devrimdir, yeni bir paradigma temelinde gerçekleştirilen demokratik konfederalizme dayalı özgürlükçü bir demokratik özerklik sistemidir“. Aslında burada söz konusu olan “Önder Apo'nun ortaya koyduğu özgürlükçü, demokratik paradigma derinliğine ve kapsamlıca pratikleşmiş değildir. Hala geleneksel iktidarcı, devletçi, klasik ulusal kurtuluşçu yaklaşımlar tümden aşılamamıştır. Bu yönüyle kendi içinde de bir ideolojik, paradigmasal mücadele geçiren, değişim dönüşüm geçiren bir karaktere sahiptir” anlayışından ziyade “Önder Apo'nun ortaya koyduğu özgürlükçü, demokratik paradigma(nın) derinliğine ve kapsamlıca” kavranması ve uygulanması için ekonominin örgütlenmesi gerekir. Giderek sınırlandırılan özel mülkiyet ve giderek yaygınlaştırılan toplumsal mülkiyet temelinde ekonominin yeniden yapılandırılması için Rojava'da maddi varlıkların bir envanterinin çıkartılması gerekir. Kantonlarda maddi varlıklarının dökümü yapılmaksızın ekonomi yeniden inşa edilemez. Yönetim ne kadar ekilebilen arazi olduğunu, ne kadar ve hangi cinsten tarım araç ve gereçlerinin olduğunu; ekilebilen arazinin köylüler arasında dağılımını; ne kadar imalathane, fabrika, işletme; genel anlamda üretim birimi olduğunu ve buralarda çalışanların sayısını tespit etmek zorundadır. Yani yeni bir ekonomi inşa etmek için eldeki “malzeme”nin bilinmesi gerekir. Kooperatifçilikle, komünle başlayan ekonomiyi yeniden inşa çalışmasının derinleştirilmesi için bu maddi ve insan gücü varlığının bilinmesi ve ona göre planlama yapılması Rojava'da devrimin “olmazsa olmazı”dır. 
 
KNK Eş Başkanı Nilüfer Koç bir söyleşisinde “Rojava’da nasıl bir model öngörülüyor?” şu cevabı veriyor: “Rojava’daki model ekonomi, yer altı ve yer üstü zenginliklerin ortak paylaşımı için toplumsal sözleşmede eşitliği öngörüyor. Rojava’nın Cizre Kantonu’nda diyelim petrol ve gaz bulunmakta. Bunun yanı sıra tarım da çok gelişkin, yani tarıma çok elverişli bir toprağı var. Tüm bunların gelirlerinin ortak dağılımı üzerinden de bir hem fikirlik var. Yani sadece eşitlik bir siyasal örgütlülük modelinde ifade edilmedi, ekonomik alanda da bu var ve bütün bunlar hukuksal ilkelerle de ifade edilmiş. Bu bakımdan bir bütün olarak Rojava’ya baktığımızda Rojava, Ortadoğu halklarının aradığı çözümün kendisidir” (Sendika.org; Nilüfer Koç: “Rojava, Ortadoğu halklarının aradığı çözümün ta kendisidir”, 17 Haziran 2014).

Tam da bu eşitliğin sağlanabilmesi; ürünlerin ortak paylaşımı için öncelikle mülkiyetin toplumsal karakter taşıması gerekir. “Zenginliklerin ortak paylaşımı”ndan bahsettiğine göre Nilüfer Koç burada üretim ilişkileri, kendilerine denk düşen paylaşım ilişkilerini de belirler diyor. Paylaşımda ortaklığın olabilmesi için de üretim araçlarının mülkiyetinde ortaklığın olması gerekir. 
 
Bu ortak paylaşımın gerçekleştirilebilmesi için, üst yapıda demokratik konfederalizme tekabül eden kurumlara kazandırılan işlerliğin tıkanmaması için o kurumların altyapısını oluşturmak kaçınılmazdır; bu ertelenecek bir görev değildir. İçerikle biçin, altyapı ile üst yapı birbiriyle uyumluluk içinde olmak zorundadır. Devrimi başlangıcında böyle bir uyumluluk olmaz. Ama devrim, ilerlemek ve derinleşmek için bu uyumluluğu sağlayan adımlar atmak zorundadır. Bu doğrudan kendi geleceğiyle ilgilidir.

Nasıl ki, sosyalizm kendine özgü ekonomik ilişkiler, altyapı olmaksızın varlığını sürdüremezse, demokratik konfederalizm de kendine özgü ekonomik ilişkileri, altyapıyı kurmaksızın varlığını sürdüremez.
*

CEZÎRÊ 
 
Arapça bir isimdir ve “ada” anlamına geliyor. Coğrafi harita da bir ada görüntüsü veren Cezîrê, Fırat ve Dicle nehirleri arasında bulunuyor. Doğusun da, tarihi bir yer olan ve zamanında tarihin merkezi olup adı stranlara (Endîwerê paytexte – başkenttir Endîwerê) konu olan Endîwerê ilçesi bulunuyor. Diğer bir tarihi yer olan “pıra Romanî” de burada bulunuyor. Cizîra Botan ile komşu olan Endîwerê’nin yüzü Cudi’ye dönüktür. Kentler, ilçeler Endîwerê’den Rojava’ya doğru sıralanırlar. Dêrik, Girkê Legê, Rimêlan, Çelaxa, Tirbespiyê, Qamîşlo, Amûdê, Dirbêsiyê, Serêkanîyê. Bunlar dışında, Güney tarafından ise Hesekê (Cızîrê resmi olarak bu isimle tanınıyor) ve Tiltemir ilçesi de bulunuyor. Cizire Kantonu her yönden çok zengindir. Düz ve verimli bir toprak yapısına sahiptir. Verimliliği ile sadece Rojava değil bütün Suriye’yi doyuracak bir zenginliğe sahiptir. Örneğin; yıllardır Suriye’de elde edilen buğdayın %40’ı Cızîrê ve Rojava’nın diğer bölgelerinden elde ediliyor. Suriye’nin geneline düşen payda %45’tir. Cezîrê petrol yönünden de zengindir. Buradaki petrol çoğunlukla Rimêlan ve Tirbespiyê de bulunuyor. Suriye’de olaylar başlamadan önce, Suriye’de ki petrolün %60’ı Cezîrê bölgesinden çıkarılıyordu. Cezîrê, tarihi olarak da Kuzey Mezopotamya’da ve Altın Hilal bölgesinde yer alınıyor. Cezîrê Kontonu’nun her tarafının tarih olduğu söylenebilir. EndÎwerê, Aliya Bölgesi (Dêrik’ten Tirbespiyê kadar), Qamîşlo, Amûdê, Dirbêsiyê ve Serêkanîyê çok eski zamanlardan beri yaşam merkezleri olarak biliniyor. Serêkanîyê tarihi ismi “ Waşukanî” (xwaşkanî- güzel çeşme) milattan önce 1500 lerden itibaren Mitanilerin başkenti olmuştur. Tarihe derin izler bırakmıştır. Bu günde bütün zenginlikleri( toplum, kültür, dil, inanç vb.) ile yaşıyor. Suriye Rejimi1962’den beri Cızîrê üzerine çok derin ve stratejik siyaset yürütmüştür. Araplaştırma siyaseti ve asimilasyon başta politik projeler (Arap Kemeri), 1973’den beri pratiğe konuldu. Sistem bu projeleri ile Cezîrê’yi Kürtlerden boşaltmak istedi. Bu projeler sonucunda, onlarca Arap köyü kuruldu ve Kürtlerin toprakları ellerinden alınarak Araplara verildi. Cezîrê Kontonu’nun nüfusu, göç edenlerle beraber bir buçuk milyona yakındır.

KOBANÊ 
 
Cezîrê ve Efrîn arasında yer alan kanton olmasına rağmen, ikisinden de uzaktır. Şêxler ve Sirrîn adında iki büyük ilçesi ve 300 köyü bulunuyor. Savaştan kaynaklanan göçlerle beraber nüfusu 250 binden fazladır. Pırsus ve Rıha’nın karşısındadır. Kanton ’un çoğunluğu Kürtler’ den oluşuyor. Arap halkının yaşadığı, kısmen bulunduğu ilçe ve köylerde bulunuyor. Kobanê’nin doğusunda Grê Spî (Til Ebyad), batısında da Cerablus bulunuyor. Bu Kanton’da yer üstü ve yer altı zenginlikleri bakımından zengindir. Özellikle; buğday, arpa, mercimek, nohut, pamuk, susam ve biber yönünden yüksek verimliliğe sahiptir. Kobanêliler su kuyuları açmada da ünlüdürler. “Hefara” adı verilen makiler sadece Kobanê de değil, tüm Kürdistan’da iş yapıyor. Fırat suyuna çok yakın olmasına rağmen, su ihtiyacını kazılan kuyulardan sağlıyor. Kobanê’de toplumsal yönden kadim aşiretler bulunuyor. Bu aşiretlerden bir tanesi de Konfederasyon biçiminde örgütlenen Berazî aşiretidir. Kobanê Kanton’u da tarihi bir yerdir. Miştenûr dağında, Şıkefta Qîzıkan (Kızlar Mağarası) başta olmak üzere tarihi yerler bulunmaktadır.

EFRÎN
 
Rojava Kürdistanı’nın Batısında bulunan kantondur. Şêrawa, Cindirêsê, Mabata, Reco, Bilbilê, Şiyê ve Şera adında yedi ilçesi bulunmaktadır. 365 köyü bulunuyor. Bazı görüşlere göre yılın her bir günü için bir köy kurulmuştur. Efrîn’in tüm köy ve ilçeleri Kürtler’den oluşuyor. Efrîn merkezinde çok az bir sayıda Arap halkı bulunuyor. Mabata ilçesinde Alevi Kürtler, Qestel Cındo’nun çevresinde ve Ezazê’ye yakın bazı köylerde de Êzîdî Kürtler yaşıyor. Çoğu Afrinli’nin aynı zaman da Halep’te de evi bulunuyor. Halep’in Eşrefiye ve Şêx Maksut mahallelerinde yaşayanların çoğunluğunun Kürtlerden oluşması, savaşın oraya yönelmesine neden olmuş ve Afrin’e doğru büyük bir göç başlamıştır. Yarım milyona yakın olan Afrin nüfusu, bu göçten sonra 700, 800 bine ulaşmış durumdadır. Afrin’de aşiretlerin etkisini fazla görünür değildir. Afrin Kantonu, sosyolojik olarak “Kurmancî” dir. Afrîn kültürel olarak Kürdistan’da özerk bir konuma sahiptir ve tarihi olarak da çok eskilere dayanır. Afrin’in bazı ilçelerinde, Hûrî ve Romalılara ait tarihi eserler bulunur. Kela Hûrîyan (Hurilerin Kalesi) en ünlülerindendir. Başka bir taraftan, Afrîn denilince ilk akla gelen şey “zeytin” oluyor. Afrin’e yukarıdan bakılınca, yan yana dizilen zeytin bahçeleri, çok güzel bir görüntü oluştururlar. Suriye’de elde edilen zeytinlerin % 30’u Afrin’den elde edilir. Zeytinin dışında çok sayıda meyve ve yeşillik çeşidi de üretiliyor”.
(Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi; “Rojava Kürdistanı Kantonlarını Tanıyalım“ 26 Şubat 2014 - http://www.lekolin.net/haber-3965--ROJAVA-KURDISTANI-KANTONLARINI-TANIYALIM.html)